27 Ağustos 2017 Pazar

Ali Tayyar Önder’den ‘Türkiye’nin Etnik Yapısı’


Ali Tayyar Önder[1], bir dönem Ortadoğu Teknik Üniversitesi Gaziantep Fen ve Edebiyat Fakültesi Dekan Yardımcılığı görevinde bulunmuş değerli bir Türk bilimadamıdır. Önder’in en önemli ve kalıcı eseri, bugüne kadar onlarca baskı yapan ve önemli bir klasik haline gelen Türkiye’nin Etnik Yapısı: Halkımızın Kökenleri ve Gerçekler adlı eseridir.[2] Bu yazıda, Kripto Kitaplar tarafından yayınlanan bu eserin giriş bölümündeki demografik veriler ve bilgiler özetlenecek ve tartışmaya açılacaktır.

Ali Tayyar Önder

Ali Tayyar Önder, kitabına “etniklik” (etnisite) kavramını açıklayarak başlamaktadır. Yazara göre; etnik kimlik, temelde başta dil ve dini inanç olmak üzere, gelenek-görenek ve benzeri öğelerin belirlediği kültürel bir olgudur. Etnik kimliği ise, büyük ölçüde kişinin içine doğduğu ailenin ve içinde yetiştiği çevrenin kültürel değerleri belirler. Dolayısıyla, etnik kimlik doğuştan kazanılan bir kimlik değildir, keza biyolojik ya da ırki bir özellik de değildir. Yani, kişi farklı bir çevrede yetişerek çok farklı bir etnisiteyi (etnik kimliği) içselleştirebilir. Etnik kimlikte anadil çok önemli olmasına karşın, etnisiteyi dile dayandırmak da yanlıştır. Etnik kimliklerin asimilasyonu konusunda en zorlayıcı olgu ise “din”dir. Örneğin Türkiye’de, halkın yüzde 95’lik büyük çoğunluğunun Müslüman kimliğini içselleştirmesi, ülkenin birlik ve bütünlüğü açısından faydalı bir işlev görmüş ve farklı etnik kimliklerin bir arada tek bir ulus çatısı altında yaşayabilmesi açısından kolaylaştırıcı bir faktör olmuştur. Nitekim Türkiye’de Türk, Çerkes ve Kürtler başta olmak üzere birçok farklı etnik grubun tek bir millet çatısında buluşmasını kolaylaştıran en önemli faktör din birliği olmuştur.

Türkiye’nin Etnik Yapısı

Toplumsal alanda etnik grup kimliği iki farklı bakışa bağlı olarak tanımlanabilir:

A-) Emik Bakış: Emik bakış, bir grubun kendi kimliği ile ilgili kendi tanımıdır; kendini “ne” ve “kim” olarak gördüğüdür. Emik bakışta etnikliğin ölçütü tamamen grubun kendi kabulüdür. Burada ise, “özgür irade” kavramı karşımıza çıkar. Bazı durumlarda, bu, aynı ülke içerisinde bölgeden bölgeye göre bile farklılık gösterebilir. Örneğin, Türkiye’de Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde yaşayan Kürtler kendilerini neredeyse tamamen Kürt olarak tanımlarken, İstanbul ve Batı vilayetlerine göçerek burada yaşamaya başlayan Kürtlerin büyük çoğunluğu kendilerini öncelikle “Türk” olarak tanımlamaktadır.

B-) Etik Bakış: Etik bakış, dışarıdaki bir grubun bir başka grubu tanımlamasıdır. Örneğin, Türkiye’de Karadeniz bölgesindeki vatandaşlarımıza Laz, Doğu ve Güneydoğu’dakilere de Kürt olarak bakılması buna bir örnektir. Bu, genellemeci ve kaba bir yaklaşımdır ve bilimsel gerçeklere uygun değildir.

Etnik kimlik, zaman içerisinde çok ciddi değişimler geçirebilir. Tarih boyunca birçok topluluk ve millet öz benliklerini ve kimliklerini kaybetmiş ve başka kimlikleri benimsemişlerdir. Örneğin, Avşarlar gibi öz be öz Türk boyundan olan birçok aile (Karakeçililer, Türkanlar, Döğerler, Kalaçlar, Kikiler vs.), bugün Kürtleşmiş ve Kürt kimliğini benimsemişlerdir. Buna karşın, Türkiye’deki Kürtlerin önemli bir bölümü de tarihsel süreç içerisinde ve özellikle Cumhuriyet’in ilanından sonra Türkleşmişlerdir.

Ali Tayyar Önder, kitabında “Türkiye mozaiği” görüşüne de karşı çıkmakta ve milliyetçi bir pozisyon almaktadır. Yazara göre; bir topluma “mozaik” yakıştırması yapılabilmesi için, öncelikle mevcut etnik grupların toplam nüfusunun ülke nüfusunun en az yüzde 35’ini oluşturması ve toplumda birçok farklı etnik grubun var olması gerekir. Ancak Türkiye’de, yazarın görüşlerine göre Kürtlerin oranı yüzde 6,5, Arapların oranı yüzde 1, Zazaların oranı yine yüzde 1, Çerkeslerin oranı yüzde 0,4 ve Lazların oranı yalnızca yüzde 0,27’dir. Diğer etnik grupların oranı ise bunlardan bile daha azdır (hepsinin toplamı yaklaşık yüzde 0,4). Dolayısıyla, yazara göre, Türkiye’de Osmanlı Devleti gibi “mozaik” tanımlamasına uygun bir sosyal yapı (doku) mevcut değildir. Zira farklı etnik grupların oranı ancak yüzde 10 dolaylarındadır. Ayrıca bir ulus-devlet olan Fransa’da bile diğer etnik grupların toplam nüfusa oranı yüzde 20’yi bulmaktadır ve bu durum tüm Fransa vatandaşlarının kendilerini “Fransız” kimliği altında tanımlamalarına bir engel oluşturmamaktadır. Yazarın kitapta verdiği rakamlar ise şöyledir;

GruplarNüfusOran (yüzde)
Türkler66.600.00090
Kürtler5.000.0006,76
Zazalar800.0001,08
Araplar800.0001,08
Çerkesler300.0000,40
Lazlar200.0000,27
Diğer300.0000,41
Toplam74.000.000100


Yazar, bu rakamları verirken, Türkiye’de etnik nüfus sayımı konusunda yapılan bazı yanlışlıklara da dikkat çekmektedir. Örneğin, Batılı bilimadamlarının sıklıkla yaptığı bir hata, anadile göre etnik nüfusu belirlemektir. Oysa anadili farklı (Kürtçe, Zazaca, Arapça vs.) milyonlarca kişi, Türkiye’de kendilerini öncelikle bir üst-kimlik çatısı altında “Türk” olarak tanımlamakta ve diğer kimliklerini “ikincil kimlik” olarak kabul etmektedir. Bu nedenle, Türkiye’deki gerçek etnik nüfus, anadil etnik nüfusunun altındadır. Ayrıca göç ve evlilikler nedeniyle, etnik ikincil kimliklerin toplam nüfus içerisindeki oranı da azalmaktadır. Türkiye’de Batı’ya göçüp Türk bir bireyle evlenen farklı etnik unsurdan gelen kişiler, genelde zamanla Türk kimliğini içselleştirmekte ve çocukları da Türk kimliğine meyil göstermektedir. Bu nedenle, denilebilir ki, yazara göre Türkiye’de ulus-devlet girişimi sorunlarına karşın büyük ölçüde başarılı olmuştur. Bu tip demografik çalışmalarda bir diğer önemli sorun da, ikinci dilden yola çıkarak kişileri farklı etnik gruplarla ilişkilendirme gayretidir. Oysa ikincil dil olarak Türkiye’de Arapça ve Kürtçe bilen çok sayıda kişi vardır. Bu, hem etnik kökenin ve farklı etnik gruplarla evliliklerin bir sonucu, hem de Türkiye’nin artan entelektüel kapasitesine paralel olarak yerel dilleri bilen çok sayıda kişi yetiştirmesiyle alakalıdır. Dolayısıyla, Ali Tayyar Önder’e göre Türkiye bir etnik mozaik ülkesi değildir.

Lakin yazarın bu noktada hem rakamlar konusunda oldukça muhafazakâr davrandığı[3], hem de Alevilik gibi din-mezhep temelli olmasına karşın son derece yaygın bir grubu etnik farklılıklara dâhil etmediği görülmektedir. Oysa Batı dünyasındaki bilimsel çalışmalarda dini ve mezhepsel farklılıklar da etnik farklılıklar arasında sayılmaktadır ve yazarın giriş bölümünde tanımladığı etniklik kavramı açısından da Aleviler ayrı bir etnik grup olarak değerlendirilmelidir. Alevilik, Caferilik, son dönemde hızla artan Selefilik (Vahabilik) ve tüm diğer etnik grupları da düşündüğümüzde (bu noktada birbiriyle rekabet halindeki aynı mezhep içerisindeki dini cemaat ve tarikat kimlikleri bile aslında etnik farklılık kapsamında değerlendirilebilir), aslında Türkiye’nin etnik mozaik dokusuna (yüzde 35 oranı) oldukça yakın bir durumda olduğu rahatlıkla belirtilebilir. Ayrıca ulus-devlet modelinin başarılarının yanında, yaklaşık 40 yıldır devam eden ve neredeyse 50.000 vatandaşımızın ölümüne sebebiyet veren PKK terörünün de temelde etnik bir çatışmadan kaynaklandığı yazar tarafından görmezden gelinmektedir. Bu nedenle, ülkemizde en iyi yönetim modelini bulmak ve halkımızı barış ve refah içerisinde yaşatmak için, farklı görüş ve analizlere de yer vermek ve bir dönem milliyetçi-muhafazakâr akademisyenler tarafından “Dağ Türkleri” olarak lanse edilen Kürtleri görmezden gelmek yerine, etnik sorunlara barışçıl çözüm yolları bulmak gerekir.

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


[3] Bu noktada yazarın verilerinin oldukça ihtiyatlı olduğunu belirtmek gerekir. Zira dünyada kabul gören birçok önemli çalışmada, Türkiye’de Kürtlerin oranı yüzde 12-15 arasında gösterilmektedir.

Hiç yorum yok: