17 Haziran 2011 Cuma

Bonapartizm ve Türkiye


Bonapartizm daha çok Marksist teorik değerlendirmelerde kullanılan ve devletin sosyal sınıflardan nisbi olarak özerk olduğu bir sistemi anlatmak için tercih edilen siyasi bir terimdir. Bonapartizm ismini Fransızların ünlü hükümdarı Napolyon Bonaparte’dan almaktadır. Ancak terimi popülerliğe kavuşturan ünlü Alman düşünür Karl Marks, bu terimle hem Napolyon Bonaparte’ın, hem de onun yeğeni ve bir başka Fransız hükümdarı olan Üçüncü Napolyon yani Louis Bonaparte’ın kurduğu siyasal yapıyı eleştirmektedir. Marks, Louis Bonaparte’ın rejimini yakından gözlemlemiş ve 1852 yılında “Louis Bonaparte’ın 18. Bruimare’i” adıyla bu konu üzerine bir kitap dahi yazmıştır.

Bonapartizm kısaca anlatmak gerekirse, Ortodoks Marksist siyaset teorisinde bir sınıfın aygıtı olarak kaba bir şekilde ele alınan devletin kendisine sosyal sınıfların baskısından ötede özerk bir alan yaratmasıdır. Güçlü merkezi bir devletin geçerli olduğu Bonapartist sistemde, devlet gücü genellikle Napolyon veya Louis Bonaparte örneklerinde de olduğu gibi haşmet ve ihtişamı yansıtabilecek güçlü bir liderin kişiliğinde temsil edilir. Devletin merkezi gücünün yayılması ve meşruiyetinin arttırılması adına devletin sivil ve askeri bürokrasisinin kendisine hizmete dayalı ancak aristokratik yapıdan daha ılımlı bir ödüller-şerefler dağıtma mekanizması kurulmuştur. Devlete hizmet esastır ve buna uygun olarak sistem içerisinde ilerlenir. Devletin bu sistemini koruyabilmesi ve herhangi bir sosyal sınıfın boyunduruğu altına girmemesi adına muğlâk bir resmi ideolojinin varlığı bu noktada kritik bir rol oynayabilir. Bonapartist rejimin kurulması, Marks’ın belirttiği şekilde iktidarı alabilecek güçte bir sosyal sınıfın olmaması durumuyla ortaya çıkabilir. Aslında burjuva hegemonyası ya da proleter diktatörlüğe engel olduğu düşüncesiyle sempati yaratabilecek bu yönetim şekli, Marks’a kalırsa aslında burjuva egemenliğinin sınıf diktatoryasının kurulamadığı durumlarda uygulanabilen bir diğer idari biçimidir ve temelde burjuvaziye hizmet eder. Terim daha sonraları Sovyet önderlerinden Leon Troçki tarafından Stalinist rejimi eleştirmek için de kullanılmıştır. Marks’a göre Bonapartist rejimler devrimlere yol açabilecek sosyal hareketlerin yozlaşmasına neden olur. Nitekim Bonapartist rejimlerin kalıcı hale geldiği istisnai durumlarda sivil bürokrasinin başarısız olduğu hallerde askeri darbelerle askeri bürokrasinin ön plana çıktığı görülebilir. Böylelikle Bonapartizm geçici ve istisnai bir durum olmaktan çıkarak kalıcı bir yönetim biçimini de alabilir.

Türkiye siyasal tarihi açısından da Bonapartizm soyut bir kavram olmaktan çıkıp tanınır bir hale gelmektedir. Türkiye’de devletin kurulduğu günden bu yana sivil ve askeri bürokrasinin görece özerk bir yapısının olduğu ve bunun sivil iktidarların hâkimiyet alanında bir müdahale niteliği taşıdığı konusunda ciddi eleştiriler yapılmaktadır. Bu duruma somut olarak sivil burjuvazinin yetersiz kaldığı noktalarda askeri bürokrasinin devreye girmesi ve 27 Mayıs 1960 ve 12 Eylül 1980 askeri darbelerinde olduğu gibi yönetime el koyması kanıt gösterilmektedir. Örneğin tanınmış sol düşünürlerden Murat Belge, Atatürk’ün kurduğu tek parti rejimiyle Bonapartist veya Sezarist/Bismarkçı rejimler arasında benzerlikler olduğunu ancak Atatürk’ün bir diktatörlükle sonuçlanan Bonapartizm’den farklı bir yöne gitmek istediğine dikkat çekmektedir. Fakat Belge’ye göre Kemalist devletin kendisini solidarizm anlayışı doğrultusunda şekillenen halkçılık ilkesiyle sınıflar üstü bir pozisyona oturtması ve bu şekilde tarafsız bir hakem olarak sınıflar arasında dayanışma sağlayabileceğini iddia etmesi bu noktada Kemalizm’i de Bonapartizm’e yaklaştırmaktadır. Bir diğer sol düşünür olan Hasan Bülent Kahraman ise Türkiye’deki sol-Kemalist kesimlerin askeri darbe yanlısı tavır almalarında ve bunu siyasal İslam’ı gördükleri kadar büyük bir tehlike olarak görmemelerinde 27 Mayıs ve 12 Eylül’le kökleşmiş olan Bonapartist vesayet rejiminin etkili olduğunu düşünmektedir. Kahraman’a göre aslında yeni Bonapartizm’in 27 Mayıs ve 12 Eylül’de olduğu gibi başarılı olamamasının temel sebebi, rejime sadık sivil-askeri bürokrasi ve bunlar etrafında oluşan şehirli orta sınıf zümrelerin bu defa kendi içlerinde Batıcı ve Avrasyacı olarak ikiye ayrılmaları ve Batı’dan yeterince destek alamamalarıdır.

Belge ve Kahraman’ın görüşleri dikkate alındığında Bonapartizm şablonu Türkiye için çok da uygunsuz bir model olarak gözükmemektedir. Ancak bazı noktalarda farklılıklar dikkat çekmektedir. Öncelikle bir diktatörlükle sonuçlanan Bonapartist dönemlerin aksine Türkiye’de Kemalist dönem 1950’de aslında demokrasiye geçilmesiyle sonlanmıştır. İkinci önemli fark olarak tek parti dönemi ve Kemalizm’in Osmanlı’dan miras kalan merkez-çevre kopukluğunu kısmen ve en azından teorik düzeyde de olsa (Egemenlik kayıtsız-şartsız milletindir) ortadan kaldırdığı söylenmelidir. Bu sürecin sonunda da 1950 yılında aslında demokrasiye sorunsuz bir şekilde geçilebilmiştir. Ayrıca Bonapartist rejimin kendisini yeniden tesis ettiği düşünülen 1961 anayasasının neden bu denli özgürlükçü olduğu, yahut bu anayasada neden sınıfsal çatışmaları bastırmak yerine işçi sınıfına yönelik yeni haklar tanındığı Bonapartist modelde açıklanamamaktadır. 1980 darbesi ve 1982 anayasası Bonapartist modele uygun gözükmesine rağmen (sendikaların kapatılması vs.) sivil rejime dönüleceği ve sistemin zaman içerisinde demokratikleşeceği daha o dönemden öngörülmüştür. Dahası Türkiye’deki askeri darbelerin Soğuk Savaş koşullarında gerçekleştiğinin görmezden gelinerek suçun Kemalizm’e atılması bu noktada Bonapartizm iddialarını zayıflatmaktadır. Oysa komplo teorilerinin ötesinde askeri darbelerin dışarıdan teşvik edildiği bugün büyük ölçüde kabul edilen bir gerçektir. Bu nedenle Türkiye’deki tek parti iktidarına yönelik Bonapartizm eleştirileri büyük ölçüde temelsizdir. Tek parti dönemi Türkiye’de demokrasiye geçişin temellerini atmış ve 1950’de başarıya ulaşmış bir süreçtir. Bu anlamda tek parti dönemi iktidarında görülen sivil-askeri bürokrasi özerkliği bir nevi demokrasiye hazırlık niteliğindeki geçici Bonapartizm (geçici aşkın devlet) olarak algılanabilir. 1950 sonrasındaki aksaklıkların nedenleri ise süreci o noktaya başarıyla taşımış tek parti veya Kemalizm’de değil, Soğuk Savaş ortamında aranmalıdır.


KAYNAKLAR
- Kahraman, Hasan Bülent, “Yeni Bonapartizm ve Siyaset”, Erişim Tarihi: 28.02.2011, Erişim Adresi: http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/kahraman/2010/01/08/yeni_bonapartizm_ve_siyaset.
- Belge, Murat, “Bonapartizm/Bismarkizm (I)”, Erişim Tarihi: 28.02.2011, Erişim Adresi: http://www.radikal.com.tr/1998/11/13/yazarlar/murbel.html.
- Çağlı, Elif, “Bonapartizmden Faşizme Olağanüstü Burjuva Rejimlerin Marksist Bir Tahlili”, Erişim Tarihi: 28.02.2011, Erişim Adresi: http://www.marksist.net/elif_cagli/BF_1_bolum.htm.

Ozan Örmeci

Hiç yorum yok: