17 Ağustos 2017 Perşembe

Demokrasiye Geçiş Modelleri: Türkiye Örneği


Otoriter ya da totaliter sistemlerden çok partili demokratik bir siyasal dizgeye geçiş konusu, Siyaset Bilimi’nin Karşılaştırmalı Politika alanında en çok araştırılan meselelerin başında gelmektedir. 1950 yılında Türkiye’de yaşanan dönüşüm gibi başarılı örnekleri olsa da, aslında demokrasiye geçiş son derece riskli bir olgudur ve genellikle olağan dönemlerde başarıyla sonuçlanmamaktadır. Bu yazıda, Prof. Dr. Ergun Özbudun’un Türk Siyasal Hayatı adlı ders kitabındaki bazı görüşlerinden yola çıkarak demokrasiye geçiş modellerini açıklamaya ve Türkiye'nin çok partili siyasal sisteme geçişini yorumlamaya çalışacağım.

Prof. Dr. Ergun Özbudun

Öncelikle, demokrasiye geçiş konusunda üç temel model olduğunu belirtmekte fayda var. İlki, ruptura adı verilen ve yürürlükteki kurumsal düzenlemelerden ani bir kopuşu temsil eden modeldir. Bu modelde, mevcut sistemin çöküşü ardından yeni ve demokratik bir rejim kurulur. Sovyetler Birliği’nin dağılması ardından Rusya Federasyonu’nun kurulması buna bir örnektir. Yine Almanya ve İtalya’da faşist rejimlerin İkinci Dünya Savaşı’nda alınan mağlubiyetlerin ardından çökmesinin neticesinde bu ülkelerde kurulan çok partili demokrasiler, bu modele uygun örneklerdir. Devrim yoluyla demokrasiye geçişler de (örneğin Çekoslovakya’daki Kadife Devrim) bu modele uygun örneklerdir. İlginç bir şekilde, askeri darbeler sonrasında da çok partili demokratik hayata geçilebilir. Türkiye’de 27 Mayıs 1960 darbesi sonrasında yaşanan ve Cumhuriyet tarihinin en özgürlükçü metinlerinden olan 1961 anayasası ile neticelenen demokratik dönüşüm ve yine Portekiz’de 1974’teki Karanfil Devrimi (temelde halk destekli bir askeri darbedir) sonrasında yaşanan hızlı demokratikleşme süreci, bu açıdan oldukça ilginç örneklerdir. Bu model, hızlı dönüşümü içermesi nedeniyle bazı aksaklıklara da yol açabilir. Ancak halkta büyük öfke birikimine yol açmış iktidarların olması durumunda, bu model kaçınılmaz hale gelebilir.

İkinci model, reforma adı verilen ve iktidar sahiplerinin bilerek ve isteyerek kendi kontrollerindeki devleti reform yoluyla çok partili demokrasiye hazır hale getirmeleri sonucunda ortaya çıkan demokratik geçiştir. Belki de en ideal model olan bu olgu, genelde otoriter, totaliter veya diktatoryal yönetimlerin demokrasiye sıcak bakmaması nedeniyle nadiren başarılı şekilde gerçekleşebilir. Bu bağlamda, Türkiye’de İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı döneminde CHP’nin tek partili yönetiminden Demokrat Parti’nin iktidara geldiği çok partili sisteme geçilmesi, büyük ve tarihi bir başarıdır. Nitekim çok partili siyasal hayata geçiş için gerekli yasal altyapı oluşturulduktan sonra, Milli Şef İsmet İnönü, 12 Temmuz Beyannamesi olarak adlandırılan 1947 yılındaki ünlü konuşmasıyla tarafsız bir Cumhurbaşkanı olarak davranmaya başlamış ve DP’nin iktidar yolunu açmıştır.

Üçüncü model ise, pactada (pakt yoluyla sözleşmeli geçiş) adı verilen ve bir ülkedeki iktidar sahiplerinin güç dengelerinin kendi aleyhlerine değiştiğini görerek bir anlaşma yoluyla iktidarı başka bir güce devretme modelidir. İspanya’daki General Franco dönemi ardından yaşanan çok partili demokrasiye geçiş süreci (Transición Demócratica) bunun en mükemmel örneğidir. Yeni bir Kurucu Meclis’in seçilmesi ve otoriter yönetimde ısrarcı olanların tasfiyesini içeren bu süreç, İspanya’da da hiç de kolay olmamış ve bu dönemde bir Avrupa ülkesi olan İspanya’da başarısız bir askeri darbe girişimine bile şahit olunmuştur.

Pactada ve özellikle de reforma modelleri açısından kritik bir unsur da ılımlılar ve radikallerle alakalıdır. Ilımlılar, siyasette köktenci ve hızlı bir dönüşümden yana olmayan ve aşırılıklara karşı olan kişiler olarak tanımlanabilirler. Bu bağlamda, liberalizm, sosyal demokrasi ve muhafazakâr demokrasi günümüzdeki en önemli ılımlı ideolojilerdir. Radikaller ise, bir görüşe sıkı sıkıya bağlı ve çok sert değer yargıları olan kişileri kastetmek için kullanılır. Günümüzdeki radikal ideolojiler ise, faşizm, komünizm ve İslamcılık olarak sıralanabilir. Demokrasiye geçiş süreçlerinde her iki tarafta da (iktidar ve muhalefet) ılımlı aktörlerin olması bir avantajdır. Bu noktada karşımıza şöyle bir tablo çıkar:

İKTİDARDA ILIMLILAR vs. MUHALEFETTE ILIMLILAR: DEMOKRASİ
İKTİDARDA RADİKALLER vs. MUHALEFETTE ILIMLILAR: OTORİTERLEŞME
İKTİDARDA ILIMLILAR vs. MUHALEFETTE RADİKALLER: DEVRİM
İKTİDARDA RADİKALLER vs. MUHALEFETTE RADİKALLER: İÇ SAVAŞ

Bu açıdan Türkiye’deki siyasal dönüşüm süreci incelendiğinde; İsmet İnönü’nin 1930’lar ve 1940’lardaki aşırı devletçi görüşlerinden sıyrılması ve partideki Recep Peker gibi radikalleri tasfiyesi neticesinde, CHP’de ılımlı kanat partiye hâkim olmuş ve bu da demokrasiye geçişi kolaylaştırmıştır. Keza muhalefet kanadının, Demokrat Parti gibi CHP’den kopan Adnan Menderes ve Celal Bayar gibi Cumhuriyet rejimine ve Atatürk devrimlerine bağlı ılımlı kişiler tarafından örgütlenen merkez sağ çizgide bir parti olması nedeniyle, muhalefette de zaman içerisinde ılımlılar ağır basmaya başlamıştır. Bu nedenle, 1950 yılında Türkiye’de demokrasiye geçiş, ılımlı isimlerin her iki kanatta da ön plana çıkması sayesinde mümkün olabilmiştir. Oysa CHP’de Recep Peker ve tek parti iktidarını sürdürmek isteyen radikal kanadın partiye hâkim olmaya devam etmesi veya muhalefette Menderes-Bayar yerine İslamcı grupların ağır basması durumunda, Türkiye, bu süreçte kolaylıkla otoriter bir yönetime ve kaosa (iç savaş, devrim vs.) sürüklenme riski yaşayabilirdi. Bu bağlamda, otoriter rejimlerden demokrasiye geçişler konusunda gerekli fikri altyapı ortamını ancak ılımlı grupların oluşturabileceği hususuna da dikkat etmek gerekir.


Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


KAYNAKÇA
  • Özbudun, Ergun. 2006. Türk Siyasal Hayatı. Haziran 2006. Eskişehir: Anadolu Üniversitesi.


16 Ağustos 2017 Çarşamba

Graham Allison’a Göre ABD-Çin Rekabeti


Profesör Graham T. Allison (1940-), Harvard Üniversitesi’ne bağlı John F. Kennedy School of Government’da[1] ders veren önemli bir Amerikalı Siyaset Bilimcidir.[2] Nükleer terörizm, ABD dış politikası ve Küba füze krizi gibi birçok farklı konuda önemli eserleri olan Allison’ın[3] son dönemde en yoğun olarak çalıştığı konu ise, 21. yüzyıla damgasını vurması beklenen ABD-Çin rekabetidir. Allison, bu konuda daha birkaç ay önce yayınlanan Destined for War: Can America and China Escape Thucydides’s Trap? (Savaşa Doğru Giden Kader: ABD ve Çin Thucydides Tuzağını Aşabilirler Mi?) adlı önemli bir kitap yazmış[4], ayrıca bu konuda birçok akademik oturuma da katılmıştır. Bu yazıda, sitemizde sık sık yer verdiğimiz bu önemli stratejik konuda birçok güncel ve kayda değer çalışması olan Graham Allison’ın görüşleri özetlenecektir.

Graham Allison

Graham Allison, ABD-Çin rekabetinin önümüzdeki yıllarda alabileceği tehlikeli tırmanışı açıklarken, “Thucydides tuzağı” (Thucydides trap) kavramını kullanmaktadır.[5] İsmini antik Yunan tarihçisi ve Atinalı General Thucydides veya Türkçe çevirisiyle Thukididis’den[6] alan bu kavram, Atina şehir devletinin hızlı yükselişi karşısında paniğe kapılarak savaş başlatan Spartalılardan esinlenerek, bir büyük gücün yerini almasından endişe ettiği başka bir gücün ortaya çıkışı durumunda erken davranarak diğer tarafı yok etmeye çalışması olarak tanımlanabilir. Realist yaklaşıma uygun olan bu kavram bağlamında meseleyi ortaya koyarsak; uluslararası sistemde ekonomik, siyasi veya stratejik açıdan hızlı bir yükselme sürecine giren bir aktör, hâlihazırda hâkim durumda olan devlet veya devletlerde alarm zillerinin çalmasına neden olur. Allison’a göre, son 500 yılda bu koşullar 16 kez ortaya çıkmış ve bunlardan 12’si savaşla sonuçlanmıştır. Bu nedenle, ABD-Çin savaşı artık Çin’in hızlı yükselişi ve ABD’nin buna yönelik geliştirdiği endişeler nedeniyle bir distopya senaryosu olmaktan çıkmış ve ciddi bir siyasi risk haline gelmiştir. Lakin yazar, diğer birçok liberal akademisyen gibi, savaş seçeneğini desteklememekte ve ABD ile Çin arasında bir tür uzlaşının ve yeni bir güç dengesinin kurulması gerektiğini savunmaktadır.[7] Buna karşın, Allison’a göre, koşulların zorlamasıyla iki ülke de istemedikleri bir savaşa doğru sürüklenme riskini halen taşımaktadırlar. Zira Çin hırslarında geri adım atmadıkça veya Washington Pasifik’te iki numara olmayı kabul etmedikçe, bir ticari anlaşmazlık, siber saldırı veya deniz kazası çok geçmeden topyekûn bir savaşa dönüşebilir.[8] ABD Savunma Bakanı James Mattis’in kısa bir süre önce Thucydides’ten alıntı yaparak, devletlerin “çıkarlar”, “korku” ve “şeref-onur” nedeniyle savaşa girdiklerini söylediğini hatırlatan Allison, ABD ile Çin arasında son dönemde bu üç olgunun da ortaya çıkmaya başladığına vurgu yapmaktadır. Ayrıca Allison, ABD’nin önümüzdeki yıllarda temel önceliğinin de terörle mücadele, Rusya ya da çevre politikalarından bile daha fazla ölçüde Çin’in yükselişini dengelemek olacağını iddia etmektedir. Bu durumun ABD’nin süper güç durumunda olduğu yeni dünya düzeninin 70 yıllık büyük savaşa neden olmama durumunu (başarısını) tehdit edebileceğini belirten Graham Allison, Çin’in daha şimdiden teknoloji ve ekonomide birçok alanda dünyadaki hâkim güç haline geldiğini belirtmektedir. Bu bağlamda, Çin, zaten 2009’dan beri dünyanın en büyük otomobil üreticisi, 2010’dan beri en hızlı süper bilgisayarlara sahip ülke, yine 2010’dan beri küresel ekonomik büyümenin temel aktörü, 2011’den beri dünyanın en büyük imalatçısı, yine 2011’den beri en fazla patent dilekçesinin yapıldığı devlet, 2012’den beri en yüksek ticaret hacmi olan devlet, 2014’den beri gayrisafi milli hâsıla (GDP) açısından dünyanın en gelişmiş ülkesi, 2015’den beri dünyanın en büyük orta sınıfına sahip ülke, 2016’dan beri dünyanın en fazla milyarderine sahip ülke ve yine 2016’dan beri en büyük yapay zekâ araştırmaları sponsorudur. Bu nedenle, Çin’in yükselişi hakkında söylenenler kesinlikle bir abartı ya da kurgusal bir yaklaşımın sonucu değildir.

"Thucydides tuzağı" tablosu

Yukarıdaki tabloda da görüldüğü üzere; 15. yüzyılda denizlerde dünya ticareti hâkimiyeti konusunda önde olan Portekiz’in hızla yükselen İspanya ile rekabeti, 20. yüzyıl başlarında Birleşik Krallık’ın (İngiltere) Batı dünyasının ekonomik liderliğini ve deniz gücü üstünlüğünü Amerika Birleşik Devletleri’ne devretmesi, Soğuk Savaş süresince ABD’nin Sovyetler Birliği’nin meydan okumasına karşı koyması ve son yıllarda Birleşik Krallık ve Fransa’nın Almanya’nın Avrupa hâkimiyeti konusundaki hızlı yükselişi karşısında gösterdikleri sakin tutum, savaşsız yeni bir “güç dengesi” (balance of power) durumu kurulmasına örnek hadiselerdir. Ancak bu 4 önemli örnek dışında, 12 tane de savaşla sonuçlanan rekabet durumları vardır. Bu nedenle, Thucydides tuzağının genel mantığında, savaş, barışçıl geçişe kıyasla çok daha yaygındır. Bu bağlamda, 16. yüzyılın ilk yarısında Fransa ile Hapsburgların Batı Avrupa’da hâkim kara gücü olma mücadelesi, 16. ve 17. yüzyıllarda Doğu Avrupa ve Akdeniz’deki Hapsburg-Osmanlı rekabeti, 17. yüzyılın ilk yarısında Kuzey Avrupa’da yoğunlaşan Hapsburg-İsveç mücadelesi, 17. yüzyılın ikinci yarısında deniz ticareti alanında yoğunlaşan Hollanda-İngiltere rekabeti, 17. ve 18. yüzyıllarda İngiltere ve Fransa arasındaki Avrupa ve dünyanın hâkimi olma yarışı (İngiltere meydan okuyan durumunda), 18. ve 19. yüzyıllarda Fransa’nın Avrupa ve dünya liderliği konusunda İngiltere’ye meydan okuması, 19. yüzyılın ortalarında Fransa ve İngiltere’nin güçlenen Rusya’yı dizginlemeye çalışmaları, yine 19. yüzyılın ortalarında Fransa’nın ulusal birliğini sağlayarak güçlenmeye başlayan Almanya ile rekabeti, 19. ve 20. yüzyıllarda Çin ve Rusya’nın militarist bir modernleşme sürecine giren Japonya’yı dizginleme çabaları, 20. yüzyıl başlarında İngiltere’nin Almanya’nın hızlı yükselişi konusunda geliştirdiği strateji, İkinci Dünya Savaşı döneminde Sovyetler Birliği, Fransa ve İngiltere’nin Nazi Almanya’sının dünyayı hâkimiyeti altına alma girişimi karşısında gösterdikleri tavır ve son olarak yine İkinci Dünya Savaşı döneminde ABD’nin Asya-Pasifik’te kendisine meydan okuyan Japonya’yı yerle bir etmesi, savaşla sonuçlanan Thucydides tuzağı durumlarına örnek olarak sıralanabilir.

Allison’ın yazıda faydalandığım görüşlerinin yer aldığı Harvard Kennedy School’da katıldığı akademik panel

Bu görüşler ve verilerden yola çıkan Graham Allison, bir konuda önemli bir algılama hatası yapıldığına da dikkat çekmektedir. Çin, Allison’ın daha önce rakamlarla ispatladığı üzere, zaten daha şimdiden birçok konuda dünyanın en güçlü devleti durumundadır. Dolayısıyla, bu aşamadan itibaren Çin’in ABD’yi dengelemesi konusunda yazılanlar hatalı olacaktır. Zira Graham Allison’a göre, asıl mesele, ABD’nin bundan sonra Çin’i nasıl dengeleyebileceğidir. Bu nedenle, ABD’nin Barack Obama döneminde başlattığı “Pivot to Asia” politikasını Washington’ın Asya-Pasifik bölgesinde Pekin’i dengeleme girişimi olarak yorumlayan Allison, hakkında bir biyografi yazdığı ve dünyanın en önemli Çin gözlemcisi olarak nitelendirdiği Singapur’un kurucu lideri Lee Kuan Yew’in 2013 yılında söylediği bir söze de bu noktada dikkat çekmektedir. Zira Yew, Çin’i çok iyi bilen ve Çin siyasal elitini tanıyan bir dünya lideri olarak, Asya’da hâkim güç olma peşinde olan bir devletin zamanla dünyada da hâkim güç olmaya çalışacağını söylemektedir. ABD-Çin rekabetinin bundan sonra Amerikalıların hayatında önemli bir unsur olacağını söyleyen Allison, ABD’nin önünde 2 temel strateji olacağını da sözlerine eklemektedir. Bunlar; alışılageldik şekilde Çin’le ekonomik ilişkiler kurmaya devam etmek ve Çin’in yükselişini kabullenmek veya Soğuk Savaş döneminde Sovyet Rusya’ya karşı geliştirilen stratejinin bir benzerini oluşturarak, sıcak savaşa izin vermeden Çin’in hızlı yükselişini ve dünya hâkimiyetini almasını engellemek şeklinde özetlenebilir.

Destined for War: Can America and China Escape Thucydides’s Trap?

Sonuç olarak, Graham Allison’ın ABD-Çin rekabeti hakkındaki görüşlerinin Realist prensiplere uygun olarak oluştuğu, ancak yazarın ofansif gerçekçi Mearsheimer’ın aksine çatışmacı bir yaklaşımı tercih etmediği görülmektedir. Bu bağlamda, Allison, aslında Çin’in gücünü dengelemeye yönelik askeri olmayan politikaları destekler gibi görünmektedir. Ancak elbette yazarın görüşlerinin daha iyi ve bütünüyle anlaşılabilmesi için, kitabının tamamının okunması gereklidir.

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


KAYNAKLAR
[1] http://www.belfercenter.org/person/graham-allison.
[2] Hakkında bilgiler için; https://en.wikipedia.org/wiki/Graham_T._Allison.
[3] Kitapları için; https://www.amazon.com/Graham-Allison/e/B00AKEQDUM.
[4] Bakınız; https://www.amazon.com/Destined-War-America-Escape-Thucydidess/dp/0544935276/.
[5] Aslında bu kavram, ilk olarak Çin Halk Cumhuriyeti Devlet Başkanı Şi Cinping (Xi Jinping) tarafından bir konuşmasında kullanılmış ve Allison’ın kitabı öncesinde bir diğer önemli Amerikalı Siyaset Bilimci Joseph Nye da ABD-Çin ilişkileri konusunda “Thucydides tuzağı” ve “Kindleberger tuzağı” şeklinde iki tehlikeye dikkat çekmiştir. Bakınız; Nye, Joseph S. (2017), “The Kindleberger Trap”, Project Syndicate, Erişim Tarihi: 16.08.2017, Erişim Adresi: https://www.project-syndicate.org/commentary/trump-china-kindleberger-trap-by-joseph-s--nye-2017-01.
[6] Thukididis veya Tukidisis (MÖ 460 - MÖ 395), Antik Yunan tarihçisi ve Atinalı General. Thukididis, Atina ile Sparta arasındaki 30 yıl süren ve MÖ 404 yılında sona eren ünlü Peloponez Savaşı sırasında yaşamış ve bu savaşları tasvir etmiştir. Thukididis’in bu eserleri, birçok uluslararası tarihçi tarafından Realizm (Gerçekçilik) ekolünün ilk örneği olarak kabul edilir. Bakınız; “Thukididis”, Vikipedi, Erişim Tarihi: 16.08.2017, Erişim Adresi: https://tr.wikipedia.org/wiki/Thukididis.
[7] Benzeri görüşler Joseph Nye tarafından da savunulmaktadır. Ancak John Mearsheimer gibi bu konuda askeri politikaları tercih eden Amerikalı uzman ve analistler de mevcuttur. Bakınız; Örmeci, Ozan (2016), “Two Different Perspectives on Sino-American Relations: John Mearsheimer vs. Joseph Nye”, Uluslararası Politika Akademisi, Erişim Tarihi: 16.08.2017, Erişim Adresi: http://politikaakademisi.org/2016/01/06/two-different-perspectives-on-sino-american-relations-john-mearsheimer-vs-joseph-nye/.
[8] “ABD ve Çin Thucydides Tuzağı'ndan kaçabilir mi? - Graham Allison” (2017), Tercüme Odası.org, Erişim Tarihi: 16.08.2017, Erişim Adresi: http://www.tercumeodasi.org/2017/06/savasa-mahkum-amerika-ve-cin-thucydides-tuzagi-abd-savasi-trump-cinping.html.

15 Ağustos 2017 Salı

The Godfather Movie: Comparison between Corleone Family and Private Firms


Introduction
The series of Godfather is known as one of the best movies in the world and has become a world classic since it was first. The first movie was selected as the second best movie ever made by the votes of the members of Imdb.com (Internet Movie Database)[1], largest and most popular website on the net and also won 3 Oscars. The movies were adopted from the namesake best-seller novel of Mario Puzo.[2] All three movies were directed by Francis Ford Coppola. The first movie was made in 1972, the second one was in 1974[3] (third top rated movie in Imdb.com and it won 6 Oscars) and third one was in 1990[4]. The Godfather trilogy helped to define how the world views organized crime in America, framing the aspects of violence that are natural in the underworld with an importance on family, respect and honor. The Godfather is a sample of all stories of immigrant families who are trying, over the course of generations, to fit into the American life. The story develops around the main character Vito Corleone (Marlon Brando), who came to U.S from Corleone, Sicily and became a chief of an organized crime family in the 1940s. He is a man who rules with quiet persuasion, asking those who wish favors from him for their loyalty and dealing unkindly with those who cross him. When other criminals try to involve his organization to the drug trade, Corleone resists and the shield of power that he has built around his family is threatened. He must defend his family and pass control of his empire to one of his three sons. In the series of Godfather, there are a lot of characters who had important parts in the story.

Main Characters
Vito Corleone: First of all, he is from Sicily/Italy and he is the founder and the don (boss) of Corleone family. He was emigrated from Italy to New York in the early 20th century when he was a little child because of blood feud (vendetta) problems of his family in Sicily. In New York, he stepped into the world of mafia. When we look at the character of Vito Corleone, we can easily see a man who has some aims and ideals. His main objective is to make the Corleone family as the most powerful crime family in America. Don Vito is very kind to his family members and friends, but at the same time he is serious, cold-blooded and a tough person in business life. He organizes all businesses and family affairs himself and takes help from other family members. He can organize these things perfectly because of having good leadership qualities and high respect over the other members. In his early years in America, Corleone suffered a lot from poverty and decided to become an important man by using all means. Thus, he first killed the local mafia leader of Italian ghetto, Don Fanucci, and established his own crime family. He wanted his children to become important men too and had a special interest towards Michael, his intelligent but a bit headstrong youngest son. Although he grew in America, Vito Corleone saw himself as a Sicilian more than an American and represents the first generation of immigrants. Don Vito also believes in justice and he takes advantage of the lack of justice in the American system in establishing an empire of crime. In that sense, he believes in retribution and earns respect of others by seeking justice through other means.

Michael Corleone: He is the youngest son of Vito Corleone. Michael went to the Second World War and served his country contrary to the advices of his father. He fought bravely in the war for the US Army and gained medals from the military. Unlike his father and big brother Sonny, he saw himself as an American and thus, wanted to fight for the American Army. Because of war, he stayed away from his family and from family business for many years. But when his brother Sonny died and Vito Godfather was semi-retired after the assassination attempt towards him, he started to take control of the business of the family. His father also helped him to become the new don of the family. In the earlier period of his leadership, everybody thought that he is too young and he cannot control the business of the family properly. However, he surprised everyone by keeping his family together and making it as the most powerful crime family in New York again. He had a process of transformation from an independent, nationalist, romantic young man into a serious mafia leader and businessman leading his family. His transformation is perfectly portrayed in the movie by the great skills of Al Pacino. Michael is somehow the continuation of his father in a more American manner.

Santino (Sonny) Corleone: He is the first son of Vito Corleone. He is controlling and executing the businesses of Corleone family with his father. We can say that he is second man in the family. Unlike his father, he is very aggressive and hot blooded. He can act emotionally without thinking the consequences of his actions rationally. He is also serious, strong-minded and powerful. He is making preparations to take the businesses of Corleone family from his father. However, he was later killed by other crime families with the help of his sister Connie Corleone’s husband. So, he lost the chance of taking the businesses of the family. Vito Corleone also did not believe that he would be a good leader because he was not a rational man and he had some weaknesses such as being a womanizer and not being able to control his lust.

Tom Hagen: Vito Corleone adopted Tom Hagen when he was an orphan child having friendship with Sonny. In the early times, he was consultant (consigliere) of the family. He had law education and also become the lawyer of the family. He was a smart and hard-working man and also a good lawyer. He was the right hand of Vito Corleone, but during Michael’s leadership his role in the family decreased since Michael thought that was Tom Hagen was a good choice in the times of peace, not at the times of war. This was caused by Tom Hagen’s strong belief in the legitimate business at times of war.

Frederico “Fredo” Corleone: He is the second child of Vito Corleone. He does not have an active role in the family. Therefore, he is sent to a hotel in Las Vegas under the supervision of another crime family. He had an illness when he was a child that is why he is not very smart. Vito Corleone does not give him important roles in the family. He later made cooperation with enemies of Michael Corleone in order to become the leader of the family, but was sent to death by his younger brother because of his treason to the family.

Kay Adams Corleone: She is the first love but the second wife of Michael Corleone. She is against the illegal businesses that Corleone family runs. Every time, she advises Michael to quit these illegal businesses. She is a decisive person. Sometimes she rebels to Michael. Michael tries to escape from the illegal world gradually, but Kay insists him to escape immediately. That is why, they had many discussions, fights and they eventually divorced from each other.

Connie (Constanza) Corleone: She is the daughter of Vito Corleone. She is sometimes aggressive and she behaves unconsciously especially after killing of his husband. His husband Carlo Rizzi caused the death of Sonny Corleone and Michael ordered his death. However, Connie did not approve Michael’s behavior and rebelled to him. She later forgive Michael and helped him to replace his father.

Pete Clemenza: He executes the businesses of the family in the one part of New York under the name of Vito Corleone. He is one of the capos of the family. He deals with executions and all other illegal businesses.

Salvadore Tessio (Selly): His business is very similar to Pete Clemenza. He also executes the businesses of the family in the other part of New York.

Luca Brasi: He works independently but, he is Vito Corleone’s favorite hit man. Vito Corleone trusts him so much. However, he was killed by the other crime families. He is a cold-blooded killer, but he is very loyal to Vito Corleone.

Carlo Rizzi: He is the husband of Connie Corleone. He helps Barzini family to kill Sonny Corleone. After the death of Sonny, Michael learns that Carlo Rizzi helped Barzini to kill Sonny. So, he was killed by Michael.

Emilio Barzini: He is the head of Barzini family and his family is the one of the main enemies of Corleone family.

Phillip Tattaglia: He is the head of Tattaglia family and his family is the one of the main enemies of Corleone family.

Hyman Roth: He is a Jewish businessman. He behaves as a good friend to Michael Corleone, but he does not want the Corleone family be powerful.

Vincent Corleone: He is Sonny Corleone’s son from his mistress. He belongs to the third generation of the family. He first became the right hand of Michael Corleone and at the end of the third part; he became the new leader of the family.

The Corleone Family Organization
There is a hierarchical organization in the family. The most important thing for the family is loyalty. The head of the Corleone family is Vito Corleone who is the Godfather (don or boss). As we can understand from the name of “Godfather”, he is identified with God. He is the most powerful man in the family and treated like a mortal God and an undisputed chief. We can see him as the owner of a company. He makes the final decisions like a boss and he is responsible for the family. In a sense, like a boss, he owns the family. Corleone family is like a strongly hierarchical family firm. In hierarchical family firms, there is strong a hierarchy like in the Corleone family and the orders of the boss are not questioned. Workers, employers of the company see him like a God (maybe a similarity could be seen with Japanese firms too) and we can say the same thing for Vito Corleone. His leadership is strongly legitimate and he is widely respected. We can also think of Vito Corleone as the ceo of the Corleone crime firm because he actively engages in the family business and takes the important decisions. The final word is always belonged to him.

The second important role is the place of sottocapo or underboss, which refers to a man just under godfather and its equivalent, is Chief Organizational Officer (COO). COO helps the CEO in managing the company. In the Corleone family, Sonny Corleone is the COO of the family and he deals with important family issues. He helps his father in making decisions. The third one is Consigliere which is equivalent to a consultant (advisor) of a company. Consultants give advices to Sottocapo and Godfather. In Corleone family, the consigliere is Tom Hagen who is an expert in legal matters. Under these three positions, there are capos that have a responsibility for controlling the zones, which are given by the Godfather. They work like the department managers of the company. Capos deal with different things. For example, Pete Clemenza deals with executions, whereas the other capo Tessio is responsible for other businesses of the family including relations with other families and bootlegging. Like the department managers, capos are specialized in their jobs and rule their department under the supervision of the top three. Under top three and caporegimes, there are some assassins, mobsters, soldiers and associates working for the family. They do not have important positions and they mostly do the orders of their capos. Dirty jobs are often handled by them. Sometimes, they even take the blame of a crime for saving important names of the family. We can resemble them to workers of a company. There are also many other small workers having jobs in different investments of the family such as prostitutes etc.

The strategy of the family is to become the most powerful crime family in New York and in America. Like a business company, they have to compete with their rivals in order to achieve this goal. The only difference can be the way that they follow to reach their aims. Unlike competing companies, mafia families use violent methods to achieve their goals. They kill people and do illegal jobs like selling drugs and bootlegging. The organization of the family is highly hierarchical and not democratic at all. People who are in important positions are privileged and have the right to say the final word in family business. We can say that, in this respect mafia families resemble to companies because in many companies also there is no democracy. Workers or low level employees do not have right to take part in decisions and they can only contribute to their firms by finishing jobs that are assigned to them. In many companies, you must have good relations with the boss if you want to rise to be in administrative positions. A difference between crime families and companies is the criterion for success. If you want to rise in a mafia family, you must be the relatives of the Godfather and be successful in your job. However, in a company, success can be enough for rising. In the family, members must be careful for looking after themselves so we can see that there is cooperation between them. This is like the cooperation between the employees of a company. We can see the same thing between the mafia families too. Sometimes they make alliances against a common enemy and act together. This condition resembles us that there is cooperation between companies like merging or joint ventures. The family is well-connected; members are strongly tied to each other. When any member of the family betrays the family, the punishment will be death. Every mistake is punished severely by the family often by death. The companies in the real life will not accept any mistakes similarly. However, punishment methods are very different. An employee may get fired or his position can be lowered because of his mistake. Another similarity between companies and mafia families is that they both want to increase their shares and get bigger. Mafia families like companies make investments in different cities and countries. Both groups also try to have political power and influencing the decisions of politicians. Mafia families do this by money or by blackmail, whereas companies use civil society organizations to shape government’s decisions. Sometimes enemies of a crime family or a company can take initiative to weaken their rival. For instance, if a company becomes a monopoly, other firms seek to destroy this company by legal instruments to survive in economics. Similarly, if a family becomes the leader of all families, other families are disturbed and they try to destroy the leader family. So, rivals of Corleone family, Tattaglia and Barzini families come together to destroy Corleone family.

Organizational Changes
Economic, political and global forces affect organizations. Therefore, these forces should be under control. If we look at “The Godfather” trilogy, we can realize that the family wants to control these powers. Thus, the family does some attempts to take these powers under control. As we know, Corleone family deal with some illegal businesses. Corleone family donates high amounts of money to associations, benevolent institutions and charity houses because they do not want their illegal businesses to be followed by government. In order to take the support of Italian originated people in America, they make investments in areas where there are many Italian-American citizens. As a result of this, Corleone family seems to be legal and takes support of people in a democratic order. The family gives justice when the legal system seems not to work efficiently. For instance, when the daughter of Mr. Bonasera is beaten and raped by two toughs and the legal system does nothing about it, Vito Corleone provides justice by ordering the punishment of these guys.

The family also establishes good relations with Senators with the help of these devotes. So, the government does not investigate or follow the illegal businesses of the family and the family takes some political power. Some Senators like Pat Geary in The Godfather Part 2, even helps the family to make investments in other countries. In the movies, Senator Geary encourages crime families to invest in Cuba. Sometimes, the family uses blackmail in order to convince political figures. Political support is crucial for a crime family because if the government takes a clear decision to destroy the family, the family would not have a chance to survive. However, an important mafia boss like Vito Corleone creates connections with political leaders and strengthens the legal position of the family. Companies also create connections with the government. By establishing and engaging in civil society organizations they want to get political power. They also pay important amount of taxes to government and expect government to help them in making new investments. Political support is very important both for crime families and companies.

Corleone family has so much economic power. The family takes this economic power from selling big amounts of drugs, by collecting tributes from neighborhoods, by bootlegging and prostitution. The family also has many legal businesses. For instance, Corleone family owns an oil company. During Michael’s leadership, the family gets legalized day by day and invests more in legal businesses. Companies own only legal businesses and differ from mafia families. Also, when both mafia families and companies get bigger and increase their ties with political institutions, they become indestructible.

It is not coincidence that, in the movie, the downfall of Vito Corleone starts when he resists to change similar to a new type of business of technological progress in private sector. Don Vito, as a man of strict rules, does not want to engage in drug business and leaves this profitable area to other families. As a result, he was assassinated and had to leave his seat to his son Michael. Similar to this, when there is an unstoppable change in terms of technology or market, ceos or owners of companies had to adapt themselves to new situations. Otherwise, they might end up losing their seats.

Conclusion
For sure, mafia organizations do not restrict themselves with rules and laws whereas private firms and companies had to be loyal to the international and national law. In that sense, there is a strict difference between these two worlds. However, the profit and winning mentality does not change so much in both mafia world and private sector. In terms of organization, changes and challenges, both sides have similar issues and it can be interesting to watch the movie from this perspective.

Assist. Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

[1] http://www.imdb.com/title/tt0068646/.
[2] https://www.amazon.com/Godfather-Mario-Puzo/dp/0451205766.
[3] http://www.imdb.com/title/tt0071562/.
[4] http://www.imdb.com/title/tt0099674/.

13 Ağustos 2017 Pazar

Prof. Dr. Metin Heper’den ‘Türkiye’nin Siyasal Hayatı’


Bilkent Üniversitesi’nde Provost ve akademisyen olarak mesleki yaşamına devam eden Prof. Dr. Metin Heper (1940-)[1], Türkiye’nin yetiştirdiği en önemli Siyaset Bilimcilerinden birisidir. Yurtdışında en çok atıf alan Türk akademisyenlerden olan Heper, yıllardır Bilkent Üniversitesi Siyaset Bilimi bölümünde ders vermektedir. Daha çok İngilizce yazdığı akademik makaleleriyle ve yurtdışında tanınan Heper, buna karşın Türkçe kitaplarıyla da zaman zaman gündeme gelmektedir.[2] Heper’in en önemli Türkçe kitapları arasında Türkiye’de Devlet Geleneği, İsmet İnönü: Yeni Bir Yorum Denemesi ve Devlet ve Kürtler eserleri sayılabilir. Heper’in ilk baskısı 2011 yılında Doğan Kitap tarafından yapılan Türkiye’nin Siyasal Hayatı: Tarihsel, Kuramsal ve Karşılaştırmalı Açıdan…[3] adlı eseri ise, yazarın yurtdışında saygın akademik dergilerde İngilizce yayınlanan makalelerinin Türkçe olarak okurla buluştuğu önemli bir çalışma olarak bunlara eklenebilir. Bu yazıda, Heper’in bu kitabında yer alan 20 makaleden bazıları, Türk Siyasal Tarihi derslerinde öğrencilere yardımcı olması maksadıyla ana hatlarıyla özetlenecektir. Ancak bu bilgilerin daha iyi anlaşılabilmesi için, kitabın tamamının okunmasının gerektiğini de bu noktada belirtmeliyim.

Prof. Dr. Metin Heper

Osmanlı’da merkez ve çevre
Prof. Dr. Metin Heper de, birçok Türk ve yabancı Siyaset Bilimci gibi Osmanlı-Türk siyasal hayatını incelerken merkez-çevre teorisinden faydalanmaktadır. Heper’in bu literatüre önemli ve kendisine özgü bir katkısı ise, daha önce de genç okurlarımız için özetlemeye çalıştığım[4] “Türkiye’de Devlet Geleneği” veya halk dilindeki ifadeyle “Türk Devlet Geleneği” kavramını geliştirmiş ve bu teoriye eklemlemiş olmasıdır. Bu bağlamda, Prof. Dr. Şerif Mardin ve o ekolden yetişen Siyaset Bilimciler analizlerinde “çevre”yi önceleyen bir tutum takınır ve Türk modernleşmesi ve Türkiye’nin demokratikleşmesinde çevresel aktörlerin (örneğin İslami tarikat ve cemaatler) sisteme katkılarını ön plana alırken, Heper ve onun ekolünden yetişenler için “merkez” ve Osmanlı-Türk siyasal hayatında merkezde konumlanmış (ordu, bürokrasi vs.) aktörlerin katkıları daha büyük önem arz eder. Bu anlamda, bu iki ekol, aslında birbirlerini tamamlar ve Türkiye siyasetine dair büyük resmi ortaya çıkarır durumdadır.

Heper’in 1980 yılında yayınladığı “Center and Periphery in the Ottoman Empire with Special Reference to the Nineteenth Century” adlı makalesi, bu açıdan yazarın fikirlerini anlamak için son derece önemlidir. Elbette, bu makale dışında yazarın Türkiye’de Devlet Geleneği veya orijinal İngilizce ismiyle State Tradition in Turkey adlı kitapları da göz önünde bulundurulmalı ve mutlaka okunmalıdır. Heper’e göre, feodalizm mirasçısı olan Osmanlılar, daha sonra Türkiye’ye de sirayet eden güçlü bir merkezi yönetim sistemi kurmayı başarmışlardır. Osmanlı’da Avrupa toplumlarının aksine feodal bir dönem oluşmamıştı; zira Anadolu köylüsü serflikten çok uzaktı. Devlet, Osmanlı siyasal düzeninde köylülere bir tür yarıcı-ortakçı statüsü vermiş ve bu sayede feodal güçlerin gelişmesine engel olarak kontrolü kendi elinde toplamıştı. Ayrıca Batı’daki gibi kırsal soylular arasında memur seçme geleneği de Osmanlı’da tersyüz edilmişti; Osmanlı Sultanları, Hintli Sultanlar gibi sadık kullarından oluşan özel yetiştirilen bir maiyeti tercih ediyorlardı. Bu anlamda, Osmanlı siyasal sistemini en iyi anlatan terim “patrimonyalizm”dir. Bu sistemde, bütün ülke tek bir mülk ve adeta Sultan’ın malikanesidir. Vakıf ve kişilerin elinde hiç büyük toprak bulunmamakta ve devlet, tımar sistemi sayesinde toprağın kullanım hakkını faydalı gördüğü kişilere vermektedir. Bu düzen, Osmanlı’da hem ekonomik, hem siyasal, hem de askeri sistemin temelini oluşturmuştur. Yine Osmanlı, Roma-Bizans devletlerine benzer şekilde tüm toplumu yöneten kamu hukuku yasaları yapmasıyla önceki Müslüman devletlerden ayrışır. Ayrıca Osmanlı, dini otoritenin devlet otoritesine tabi olduğu da bir sistemdir. Bu bağlamda, teokratik özelliklerine karşın tam anlamıyla İslami bir düzenden bahsedilemez. Zira Sultan (Padişah), dini otoriteye (Şeyhülislam) hükmetme hakkına sahiptir ve gücünün üzerinde herhangi bir kudret (teorideki İslam hukuku dışında) yoktur. Osmanlı Devleti, uzun süre boyunca devleti Sultan’ın kişiliğiyle özdeşleştirerek devlet olgusunu pekiştirmiştir. Ancak zaman içerisinde, mutlak iktidar, yerini Yeniçerilerin, sivil ve dini bürokratların ve saraydaki çeşitli hiziplerin de etkin olduğu farklı bir sisteme bırakmıştır. Hatta bürokrasinin kurumsallaşması neticesinde, Tanzimat Dönemi ve İttihat ve Terakki Partisi iktidarı gibi Sultanların arka planda kaldığı ve bürokrasinin sözünün geçtiği dönemler de yaşanmıştır. Buna karşın, bu durum, merkezi otoritenin şekil değiştirmesinden ibarettir; yani söz gelimi Stanford Shaw da dahil olmak üzere birçoklarınca “Osmanlı Magna Carta’sı” olarak yorumlanan Sened-i İttifak süreci bile Osmanlı’da çevresel aktörlerin merkeze meydan okuyabildiği bir döneme tanıklık etmemiştir. Bu nedenle, Heper’e göre, Osmanlı’da merkez ile çevrenin birbirlerini karşılıklı etkiledikleri (coalescent) bir dönüşüm hiç olmamış ve Eisenstadt’ın ifadesiyle “segregative” yani ayrı düzeylerde gerçekleşen dönüşümler yaşanmıştır.

Osmanlı mirası ve siyasal hayat
Osmanlı’nın siyasal mirası Türkiye Cumhuriyeti’ni de fazlasıyla etkilemiştir. Atatürk devrimleri görünürde sistemi taban tabana zıt bir şekilde değiştirse de, yönetim modeli (merkez-çevre) açısından dönüşüm ayrı düzeylerde yaşanmış ve Osmanlı’nın İslami eliti yerini Cumhuriyet’in laik ve milliyetçi elitine bırakarak merkez-çevre modelini farklı bir şekilde devam ettirmiştir. Osmanlı Devleti, seçmeci (eklektik) popüler kültürün, düzene karşı olan (heterodoks) mezheplerin ve rakip beyliklerin kendilerine güçlük çıkardığı uçbeyliklerinden oluşan bir zümre tarafından kurulmuş ve bu nedenle de devletin devamlılığı en temel kaygısı olmuştur. Osmanlı Devleti’nin mantığında, Osmanlı tarihçisi ve devlet adamı Tursun Bey’in veciz ifadesiyle, “Bir toplumda yaşayan insanlar arasında uyum, ancak etkin bir devlet tarafından sağlanır”. Bu nedenle, devleti yöneten kuruma “Askeriye” adı verilmiştir. İlk yıllarında tamamen Sultan’ın şahsiyetinde vücut bulan devlet olgusu, ilerleyen yüzyıllarda ise “adap” adı verilen yazılı olmayan kurallar manzumesi sayesinde devleti soyut bir kavram olarak kurumsallaştırdı ve devlet geleneği yapısını şekillendirmeye başladı. Merkez-çevre yapısı nedeniyle Osmanlı’da kültür de ikili (düalist) bir şekilde oluştu. Üst kültürde Arapça ve Farsça sözcükler yaygınken, halk arasında hakim olan alt kültürde öz ve kaba Türkçe hakimdi. Bu sistem, Cumhuriyet döneminde Fransızca ve İngilizce sözcük ve kavramların üst kültüre girmesi şeklinde değişti. Yine üst kültürde hızla sekülerleşme yaşanırken, alt kültürde İslami eğilim ve pratikler var olmaya devam etti.

Cumhuriyet döneminde de Osmanlı dönemi uygulamaları farklı şekillerde devam etti. Örneğin, Mustafa Kemal Atatürk, İsmet İnönü, Adnan Menderes ve Süleyman Demirel gibi liderler, partilerinin kurumsal yapılarından ziyade kişisel özellikleri ve karizmalarıyla yönetime damgalarını vurdular. Bugün de Recep Tayyip Erdoğan için benzer bir tespit yapılabilir. “Baba” lakaplı Demirel’in Sultan eğilimleri öylesine kuvvetliydi ki, bir defasında “Bir ihtiyacı olan doğrudan beni arayabilir” bile demişti. Bu, devletin kurumsal yapısından ziyade Başbakan olan Demirel’in bir Osmanlı Padişahı gibi doğrudan halkına hizmet etme düşüncesini yansıtıyordu. Ayrıca Osmanlı devlet adamları gibi Cumhuriyetçi elit de yüksek siyasetle daha yakından ilgilendi ve popülizme mesafeli durdu. Ancak seçkinler zamanla iki gruba ayrıldılar: Atatürk-İnönü geleneğini devam ettiren ve akılcı ve kontrollü demokrasiye inanan devlet seçkinleri ile Cumhuriyet’in çağdaşlaştırma projesini halka ve geniş kitlelere uygun hale getirmek isteyen Ecevit ve Demirel gibi siyasi seçkinler. Devlet seçkinleri “önce Cumhuriyet, sonra demokrasi” derken, siyasal seçkinler ise “önce demokrasi, sonra Cumhuriyet” demekteydiler. Bu yaklaşım 1960’larda öyle güçlüydü ki, Profesör Bahri Savcı, “aktif dinamik siyaset”-“siyaset” ayrımını geliştirmiş ve makam-mevki olgusuna dayalı aktif dinamik siyaseti siyasetçilere bırakırken, devlet ve toplum menfaatlerini gözeten gerçek siyaseti akademisyenlerin ve aydınların görevi olarak belirlemişti. Bu ayrım bugün bile mevcuttur; devlet seçkinleri hala siyasal seçkinlere tam olarak güvenmemektedirler. Kürt Sorunu, siyasal İslam, kişisel çıkar-ülke çıkarı ayrımı gibi konular temelde olmak üzere, devlet seçkinleri, 21. yüzyılda bile siyasal seçkinlere karşı mesafeli durmayı tercih etmektedirler. Yine de, geçmişteki gibi yaygın destek gören askeri darbelerin olmayışı, sistemin biraz olsun oturduğunu ve siyasal seçkinlerle devlet seçkinlerinin birbirlerine biraz da olsa yanaştıklarını gösteren bir gelişmedir.

Karizma, Atatürk ve Atatürkçülük
Max Weber’in yazdıklarıyla ortaya çıkan “karizma” kavramı, Siyaset Biliminde yeterince işlenmemiş bir olgudur. Oysa karizmatik liderlik, toplumsal dönüşüm süreçleri açısından başlı başına incelenmeyi gerektiren önemli bir husustur. Özellikle geleneksel yönetimden çağdaş yönetime geçiş süreçlerinde, geçici karizmatik liderlik oldukça faydalı olarak görülmektedir. Bu süreçlerde, karizmatik lider, eski normları kaldıran ve yeni normları koyan kişi olarak sivrilir ve yeni sistemin yerleşmesini sağlar. Bu bağlamda, karizma olgusunu “doğal karizma” ve “değer karizması” olarak ikiye de ayırabiliriz. Doğal karizma, liderin halkın duygularını etkilemesidir. Lider, kendisine duygusal bir bağ ile bağlanmış taraftarlarında bir coşkunluk, yoğun bir mutluluk ve siyasetle ilişkili bir tutku yaratır. Değer karizmasında ise, liderin kişiliğinin parıltısı, taraftarlarının onun değerlerini sorgusuz sualsiz kabul etmelerine yol açar. Bu doğrultuda, karizma olgusu ile ilgili bazı temel saptamalar şunlardır:
  1. Değer karizmasının sürekli olma olasılığı doğal karizmadan daha yüksektir.
  2. Liderin otoritesi yalnızca karizmatik olmadığı zaman giderek yasal-akılcı otorite biçimi alır.
  3. Tekrarlayan krizler ve kültürel bölünmelerin ağır basması, karizmatik kişinin etkisinin sürmesi için elverişli ortamlardır.
  4. Kahramanlık, cesaret, otoriterlik, vatanseverlik gibi değerlerin güçlü bir şekilde vurgulanması ve bir bütün halinde siyasi kültürün değişmeden aynen devam etmesi ya da görece seküler olmayışı, karizmatik kişilerin etkilerini sürdürebilmelerine uygun ortamlardır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk bu model bağlamında incelendiğinde ise, Heper’e göre “gönülsüz doğal karizmatik lider” olgusu karşımıza çıkar. Politik Psikoloji uzmanı Profesör Vamık Volkan’ın da sıklıkla vurguladığı Atatürk’ün kişilik yapısı, adeta lider olmak için doğmuş bir kişiyi işaret eder. Başarma isteği ve cesaretiyle küçük yaştan itibaren sivrilen Mustafa Kemal, sonunda Atatürk olmayı başarmıştır. Atatürk’ün az bilinen bir özelliği de hitabet yeteneğidir. Teknolojik yetersizlik nedeniyle Atatürk’ün konuşmaları günümüzde net olarak dinlenemese de, Amerikalı sosyal bilimci Frederick W. Frey, yaptığı analizler sonucunda Atatürk’ün hitapları sayesinde iktidara geldiğini saptamıştır. Atatürk’ün dünya görüşünü oluşturan 3 ana eğilimi ise Heper şöyle özetlemektedir: (1) kişi çevresini kontrol edebilir, kaderciliğe gerek yoktur, (2) Osmanlı zamanındaki “savaşçı devlet” Cumhuriyet döneminde “ekonomik devlet”e dönüştürülmelidir, (3) Batılı meşruiyet ve özgürlük normları Türkiye’de de benimsenmelidir. Atatürk, doğal karizmasını da kullanarak, sonradan “Fabian Stratejisi” adı verilen bir yaklaşımla, temel reformlarını muhaliflerinin niyetlerinin farkına varamayacakları bir şekilde planlayarak ve sırayla icra ederek, büyük bir devrim yapmayı başarmıştır.

Ancak ilerleyen yıllarda, Atatürk’ün aksi yöndeki uyarılarına karşın, onun karizması devletin toplum karşısındaki özerkliğini kurumsallaştırmak için Türkiye’de sıklıkla araçsallaştırılmış ve bu da Atatürk’e yönelik tepkilere neden olmuştur. Sonuçta, Atatürk ve sonrasındaki siyasal süreçler, Türkiye’de karizma olgusunun siyasetteki önemine dikkat çekmektedir.

Atatürk ve kamu bürokrasisi
Atatürk, Osmanlı bürokrasisini Sultan’ın kişisel çıkarlarına hizmet eden gerici ve işe yaramaz bir unsur olarak görüyordu. Milli Mücadele döneminde bürokrasiden bazı unsurların kendisine sırt çevirmesi de bu görüşünü pekiştirmişti. Bu nedenle, Cumhuriyet kurulduktan sonra kamu bürokrasisinde reform yapmak en önemli amaçlarından birisiydi. Atatürk, kurumsallaşmış bir devlete hizmet etmeyi herşeyden üstte gören ve kişisel çıkarlarını arka planda bırakabilen bir bürokrasi kurmak istemişti. Hegelci bir tavırla, sivil toplumu ezmeden genel çıkarları koruyan devlet görüşünü benimseyen Atatürk, J. H. G. Von Justi’nin meşhur tanımına uygun olarak “çarkları ve dişlileri uyumlu hareket eden bir makine”ye benzer bir bürokrasi tasavvur etti. Ancak Osmanlı’dan kalan sivil bürokrasiye güvenmediği için, ilk yıllarda askeri bürokrasi ve TBMM ve Cumhurbaşkanlığı makamı gibi kurumlarla daha yakın ilişkiler içerisinde oldu. Ayrıca denetimi sağlamak için Richelieu’nün “komiser”inin Türk versiyonu olan “mülkiye heyet-i teftişiyesi”ni oluşturdu. Kendisini ise bu dişlinin üzerindeki denetleyici olarak düşündü ve Cumhurbaşkanlığını böyle konumlandırdı. Dolayısıyla, yasaları çiğnemese bile esnetebilecek kadar gücü kendinde bırakmayı uygun gördü. Sivil bürokrasiyi robot gibi çalışması gereken ve Cumhuriyet ideallerine gönülden bağlı olarak yeniden yapılandırmak istedi. Ancak Frederick T. Bent’in da işaret ettiği gibi, “Atatürk, devletin ilerlemesi gereken yönü göstermekte, zihnindeki amaçları gerçekleştirecek örgütler kurmaktan çok daha başarılı idi”.

Türkiye’nin Siyasal Hayatı: Tarihsel, Kuramsal ve Karşılaştırmalı Açıdan…

Demokrasimizin arkaplanı
1960’lara kadar sosyal bilimlerde genel kanı, modernleşme neticesinde toplumların Gemeinschaft (topluluk) türü yapıdan Gesellschaft (toplum) yapısına dönüşeceği şeklindeydi. Yani toplumlar sanayileştikçe, modernleştikçe ve kentlileştikçe, sekülerleşme ve demokratikleşme de otomatik olarak yaşanacaktı. Ancak 1960’larda Latin Amerika’da ortaya çıkan otoriter rejimlerden başlayarak, bu görüşü yıkan pek çok örnek yaşandı. Üçüncü dünya ülkelerinde köktendinci hareketler ve tepkisel modeller ilerleyen yıllarda daha da sık olarak görülmeye başlandı. Bazı akademisyenler, bunu toplumların büyük şirketlerin etkisi altında oluştukları korporatist yönetim yapısına bağladılar. Diğer bazıları, yeni eğilimleri bağımlı kapitalizmin neden olduğu yapısal kısıtlamalar olarak gördüler. Dankwart A. Rustow ve benzeri akademisyenler ise, geliştirdikleri genetik yaklaşım ile, demokrasiye geçiş ve demokrasinin pekiştirilmesi aşamalarını diyakronik (artzamanlı) olarak ele aldılar. Örneğin, bilhassa İsveç ve Türkiye’yi inceleyen Rustow, demokrasinin pekişmesi için ulusal birliğin ön koşul olduğunu, siyasal aktörler arasında sırasıyla gözlenecek kutuplaşma, kriz ve uzlaşma süreci sonunda kalıcı bir demokrasi çıkabileceğini ve bunun büyük ölçüde uzlaşmayı bilen siyasetçilerin eseri olduğunu yazdı. Bu bağlamda, Meksika gibi ülkelerle birlikte Latin Amerika ülkeleri ve Türkiye, dünyadaki en önemli araştırma konusu oldular. Özellikle Türkiye, kendisine özgü koşullarıyla araştırmacıların ilgisini çekmeye ve aklını karıştırmaya devam etti. Türkiye’de sivil toplumdan soyutlanmış bir devlet olgusu en belirgin farklılık olmaya devam etti. Siyasal seçkinleri sorumsuz bulan devlet seçkinleri, Türkiye’de sisteme askeri darbeler aracılığıyla defalarca müdahale ettiler. Ancak bu müdahalelerde amaç demokrasiyi engellemek değil, tamtersine demokrasi için uygun koşulları oluşturup bir an önce demokrasiye dönmekti. Bu nedenle, asker, her müdahalesinden kısa süre sonra kışlasına -ve isteyerek- döndü. Bu bağlamda, Türkiye’de rejim istikrarsızlığından ziyade siyasi istikrarsızlık oldu. Latin Amerika’da ise, orduların ve devlet seçkinlerinin tavrı nedeniyle otoriter dönemler çok kötü bir siyasal miras bıraktı; bu nedenle, sivil hayata geçişler daha keskin süreçlerle yaşandı ve siyasetin kurumsallaşması için demokrasiye geçiş ardından büyük çabalar harcandı.

Demokrasimizin sorunları
Demokrasinin pekişmesi (konsolidasyon) için birinci önkoşul ifade özgürlüğü, adil ve özgür seçimler ve siyasal katılımın kısıtlanmamasıdır. İkinci önkoşul ise milli birliğin gelişmiş olmasıdır. Türkiye’de devlet çıkarlarını uzunca bir süre ordu (Türk Silahlı Kuvvetleri) belirlemiştir. Bu bağlamda, Kürt ayrılıkçılığı ve siyasal İslam temel tehditler olarak görülmüştür. Keza Sovyet Rusya, Yunanistan, Suriye ve benzeri dış tehditler de ordunun ilgi alanına girmiştir. Ordu, bu görevini MGK (Milli Güvenlik Kurulu) aracılığıyla sürdürmüştür. TSK, Türkiye’de rasyonel bir demokrasinin kurulmasını ve rejimin bekasının tehlikeye atılmamasını istemiştir. Ancak sivil siyasette rejime yönelik tehditler sürekli güçlenmiş ve bu nedenle Türk siyasal hayatında birçok askeri müdahale yaşanmıştır. Son yıllarda ordunun pasifize edilmesiyle demokrasinin derinleşmesi gibi bir durum ortaya çıktıysa da, demokrasinin önkoşullarının ortadan kalkmaya başlaması gibi bir tehlike de ufukta belirmiştir. Oysa Heper’e göre, “devlet seçkinlerinden bağımsız demokrasi pratiği uygulaması, genelde himaye ve kayırmacılığın ötesine geçememiştir”. Dolayısıyla, Türkiye’de demokrasi bir ölçüde pekişmiş ama aynı ölçüde demokratikleşememiştir.

Ordu ve demokrasi
Hükümetle ordu arasındaki ilişki yönünden dünyadaki coğrafi bölgeler arasında ciddi farklılıklar söz konusudur. Örneğin, Latin Amerika’da askerler uzunca bir süre devlet seçkini gibi değil de siyasi seçkin gibi hareket etmiş ve devletten ziyade kendi kurumsal çıkarlarını koruyarak iktidarda kalmayı denemişlerdir. Doğu Avrupa’da ise, asker, aksine komünist partilerin denetimine girmiş ve siyasi açıdan beyin yıkanmaya tabi tutulmuştur. Türkiye’de ise bu ikisinden de farklı bir model varolagelmiştir. Türkiye’de Batılılaşmanın mihenk taşı olan ordu (TSK), kendisini bir devlet seçkini gibi görmüş ve daima öyle davranmıştır. Bu bağlamda, kurumsal çıkarlardan ziyade ulusal çıkarlar temelinde hareket etmiş ve ancak sivil siyasetin toplumdaki desteğinin kaybolduğu ve sorunları çözmede yetersiz kaldığı dönemlerde müdahalede bulunmuştur. Geçmişteki askeri müdahalelere halkın verdiği büyük destek, bu bağlamda manidardır. Bu durum, kuşkusuz Osmanlı-Türk siyasal hayatında ordunun ayrıcalıklı konumu ve Cumhuriyet’i kuranların asker kadrolar olmasıyla da yakından alakalıdır. Ayrıca TSK, iç hizmet kanunun 35. maddesi uyarınca uzun yıllar boyunca “Türkiye Cumhuriyeti’ni korumak ve kollamak”la görevlendirilmiştir. 85. madde ise, bunun hem iç, hem de dış tehditlere karşı olduğunu belirtir. Ordu, son dönemde özellikle Refah Partisi ve yükselen siyasal İslam tehlikesi karşısında dikkatli bir tutum belirlemiştir. 28 Şubat dönemine giden süreçte, TSK, “bekle ve gör” stratejisini benimsemiş ve işlerin çığrından çıktığı kanısına vararak 28 Şubat 1997’de MGK aracılığıyla sisteme müdahalede bulunmuştur. Ancak bu, önceki askeri müdahaleler gibi darbe yoluyla değil, sistem içi müdahale şeklinde gerçekleşmiş ve demokrasi sekteye uğramamıştır. Zaten Heper de Türkiye’de artık eski tip bir askeri müdahale olmayacağını öngörmüştür. Zira askerler, sivil siyasetin yeterince kurumsallaştığı ve halka hesap verebilir olduğu düşüncesinden hareketle, sisteme müdahale etme yanlısı değillerdir.

Recep Tayyip Erdoğan, İslamiyet ve demokrasi
İstanbul’un orta-alt sınıf bölgesi olan Kasımpaşa’da 1954 yılında doğan Recep Tayyip Erdoğan, bugün Türkiye’yi büyük ölçüde tek başına yöneten büyük bir kudrete sahip çok önemli bir insandır. Erdoğan, bireysel açıdan son derece dindar biri olmasına karşın, dünyaya oldukça açık bir insan olmasıyla sivrilmiştir. Örneğin, dört çocuğundan üçü yurtdışında, üstelik Müslüman olmayan ülkelerde eğitim almıştır. Heper’e göre, Erdoğan’ın kişiliğini belirleyen 4 önemli faktör vardır: (1) babası, (2) Kasımpaşa, (3) ilkokuldaki öğretmeni, (4) İslamiyet’in tasavvufi boyutu. Öncelikle son derece baskıcı ve katı olan babası, Erdoğan’ın kişiliğinin şekillenmesindeki ilk önemli faktördür. Kasımpaşa, sert ve bıçkın mahalle kültürüyle Erdoğan’ı şekillendiren ikinci önemli faktördür. Erdoğan’ı İmam Hatip Okulu’na gitmeye teşvik eden ilkokul öğretmeni de onun açısından önemli bir kişidir. İslamiyet’in tasavvufi boyutu da Erdoğan’ın kişiliğinde çok baskın bir öğedir. Erdoğan, gençliğinde Nakşibendi Şeyhi Esat Zahit Kotku’nun İskenderpaşa Dergahı’na katılmıştır. Nakşiler (Nakşibendiler), tarihsel olarak Sünni ahlak egemenliğini egemen kılmayı kendilerine amaç edinmişlerdir. Kotku da, çağdaşlığa duyarlı bir Nakşi Şeyhi idi. İskenderpaşa Dergahı, İsmail Ağa Dergahı gibi mensuplarını İslami giysiler giymeye zorlamıyordu. Ayrıca bu dergahta tasavvuf boyutu siyasetten önce geliyordu. Buradan yetişen Erdoğan, sıklıkla vurguladığı şekilde “Yaradılanı yaradandan ötürü sevmek” olarak tanımlanabilecek İslamiyet’in siyasi değil, insani boyutuyla yetiştirilmiştir. Bu nedenle, daha katı görüşleri olan hocası Necmettin Erbakan’dan zaman içerisinde ayrılmış ve AKP’yi (Adalet ve Kalkınma Partisi-AK Parti) kurmuştur. Erdoğan, demokrasi ile İslamiyet’i uzlaştırma konusunda tarihi bir sorumluluk üstlenmiştir. Özellikle ilk yıllarında yaptıklarıyla Türkiye ve dünyada övgü toplamıştır. Erdoğan, bireysel olarak dindarlığı teşvik ederken, devlet katında laik ve çoğulcu demokratik düzeni savunmaya devam edersee, Türkiye’de tarihi bir uzlaşıyı gerçekleştirebilir.

Bu gibi makalelerin yer aldığı kitap, oldukça düşündüren ve Türk Siyasal Tarihi derslerine teorik boyut katabilecek önemli bir eserdir. Ancak Türkiye’nin çok hızlı siyasal dönüşümü nedeniyle, 1980-2008 yılları arasında yazılan makalelerin yer aldığı kitapta ileri sürülen bazı görüşler günümüzde tartışmaya açık hale gelmiştir. Bunlar, ilerleyen yıllarda yeni bir edisyonda güncellenebilir ve değiştirilebilir.


Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ



[1] Detaylı biyografisi için; http://tubitak.gov.tr/tubitak_content_files/MetinHeper.pdf.
Yayın listesi için; http://www.provost.bilkent.edu.tr/mheper/publ.html.
[2] Kitapları için; http://www.kitapyurdu.com/yazar/metin-heper/11464.html.
[3] Bakınız; http://www.kitapyurdu.com/kitap/turkiyenin-siyasal-hayati/250152.html.
[4] http://politikaakademisi.org/2015/08/11/turk-devlet-gelenegi/.

11 Ağustos 2017 Cuma

Yeni Kitap: "Bir De Böyle Bakın"


Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Genel Koordinatörü ve Beykent Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Ozan Örmeci'nin sanat, kültür ve spor alanındaki yazılarını topladığı "Bir De Böyle Bakın: Sanat-Kültür-Spor Yazıları" adlı eseri Cinius Yayınları tarafından piyasaya sürüldü. Aşağıdaki linklerden kitabın "İçindekiler" bölümüne bakabilir ve kitabı satın alabilirsiniz.



Kitap Yurdu

9 Ağustos 2017 Çarşamba

Yrd. Doç. Dr. Dinç Yaylalıer’den İki Ciltlik ‘Amerika’ Gözlemleri


Yeditepe Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümü öğretim üyesi olan Yrd. Doç. Dr. Dinç Yaylalıer[1], 1980-1997 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşamış ve çalışmış bir Türk akademisyen olarak, Türkiye’ye dönüşünde bu ülkeye çalışmaya ve yaşamaya gitmek isteyen vatandaşlarına faydalı olması amacıyla iki ciltlik Amerika: İnceleme-Gözlem-Yorum adlı eserini[2] kaleme almıştır. Fransız tarihçi ve aristokrat Alexis de Tocqueville’in 1830’larda yaptığı ve sonradan kitaplaştırdığı ünlü Amerika gezisini örnek alan Yaylalıer, İkinci Adam Yayınları tarafından 2016 yılında basılan bu kitaplarında daha önce defalarca yazılmış Amerikan siyasal sistemi ve iç politika gündemi yerine, bu ülkede yaptığı gözlemleri ve bu ülke hakkında pek bilinmeyen ilginç detayları yazmıştır. Bu nedenle, bu eser özgün bir çalışma olarak dikkatle incelenmeyi hak etmektedir. Bu yazıda ise, kitaptan genç okurlarımızın ilgisini çekebilecek bazı bölümler özetlenecektir.

Yrd. Doç. Dr. Dinç Yaylalıer

Yrd. Doç. Dr. Dinç Yaylalıer, öncelikle Amerika Birleşik Devletleri’ni (ABD) “iyi ile kötünün bir arada yaşadığı çelişkiler ülkesi” olarak tanımlamaktadır. Zira ona göre, ABD, bir yanda dünyanın en iyi üniversitelerini, kütüphanelerini, kültür merkezlerini, hastane ve teknoloji merkezlerini, uzay üssü NASA’yı, spor tesislerini ve doğa parklarını, ama diğer yanda da sanayi toplumları içinde en adaletsiz gelir dağılımını, ağzına kadar dolu olan hapishaneleri, özellikle büyük şehirlerin sokaklarında görülen evsizleri (homeless), metropollerde belirli saatlerden sonra belirli semtleri teröre boğan çeteleri, uyuşturucu madde ticareti ve kullanımını ve makro seviyede ırk konusunu çözümlemesine rağmen zaman zaman beyaz polislerle Afrikalı Amerikalı gençler arasında patlak veren ve can kayıplarının yaşandığı terör olaylarını bir arada barındıran bir ülkedir. İşte bu çelişkiler ülkesi olan ABD’de senelerce kalan Yaylalıer, bu yıllarda yaptığı ilginç gözlemleri Türk okurlarla paylaşmak için bu kitapları yazmıştır. Sosyal bilimlerde mutlak nesnelliğin olmadığını itiraf eden Türk akademisyen, buna karşın bu eserlerinde ABD’nin hem iyi, hem de kötü özelliklerini anlatmaya çalıştığını belirtmektedir. Ayrıca, yazar, kitabının ABD’de eğitim almak ve çalışmak isteyen Türkler için bir el kitabı olmasını da amaçlamış ve bu nedenle pratik bilgilere de yer vermiştir.

İki ciltlik “Amerika: İnceleme-Gözlem-Yorum”

Birinci Cilt
Amerikalının Kimliği
ABD’nin kısa tarihi nedeniyle bu ülke ve halkın kimliği henüz oluşum sürecindedir. 18. yüzyılda İngiliz sömürgeciliğine karşı bir devrimle kurulan Amerika, sürekli göçmen nüfusu alarak büyümüş etnik ve dini açıdan çoğulcu bir topluma sahiptir. Yazara göre, ABD’de seçimler dışında aktif olarak politik tartışmalar pek yapılmaz. Eski Başkanlardan Richard Nixon’ın “sessiz çoğunluk” olarak adlandırdığı ortalama Amerikalılar, daha ziyade seçimler öncesinde siyaset tartışmaya başlayan apolitik kişilerdir. Amerikalılar, siyaseten kabaca iki ana gruba ayrılabilir: bir tarafta liberal (Demokrat Parti taraftarları), diğer taraftaysa muhafazakâr Amerika (Cumhuriyetçi Parti taraftarları). Bu iki grubu birbirinden ayıran bazı fay hatları söz konusudur. Örneğin kürtaj, bu konuların başında gelmektedir. Diğer önemli temel meseleler ise devlet ortaokul ve liselerinde dua edilmesi, azınlıklara iş hayatında ve üniversiteye girişte kolaylık sağlayan “affirmative action” (bir tür pozitif ayrımcılık) uygulaması ve devletin toplumdaki yeri tartışmasıdır. Muhafazakârlar, kürtaja neredeyse tamamen karşı oldukları gibi, azınlıklara pozitif ayrımcılık uygulamalarına da karşı çıkmakta, okullarda dini dua merasimini desteklemekte ve devletin gelir adaleti veya başka bir amaçla toplumsal hayata müdahalesine ve vergi almasına direnmektedirler. Bu nedenle, ilginç bir şekilde ABD’de kültürel açıdan son derece muhafazakâr olan gruplar, sosyo-ekonomik anlamda “liberal” çizgidedirler. Bugün Cumhuriyetçi Parti’den Başkan seçilen Donald Trump’ın süper-zengin bir işadamı ve vergilendirme karşıtı olmasına bu nedenle şaşırmamak gerekir. Ayrıca muhafazakârlar, sosyal olarak beyaz Amerika’yı ve coğrafi olarak orta Amerika’yı temsil eder ve özellikle Protestan, beyaz ve Anglo Sakson kökenli seçmenlerden (bu, kısaca WASP olarak formüle edilmiştir) yoğun oy alırlar. Genelde Demokrat Parti’ye oy veren liberaller ise, büyük oranda kürtaj hakkını destekleseler ve annenin bu konuda hak sahibi olduğunu iddia etseler de, Demokrat Parti içerisinde de John Kerry gibi kürtaj konusunda kısıtlamaları savunan ve bu konuya şahsi inancı çerçevesinde destek vermeyen liberal siyasetçiler mevcuttur.[3] Liberallerin liberallikleri ise daha çok sosyokültürel alandaki özgürlükçü tutumlarından ileri gelmektedir. Ancak Avrupa’da kullanılan “liberal” tabirinden farklı olarak, Amerika özelinde “liberal”, Avrupa ve Türkiye’deki “sosyal demokrat” çizgiye benzer şekilde devletin toplumsal haksızlıkları çözmesi yönünde aktif sorumluluk alması ve çeşitli politikalar uygulamasını savunur çizgidedir. Bu nedenle, Demokratlar, “affirmative action” ve adaletli vergilendirme gibi girişimleri destekler ve azınlık gruplarına daha çok sahip çıkarlar. Ayrıca farklı dini gruplar ve dinsiz seçmenler de düşünülerek, din konusunda daha özgürlükçü bir tutumu desteklerler.
Amerikalı iki yazar Charles Murray ve Richard Herrnstein, 1994’te yayınladıkları ünlü eserleri The Bell Curve’de ABD’deki toplumsal grupları IQ test sonuçları bağlamında değerlendirmiş ve ABD’de küçük bir azınlığın çok zeki ve başarılı olduğunu ve en iyi üniversitelere ve işlere bu insanların alındığını ortaya koymuşlardır. Yazarlara göre, bu küçük grup dışında 125 milyonluk orta gelirli ve orta zekâ seviyeli geniş bir orta sınıf ve en altta toplumun çoğunluğunu oluşturan daha düşük seviyede zekâ sahibi on milyonlarca Amerikalı yaşamaktadır. Yazarların gelecek projeksiyonları ise kaygı uyandırıcıdır; zira onlara göre, gelecekte tabanda nüfusları hızla artan fakir kesimler üst sınıfları sıkıştırmaya başlayacak, üst sınıflar da onları kontrol altında tutabilmek için totaliter bir yönetim modeline yönelecekler ve onları gettolarında yaşamaya zorlayacaklardır. Dinç Yaylalıer ise bu görüşe hiç katılmamaktadır. Hatta ona göre, ABD, fakir ve yüksek zekâlı olmayan bir insan için yaşaması en kolay yerlerden birisidir. ABD’de kilise mutfaklarında ücretsiz yemek yemek mümkün olduğu için, aslında aç kalmak o kadar da kolay değildir. Yine hastane masrafları konusunda da dini kuruluşların yardımlar yapması oldukça yaygındır. Ayrıca toplumda ezilen kesimlerin ABD siyasal sistemi ve sosyal düzeni içerisinde isyan etmelerini engelleyen bir nevi “uyuşturucu” işlevi gören unsurlar da fazlasıyla güçlüdür. Yazara göre; alkol, spor, televizyon, Hollywood ve Rock & Roll müziği başta olmak üzere Amerikan kültürü ve sosyal hayatının renkli olması, insanların çok zengin olmadan da mutlu yaşayabilmesini olanaklı kılmaktadır. Evsiz insanların durumu ise biraz da kendi tercihleri ve uyuşturucu bağımlılığıyla alakalıdır. Buna karşın, ABD’de şiddet ve terör oldukça yaygın bir hadisedir. Özellikle polisle Afrikalı Amerikalı gruplar arasındaki çatışmalar, kaçak göç nedeniyle ülkede kök salmış olan çeteler ve kovboy kültürünün uzantısı olarak devam eden yaygın bireysel silahlanma, Amerikalıların aşina olduğu kavramlardır. Yine ırkçılık da etkileri azalmasına rağmen ABD’de hala var olan bir olgudur. Geçmişte Ku Klux Klan’ın yaptığı katliamlarla doruk noktasına çıkan beyaz ırkçılığı, bugün ekonomik sorunlar ve azınlıklara yönelik pozitif ayrımcılık uygulamalarının yarattığı tepkiler nedeniyle yeniden hortlamaya başlamıştır. Son dönemde ABD’de özellikle Müslümanlara yönelik ayrımcı bir dil ve uygulamalar bütünü de hızla gelişmektedir.

Amerika’da Kabuk Değişimi
ABD, Adam Smith’in ilkeleri doğrultusunda ve liberal esaslara dayalı olarak kurulmuş bir devlettir. Bu nedenle, Amerika’nın kurucu babalarından Thomas Jefferson’a göre, en iyi devlet, topluma en az müdahale eden devlettir. ABD tarihi, haksızlıkların ve gelişmenin tarihidir. Nitekim bir dönem ABD’de köle olarak çalıştırılan, ırkçı saldırılara maruz kalan ve “poll tax” vergisi gibi uygulamalarla oy vermeleri engellenen Afrikalı Amerikalılar, daha sonra Barack Obama gibi içlerinden çıkmış bir kişinin Başkan olmasına tanıklık etmişlerdir. Obama’nın bu başarısı, 1960’larda sivil haklar mücadelesi vermeye başlayan Martin Luther King Jr. ve arkadaşlarının da başarısını yansıtmaktadır. Ancak Kızılderililerin akıbeti Afrikalı Amerikalılar kadar iyi olmamıştır. Nitekim ABD’nin yerlisi ve gerçek sahibi olan Kızılderililer, uğradıkları katliamlar nedeniyle bugün sadece 400.000 civarında bir nüfusa sahiptirler. Beyazlar, geçmişte bu katliamları yaparken Kızılderililerin ilkel yaşamlarını haklı bir gerekçe olarak görmüş ve ekonomik motivasyonun da etkisiyle onları acımadan topraklarından atmış ve öldürebilmişlerdir. Zira ABD, fazlasıyla rekabetçi ve zor yaşamlarından kaçarak buraya gelen göçmenlerin kurduğu bir “yeni dünya”dır. ABD’ye ilk yoğun göçmen akışı 1600’lerde başlamıştır. Avrupa’dan gelen bu Anglo Sakson nüfus, ABD’de iyi karşılanmış ve sayıları hızla artmıştır. 19. ve 20. yüzyıllarda ABD’ye göç çeşitlenmiş ve Asya’dan, Avrupa’nın farklı ülkelerinden ve hatta Çin ve Japonya gibi Uzak Asya ülkelerinden bile hatırı sayılır oranda nüfus Amerika’ya göç etmiştir. Günümüzde de ABD en fazla göç alan ülkelerden birisidir. ABD’de nüfusları en hızla artan gruplar ise Afrikalı Amerikalılar ve Hispanikler veya Latinolar olarak bilinen Güney ve Orta Amerikalı nüfustur.

Göçmen Konusu
Tarihinden itibaren yoğun göç alan ve sürekli bir sosyal değişime uğrayan ABD’de, yoğun göçün de etkisiyle ırkçı ve etnik temelli gruplaşmalar ve ekonomik rekabetler oldukça yoğun olmuştur. Berkeley’den ünlü bir Tarih Profesörü olan Leon Litwack, ABD’de etnik gruplaşmalar ve rekabet nedeniyle sosyal patlama aşamasına defalarca gelindiğini, ancak demokrasinin derinleşmesi sayesinde bunun bugüne kadar yaşanmadığını ifade eder. Nitekim gettolarda yaşayan Afrikalı Amerikalı ve diğer göçmen gruplar için temel umut kaynağı, çocuklarının gelecekte kendilerinden daha iyi şartlarda yaşayabilmesi olmuştur. Bu nedenle, gün geçtikçe gelişen demokratik katılım ve sosyal haklar, ABD’de sosyal patlamaları ve yaygın katılımlı halk isyanlarını engellemiştir. Buna karşın, 20. yüzyıl başlarında ABD’de güçlü sendikal ve sosyalist hareketler bile oluşmuştur. Ayrıca tüm olumlu gelişmelere rağmen, ırkçılık konusu ABD’de hala güçlü ve yaygındır. Ekonomik sorunlar, etnik farklılıkların da etkisiyle kolaylıkla ırkçı argümanlara dönüşebilmektedir. Irkçılık sadece Afrikalı Amerikalıları değil, Müslümanları ve Asyalıları da hedef alabilmektedir. Örneğin, “Who Killed Vincent Chin” isimli belgesel filmde anlatılan Vincent Chin cinayeti, bu açıdan ibretlik bir örnektir. ABD’nin bir diğer sorunu ise okul baskınlarıdır. Okullarda yaşanan silahlı baskın olayları, her sene birkaç örneği görülen bir toplumsal trajedi haline gelmiştir. Bazen ırkçı motiflerle, bazen psikolojik sorunlarla ama genelde yaygın silahlanmanın bir sonucu olarak yaşanan bu olaylar, ABD’nin gelişmişlik düzeyine yakışmayan bir olgudur.

Yüzdeki Kan
ABD’de ırkçı düşünceler ve Nazi felsefesi halen bazı çevrelerde destek bulabilmektedir. Amerikan Nazi Partisi’ni (ANP) anlatan bir belgesel olan “Yüzdeki Kan” yapımını izleyen kitabın yazarı Dinç Yaylalıer, demografik mücadele ve ekonomik sorunlarla birlikte düşük eğitim nedeniyle ABD’de bu tarz görüşlerin bazı kişilerce benimsenebildiğine dikkat çekmiştir. Nitekim ırkçı bir Fizik Profesörü olan William Pierce’ın yazdığı The Turner Diaries adlı roman, bugün bile ırkçı çevreler açısından bir kutsal kitap vazifesi görmektedir. Bu gibi eserlerin de etkisiyle, ABD’de zaman zaman ırkçı düşünceler güçlenebilmekte ve bireysel bazı şiddet eylemlerine sebebiyet vermektedir. Nitekim Amerikan Nazi Partisi ve Ku Klux Klan’ın bugün bile 30 eyalette 20.000’in üzerinde üyesinin olduğu düşünülmektedir. Bu kişilerin profili incelendiğinde ise; bunların, büyük oranda 20-60 yaş arası beyaz nüfustan, genellikle kötü bir eğitim alan ve sosyoekonomik açıdan da zor koşullarda yaşayan insanlar olduğu görülmektedir. Bu gibi insanlar, Yahudilere de tepkiyle yaklaşmakta ve ABD’nin ahlaki ve siyasi çöküşünden zenciler ve göçmenler kadar Yahudileri de sorumlu tutmaktadırlar. Dolayısıyla, anti-semitizm de ABD’nin halen bir sorunu durumundadır. Bu gibi düşüncelerle 314 milyonun üzerindeki silah birleştiğinde ise, ABD, patlamaya hazır bir cephanelik görüntüsü arz etmektedir. Bu nedenle, ABD’de filmlere de konu olan çok garip olaylar yaşanabilmektedir. “Unabomber” (bombacı) olarak bilinen Theodore Kaczynski vakası, bu açıdan en ilginç örneklerden birisidir. Harvard mezunu ve Michigan Üniversitesi doktoralı Kaczynski, çevre hakları konusundaki katı görüşleri nedeniyle bireysel terör faaliyetlerine yönelmiş çok ilginç bir figürdür. Ancak Dinç Yaylalıer’e göre, ABD’de bu tarz fanatik kişilerin oranı yüzde 1’den fazla değildir. Sadece yaygın özgürlükler ve silahlanma sayesinde bu kişilerin eylem yapma şansı diğer ülkelere kıyasla çok daha fazladır.

Kazananlar-Kaybedenler
ABD siyasal ve ekonomik sisteminde kazananlar ve kaybedenler vardır. Yetenekli olan sanatçı, sporcu, akademisyen ve meslek sahipleri için, ABD, aslında yaşanabilecek en iyi ülkelerden birisidir. Bu nedenle, dünyanın dört bir yanından yetenekli binlerce kişi her yıl ABD’ye göç ediyor ve burada başarılı olabiliyorlar. ABD’de el becerisi ve teknik beceri de çok para edebiliyor. Örneğin, zanaatkâr ve tamirciler, şaşılacak şekilde ABD’de yüksek para kazanan insanlar. Fırsatlar ülkesi olan ABD’de, aklını ve yeteneğini kullananlar için milyoner olmak o kadar da zor değil… Amerika’da ücretler ve hayat pahalılığı ise eyaletten eyalete ve bölgeden bölgeye göre değişebiliyor. Birçok eyalette 70.000-100.000 dolar arasında bir gelirle iyi bir hayat standardı yakalamak mümkün. Bu maaş düzeyiyle, kredi alarak ev sahibi olmak bile mümkün. Bu nedenle, ABD'deki yaşam standartları dünyadaki çoğu ülkenin üzerinde. 

Tarihten Ders Almak
Aslında koloniciliğe karşı bir devrimle kurulmuş olan ABD, buna karşın tarihsel süreçte ve özellikle Soğuk Savaş yıllarında zaman zaman baskıcı politikalara yönelen ve halk hareketlerini desteklemeyen bir ülke olarak tepki çekmiştir. Vietnam, Küba ve Nikaragua başta olmak üzere birçok konuda ABD’nin tarihsel duruşu aslında kendi devrimiyle de çelişir noktadadır. Peki, bunun sebebi nedir? Bunun sebebi, en temelde ABD’nin özel mülkiyet konusundaki güçlü eğilimidir. ABD’de, sosyalist ve sol hareketlere geçmişte hatalı bir şekilde komünist ve özel mülkiyet karşıtı bir gözle bakılmış ve bu nedenle baskıcı yönetimlere destek verilebilmiştir. Vietnam Savaşı, bugün bile ABD’de çok tartışılan ve ne için yapıldığı anlaşılamayan bir savaştır. Bunun yanında, Peace Corps gönüllüleri gibi dünyanın dört bir yanında halkların kalkınması için aktif olarak çalışan Amerikalı yardımsever kişiler de bu sistemin bir ürünüdür. Kennedy döneminde zirve yapan Peace Corps, bugün artık eskisi gibi aktif ve etkili değildir. Ayrıca şu da unutulmamalıdır ki, ABD politikalarının en sert eleştirisini yine bizzat Amerikalılar yapabiliyorlar. Örneğin, Inevitable Revolutions adlı ABD’nin Orta Amerika politikasını eleştiren eseri bir Rus ya da Çinli Marksist değil, Cornell Üniversitesi Profesörü Walter La Feber yazmıştır. The Eagle and the Lion adlı ABD’nin İran politikasını yerden yere vuran kitabın yazarı da Amerikalı Profesör James Bill’dir. Vietnam Savaşı karşıtı A Bright Shinning Lie da Amerikalı Neil Sheehan tarafından yazılmış önemli bir eserdir. Bu nedenle, ABD, kendi içerisinde dinamizm sağlayan ve sistemin hatalarını bizzat kendisinin kapatmasını sağlayan ileri bir özgürlük ortamına sahiptir. Siyaseten çok farklı görüşlerin sistemde hep var olması sebebiyle, ABD, siyaseten ne gelişme olursa olsun bir anlamda hiçbir zaman kaybetmemektedir.

Rock and Roll
1950’lerde başlayan Rock and Roll müzik türü ve akımı, zamanla ABD’nin önemli ve sembol kültürel öğelerinden biri haline gelmiştir. Afrikalı Amerikalıların blues müziği ile country müziğinden öğelerin karışımıyla ortaya çıkan Rock and Roll tarzı, 1960’larda Elvis Presley gibi kendi efsanelerini yaratmış çok önemli bir akımdır. Marlon Brando’nun 1950’lerde rol aldığı “The Wild One” ve “Rebel Without a Cause” gibi filmler de isyan temasıyla Rock and Roll kültürünü desteklemiş sanatsal eserlerdir. Vietnam Savaşı nedeniyle 1960’ların sonunda Rock and Roll müziği ve isyan kültürü Amerika’da daha da güçlenmiştir. Bu yeni doğan karşı kültür, barışı, alkol, sigara ve uyuşturucu kullanımını ve cinsel özgürlüğü desteklemiştir. Ancak her Rock and Roll hayranına da uyuşturucu bağımlısı gözüyle bakmamak gerekir. Hatta kiliselerde bile artık Rock şarkıları söylenebilmektedir. Sonuçta, bu müzik türünün ABD tarihi ve Amerikan kültürü açısından özel bir yeri vardır.

Mormonlar
ABD’nin en ilginç dini gruplarından birisi de Mormonlardır. Misyonerliği bir görev kabul eden Mormonlar, çok eşli ve çok çocuklu ilginç bir toplumsal gruptur. Aile kurumu Mormonlar için çok önemlidir. Daha çok beyazlardan oluşan Mormonlar, özellikle Utah eyaletinde çok popülerdir. Mormon Kilisesi, aslında 1890’dan beri çok eşliliği yasaklamıştır. Ancak bu şekilde yaşamaya devam eden Mormon aileleri de hayli yaygındır. Bu kişiler, eşcinsel evliliğin serbest olduğu bir düzende neden çok eşli evliliğe izin verilmediğini sorgulamaktadırlar. Yıllık gelirlerinin yüzde 10’unu kiliseye veren Mormonlar, milyar dolarlık büyük bir ekonomiye sahiptirler. Ayrıca Birmingham Young Üniversitesi de Mormonlara ait saygın bir yüksek öğretim kurumudur. Mormonlara yurtdışında destek veren ve katılan insanlar ise, büyük çoğunlukla ABD’ye göç edebilmek için onların desteğini alma amacıyla bu gruba katılan insanlardan oluşuyor. Sigara, içki, çay ve kahvenin bile yasak olduğu Mormonların hayatı, katı dini prensiplere dayalı oldukça zor bir yaşam tarzını içeriyor. Buna karşın, diğer gruplara yönelik zarar verici bir hareketlerine de rastlanmamış.

İmaj Konusu ve Amerika’da Lobileşme
Amerika’da lobi olgusu çok önemlidir. ABD’de en güçlü lobileri ise Avrupa ülkeleri ve İsrail oluşturmuştur. Büyük mali güçleri ve siyasi bağlantıları sayesinde bu ülkeler, diğer ülkelere kıyasla daha avantajlı konumdadırlar. Ancak diğer ülkelerin de lobi yapma hakları vardır. Nitekim Japonya, Güney Kore ve Meksika gibi ülkeler, son yıllarda ABD’deki lobi güçlerini arttıran başarılı örneklerdir. Peki, böyle bir ortamda Türkiye’nin lobi oluşturma şansı nedir? Amerika’daki Türklerin en büyük avantajı, Türkiye ve Avrupa’daki gibi farklı kamplara ayrılmamalarıdır. Değişik görüş ve yaşam tarzları olmasına ve organize hareket etmemelerine karşın, hepsi Türkiye’nin ve Türklerin hakkını savunmak ve iyi tanıtımını yapmak amacındadırlar. Üniversitelerde düzenlenen “Türk Geceleri”, bu insanları bir araya getiren en önemli etkinliklerdendir. Türkiye, turizmde hızla gelişen bir ülkedir. Nitekim 1980 yılında 5 yıldızlı tek bir otelin olmadığı Antalya, bugün dünyanın en önemli turizm merkezlerinden birisidir. Buna karşın, ABD’deki lobi faaliyetlerimiz son derece etkisizdir. Özellikle Rum ve Ermeni lobileri karşısında Türk lobisinin etkisizliği, Türkiye’yi dış politikada da olumsuz bir noktaya taşımaktadır.

Bilim Adamları Nasıl Yetişiyor?
ABD, bilim konusunda dünyanın en ileri ülkesidir. Bunun sebebi, hem çok kaliteli bazı yüksek öğretim kurumlarına sahip olması, hem de dünyanın en parlak beyinlerini göç ve eğitim yoluyla bünyesine katabilmesinden kaynaklanmaktadır. ABD’de yabancı dil bilmek çok önemlidir. Birçok üst düzey akademisyen, Avrupa dillerinin dışında bir Doğu dilini de (Rusça, Arapça, Farsça) bilir. Bu, dünyaya yön vermek isteyen bir devletin vizyonuyla da doğru orantılıdır. Amerikan üniversitelerinde ayrıca sınırsız bir özgürlük konusudur. Öğrenciler, neredeyse her konuda soru sorabilir ve her türlü tabuları aşabilirler. Hatta Amerikan siyasal sistemi bile derslerde en sert şekilde eleştirilebilir. Ancak Yaylalıer’e göre, bu rahatlık, öğrencilerin hal ve tavırlarına da olumsuz şekilde yansımıştır. Örneğin, bazı öğrenciler dersin ortasında Coca Cola açabilir, sakız çiğneyebilir ya da ayaklarını ön sıraya uzatabilirler. Dünyanın her ülkesinden öğrencinin gelmesi ise Amerikalılar için büyük şanstır. Zira bu sayede, Amerikalılar, teorik bilgi dışında, somut gözlem yapma ve bu ülkelerden gelen öğrencilerden içeriden ve gerçek bilgi almayı da başarmaktadırlar. Ayrıca doktora düzeyinde ihtisaslaşma oldukça önemlidir ve öğrenciler alanında uzman hocalarla çalışarak, literatüre yeni katkılar yapmaya çalışırlar.


İkinci Cilt
Hayvan Sevgisi
Hayvan sevgisi evrensel bir olgudur ve ABD’de de bunun örnekleri yaygındır. Özellikle köpek ve kedilere olan sevgi ve evde hayvan besleme olgusu Amerika’da yaygındır. Köpekler, engelli kişilere destek amacıyla çeşitli işlerde de kullanılırlar. Ayrıca ABD’de hayvan haklarını korumak için birçok aktif dernek kurulmuş ve faaliyet göstermektedir. Ancak bilimsel araştırmalar için hayvanların denek olarak kullanılması konusu halen tartışmalıdır. Genel olarak, bu yönde büyük bir kamuoyu rahatsızlığı yoktur. Bu süreçte en çok zarar gören hayvan grubu ise farelerdir.

Uyuşturucu Madde ve Alkol Üzerine
Uyuşturucu madde kullanımının yaygınlığı, ABD’de son birkaç on yılda ciddi bir sorun haline gelmiştir. Sanılanın aksine, bu durum sadece fakir ve azınlık gruplarıyla da sınırlı değildir. Örneğin kokain bağımlılığına bakılınca, bunun yüzde 69 oranıyla en çok beyazlar arasında yaygın olduğu ve özellikle orta ve üst sınıftan kişilerin bu yanlışa sürüklendiği görülmektedir. Uyuşturucu satışının illegal olması ama halkın bir bölümünden ilgi görmesi sebebiyle, ABD’de çok güçlü çete oluşumları da kurulabilmektedir. 300 küsur milyonluk ABD’de şimdilerde 20 milyonun üzerinde uyuşturucu kullanan vatandaşın olduğu yazılmaktadır. Bu, aynı zamanda büyük bir ekonomi demektir. Bu nedenle, bazı eyaletlerde bazı tip uyuşturuculara devlet kontrolünde izin bile verilmiştir. Bunun sebebi ise, çeteleşmeyi önlemek ve az zararlı uyuşturuculara izin vermektir.

Afrikalı-Amerikalılar
Afrika’dan yüzyıllar önce köle olarak Amerika’ya getirilen Afrikalılar, bugünkü Afrikalı Amerikalı grubun atalarıdır. Bugün Amerika’da yaygın bir demografik grup olan Afrikalı Amerikalılar, geçmişte büyük haksızlıklara uğramış olan bir etnik gruptur. Ancak ABD köleciliği icat eden ülke değildir; tarihçi John McCormick’in ifadesiyle, “sadece bunu mükemmelleştirmiştir”. Kölecilik konusu Amerikan İç Savaşı’nın da ana konularından birisidir. Amerika’da Afrikalı Amerikalıların beyazlarla eşit statüye kavuşabilmeleri daha ancak birkaç on yıl öncesinde mümkün olabilmiş nispeten yeni bir husustur. Bugünse, yasal olarak olmasa da, sosyal olarak ırkçılık ve ayrımcılık ve buna karşı olarak gelişen karşı-ırkçılık ABD’de halen mevcuttur. ABD’de zenci hakları denince Martin Luther King Jr.’ya özel bir parantez açmak gerekir. Bu Afrikalı Amerikalı Protestan rahip, sivil haklar mücadelesiyle sivrilmiş ve Amerikan devletine tarihi hatasını düzelttirmeyi başarmış çok önemli bir tarihsel figürdür. Ancak Luther King’in barışçıl mücadelesinin yanında, “Black Panthers” (Kara Panterler) gibi şiddet yoluyla ırkçılıkla mücadele etmek isteyen Afrikalı Amerikalı gruplar da var olmuştur. Yine Malcolm X, Müslüman bir Afrikalı Amerikalı lider olarak daha radikal fikirleriyle Martin Luther’den ayrılmıştır.

CIA Hakkında
CIA, ABD’nin istihbarat alanında faaliyet gösteren 12 kuruluşundan birisidir. Ancak CIA’in özelliği, bağımsız olması, direkt Başkan’a bağlı olması ve diğer 11 kuruluştan gelen bilgilere de sahip olma hakkıdır. Bu nedenle, Amerikan Merkezi Haberalma Teşkilatı – CIA, ülkedeki en güçlü istihbarat kurumudur. CIA uzmanları, dünyanın dört bir yanından toplanan tüm bilgileri derleyerek ABD Başkanı ve Kongre üyelerine raporlar yazar ve brifing verirler. CIA’in bilgi kaynaklarının yüzde 50’si açık kaynaklardan oluşur. Diğer yüzde 50 ise casusluk faaliyetleriyle gerçekleşir. ABD’nin gücü ve yüksek prestiji nedeniyle, farklı ülkelerden kişilerin devşirilmesi Amerika için kolay bir faaliyettir. Ancak CIA, operasyonlarında Başkan ve Kongre’ye bilgi vermek zorundadır. Soğuk Savaş döneminde operasyonlarının yüzde 50’si Sovyet Rusya’yı hedef alan CIA’in bugün ise Rusya’ya yönelik faaliyetleri ancak yüzde 15 oranındadır. Orta Doğu ve Uzak Asya, yeni dönemde CIA’in en etkin olduğu bölgelerdendir. CIA’in özel bir bütçesi de yoktur; masraflar Savunma Bakanlığı bütçesinden karşılanır.


Bu gibi ilginç makalelerin yer aldığı Yrd. Doç. Dr. Dinç Yaylalıer’in iki ciltlik Amerika: İnceleme-Gözlem-Yorum adlı eseri, bu ülke kültürü ve siyasetine meraklı kişilerce mutlaka okunması gereken kolay okunur ve hoş bir eserdir. Kitabın teorik bilgilerle pratik bilgi ve gözlemleri birleştirmesi ise, kuşkusuz en güçlü tarafıdır.


Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


[1] Web sitesi için; http://www.dincyaylalier.com/.
[2] Kitaplar buradan alınabilir; https://www.idefix.com/Yazar/dinc-yaylalier/s=319412.
[3] http://www.ontheissues.org/Social/John_Kerry_Abortion.htm.