1 Ekim 2009 Perşembe

Marksizm Nedir, Ne Değildir?


-->
Dünya felsefe, iktisat, sosyoloji ve politika bilimleri tarihinin hakkında en çok konuşulan, en fazla referans yapılan, siyasal anlamda en büyük etkileri yaratmış ve doğal olarak en tartışmalı ismi olan Karl Heinrich Marks (1818-1883) dünya komünist hareketinin öncü kuramcısı ve Marksizm ideolojisi ile tarihsel materyalizm metodunun yaratıcısıdır. Bu yazıda 21. yüzyılın ilk yıllarında küresel kapitalizmin yaşadığı sıkıntılar nedeniyle adeta yeniden keşfedilen Karl Marks’ın önemli teori ve düşüncelerini sizlere olabildiğince özgün ancak basit bir yorumla sunmaya çalışacağım.
Birbiriyle çelişmeyen bir bütünsellik içerisinde pek çok farklı alanda fikirleri olmasına karşın Karl Marks’ın günümüzde de üzerinde en fazla durulan ve bilim dünyasına en büyük katkısı kabul edilen düşüncesi insanlık tarihini sınıf savaşları tarihi olarak ele almasıdır. En yakın arkadaşı ve yoldaşı Friedrich Engels’le beraber kaleme aldığı sol düşüncenin sembol eseri Komünist Manifesto’nun henüz ilk sayfalarında Marks “Gelmiş geçmiş bütün toplumun tarihi sınıf savaşımları tarihidir” demektedir (Marks & Engels, “Komünist Manifesto”, sf 69). Ancak Marks’a göre her toplumsal eşitsizlik sınıf eşitsizliği değildir. Sınıf eşitsizliği “köklerini iktisadi hayatın yapısında ve normal işlemesinde bulan ve çağın toplumsal ve hukuki kurumlarıyla muhafaza edilerek keskinleştirilen” bir toplumsal eşitsizlik türüdür (Mandel, “Marksizme Giriş”, sf 14). Marksist teoride; ilkel toplumlardan başlayarak tarihin tüm dönemlerinde üretim araçları üzerinde hak sahibi olanlar ve bu haktan yoksun olup emeğiyle geçinenler arasında bir sınıf savaşı olduğu kabul edilerek sınıfsal eşitsizliklerin temelinde üretim araçlarının mülkiyet hakkı olduğu iddia edilir. Antik Yunan ve Roma döneminde yaşanan köle isyanlarından, Asya tipi üretim tarzının egemen olduğu Doğu imparatorluklarında çıkan ilk ayaklanmalara kadar tüm toplumsal hareketlilik ve süreçler sınıf çatışmaları bağlamında ele alınır. Marksistlere göre insanların bir kabile-klan ortamında avcılık-toplayıcılık faaliyetleriyle yaşamlarını idame ettirdikleri en ilkel toplumlarda; üretim araçlarının ve bireyselliğin-bireyciliğin gelişememesi nedeniyle sosyal sınıflar ve sınıfsal eşitsizlikler oluşmamış ve bu nedenle insanlık “ilkel komünizm-kabile komünizmi” dönemini tecrübe etmiştir. Ancak Neolitik devrim sonucunda toprağın işlenmeye, çanakçılık ve dokuma faaliyetlerinin gelişmeye başlamasıyla beraber ortaya çıkan yeni toplum düzeninde ilkel toplumların eski dengesi bozulmuş ve sınıfsal eşitsizlikler kurumsal olarak oluşmaya ve kökleşmeye başlamıştır. Üretim araçlarının kontrolü ve bu araçları kullananların işlerinde uzmanlaşmaları üretim artışına ve bunun sonucunda yiyecek stoklarının oluşmasına neden olmuştur. Stoklar nedeniyle bazı üyelerin kendi yiyeceklerini üretme zorunluluğundan kurtulmaları, değiş-tokuş esasının yerini paranın alması, ticaretin yaygınlaşması ve uzmanlaşmayı teşvik eden iş bölümü düzeni sayesinde eski toplumların eşitlikçi-paylaşımcı yapısı bozularak sosyal sınıflar oluşmuştur. İlk aşamada sosyal sınıflaşma ve eşitsizlik kendini şehir devletler içerisinde oluşan köleci toplumlar olarak göstermiş ve özel mülkiyetin yaygınlaştığı ve aristokrasinin hüküm sürdüğü şehir devletlerinde temel çelişki yönetici sınıflar ve köleler arasında oluşmuştur. Antik Yunan literatüründe özellikle Eflatun’un yazdıkları dikkatle incelendiğinde köleci ve sınıflara ayrılmış toplumlara felsefi ve siyasal olarak da meşruiyet kazandırılmaya çalışıldığı görülecektir. Özgür yurttaş kabul edilmeyen kölelerin yanı sıra kadınlar da Antik Yunan medeniyeti ile simgeselleştirilen şehir devletleri döneminde toplumda ikinci sınıf rollere bürünmüşlerdir. Marksistler kadınların toplumdaki ikincil rollerinin de iş bölümü ve eşitsizliğe dayalı yeni toplum düzeniyle oluştuğunu iddia ederek biyolojik farklılıkları geçerli bir neden olarak kabul etmezler. Marksist teoride “sosyal sınıfların ortaya çıkışı aynı zamanda mevcut sosyal şartları yani sosyal eşitsizliği muhafaza etmek için başlıca kurum olan devlete de hayat verir” (Mandel, “Marksizme Giriş”, sf 23). Devletin kurulması; Marksist literatürde üretim araçlarının kontrolünü sağlayan egemen sınıfların imtiyazlarını korumak ve kökleştirmek amacıyla şiddet tekelinin ve toplum idaresinin insanlardan oluşan özel bir aygıta bırakılması olayıdır. Devlet örgütlenmesinde temel unsurlar; düzeni iç ve dış tehditlere karşı koruyan ordu, düzenin kurallarına aykırı hareket edenleri yargılayacak olan yargıçlar, geçici süreyle seçilen ve toplum idaresinden sorumlu olan temsilciler ve toplumun diğer kesimlerini bu düzenin devamı için eğiten-örgütleyen ideolojik unsurlardan (öğretmen, din adamları, devlet memurları-bürokrasi) oluşmaktadır (Mandel, “Marksizme Giriş”, sf 29-30). Toplumsal sözleşme teorilerini reddeden Marksistler, devleti her dönem üretim araçlarını elinde bulunduran sosyal sınıfların örgütleyip oluşturduklarını ve bu eşitsizlik yapısının şekil değiştirerek tarih boyunca devam ettiğini ileri sürerler.
Şehir devletlerin tarih sahnesini terk etmesi sonrasında en önemli üretim aracı olan toprağın mülkiyetinin bireylerde toplanmaya başlamasıyla beraber sınıfsal eşitsizliklerin yeni bir şekle büründüğü feodal Orta Çağ dönemi başlamıştır. Soylu toprak sahipleri kendi toprakları üzerinde siyasi-ekonomik bir hakimiyet sağlamış (vergi toplama, para basma vs.) ve kendi ordularını oluşturmuş ancak kendi aralarında da yaşanan hiyerarşik düzenin barış içerisinde sürmesi için kendi üstlerinde dine dayalı meşruiyeti olan Kilise, imparatorlar, krallar gibi güçlerin bulunmasını kabullenmişlerdir (Mandel, “Marksizme Giriş”, sf 31-32). İmparatorluk, Kilise ve krallar aslında toprak sahibi soyluların imtiyazlı konumunu korumalarını sağlayan düzenin devlet kurumlarıdır. Yani aslında feodal dönemin sınıf savaşları; toprak sahibi derebeyleriyle onların ağır baskıları altında ezilen köylü serfler arasındadır. Karanlık Orta Çağ’ın bir vazgeçilmezi olan din-tarım imparatorlukları; Rönesans ve Reform süreçleriyle baskıcı Kilise’nin gücünün kırılması ve Keşifler Çağı ve Merkantalist dönem sayesinde ticaretle uğraşan yeni bir kentsoylu (burjuvazi) sınıfının oluşmasıyla yerini yavaş yavaş kapitalist topluma bırakmaya başlamıştır. Kolonicilik ve emperyalizm sayesinde ucuz ham madde ve kaynaklara ulaşan Avrupalı tüccarlar sermaye birikimlerini fabrikalar kurarak, yeni ve modern üretim araçları oluşturarak değerlendirmekte ve bu sayede Avrupa’da büyük kentler oluşmaktadır. Elbette bu kurulan fabrikalarda çalışması için bir işçi sınıfına gereksinim doğmaktadır ve işte bu nedenle kapitalist dönüşüm fabrikaların inşa edilmeye ve köylü serflerin kentlere göçüp işçi olarak çalışmaya başlamalarıyla mümkün olabilmiştir. Önceden toplumda varolan zanaatkârlara dayalı küçük meta üretimi yerini sermayedarların kontrolünde gelişen ve işçilere, makinelere dayalı toplu üretime bırakmıştır. Yeni oluşmaya başlayan kapitalist toplumda temel çelişki üretim araçlarını kontrol eden sermayedar kentsoylu burjuvazi ile emek gücüyle yaşayan işçi sınıfı (proletarya) arasındadır. Dolayısıyla oluşmaya başlayan bu yeni düzen reformlar ya da devrimler (örneğin Fransız Devrimi) yoluyla kendine uygun bir devlet düzenini kurmaya başlamıştır. Toprak sahibi aristokrasinin gücü azalırken onun yerini kentsoylu burjuvalar almakta ve burjuvazi siyasal alandaki gücünü hızla arttırmaktadır. Artık yasalar ve devlet kurumları aristokrasinin değil burjuvazinin yararına olacak şekilde düzenlenmekte ve burjuvazi kendi sınıfsal özlemlerini gerçekleştirecek yeni bir düzen (burjuva demokratik sistemi) kurmak arayışındadır. Feodalizmden kapitalist topluma geçiş tüm Marksistlerin kabul ettiği şekilde demokrasi ve insan hakları açısından bazı kazanımlar sağlamış (mesela Kilise etkisinin kırılarak laik bir toplum ve devlet düzeninin benimsenmesi, Cumhuriyetçilik yani halkın kendi kendini temsilciler aracılığıyla yönetmesi fikrinin doğması - parlamentarizm, sermayenin de desteğiyle bilim-sanat-kültür alanlarında gelişmeler vs.) ancak toplumda yer alan sınıfsal eşitsizlikler yeni bir hal alarak devam etmiştir. Karl Marks işte bu çelişkilerin yani vahşi kapitalizmin doruk noktasına ulaştığı 19. yüzyılda yaşamış ve işçi sınıfının sorunlarını yakından gözlemleyerek nasıl burjuvazi geçmişte aristokrasinin yerini aldıysa, proletaryanın da gelecekte burjuvazinin yerini alacağını ve sosyalist yönetimlerin kurulacağını öngörmüştür. Marks’a göre Avrupa’da dolaşmaya başlayan “komünizm hortlağı-hayaleti" işte bu gidişin bir öncü sinyalidir (Marks & Engels, “Komünist Manifesto”, sf 67).
Karl Marks serbest piyasanın “görünmez el” mantığını doğru kabul etmesi nedeniyle sürekli kendi iç çelişkilerini (arz-talep, enflasyon-deflasyon, işsizlik, sosyal sorunlar) yaratan kapitalist sistemin kendiliğinden (Bu noktada Marksist “kendiliğindencilik” düşüncesi, Praksis yani düşünce ve kuramın eylemden soyutlanamayacağı felsefesiyle çelişmeyen bir yapıdadır. Zaten “Feuerbach Üzerine Tezler” adlı çalışmasının meşhur 11. tezinde “Filozoflar yalnızca dünyayı değişik biçimlerde yorumladılar, oysa sorun onu değiştirmektir” diyen Marks’ın Praksis’i reddetmesi mümkün gözükmemektedir. Bu konuda yanlış anlaşılmalar dünyada kimi bazı sosyalist partilerin reel politik düzlemde kapitalizmin yıkılması adına liberal-sağcı partilere verdikleri desteklerden kaynaklanmaktadır.) ve kaçınılmaz olarak (Marks’ın ardından gelen Marksistler tarafından kapitalizmin başarısı üzerine reddedilen tarihsel kaçınılmazlık iddiası) yerini proletarya diktatörlüğüne dayalı sosyalist bir idareye bırakacağını ve üretim araçlarının kişilerden alınarak toplum adına devlet tarafından yönetileceği sosyalist idarenin sınıf çatışmalarını ortadan kaldırarak eşit, hür bir proleter toplum yaratacağını düşünmüştür. Karl Marks sosyalizmi de komünizme geçiş için bir ara rejim olarak düşünmüş ve sosyalist bilincin tüm topluma ve dünyaya yayılmasıyla sınırların hatta devletlerin ortadan kalkacağını (wither away) öngörmüştür. Yani sosyalist dönem sonrası gerçekleşecek komünizm rejiminde devletsiz, sınıfsız, mülkiyetsiz bir toplum yaratılacak ve sosyal sınıflaşmanın önüne geçilerek insanoğlu makûs talihinden kurtulacak ve özgürlüğüne kavuşacaktır (emancipation).
Marks’ın “sınıf savaşımları” olarak bilinen bu temel teorisini oluştururken kullandığı metot “tarihsel materyalizm”dir. Tarihsel materyalizm yöntemi de yine Marks ve Engels tarafından geliştirilen “diyalektik materyalizm” yönteminin doğadan topluma doğru geliştirilerek tarihsel süreçlerin anlaşılmasında ve açıklanmasında kullanılmasıyla ortaya çıkmıştır. Marks Diyalektik materyalizm metodunu oluştururken ünlü Alman filozof Georg Wilhelm Friedrich Hegel’den (1770-1831) fazlasıyla etkilenmiştir. İlk olarak Antik Yunan düşünürü Herakleitos’un gündeme getirdiği diyalektik mantığının, yani kavramlar arasındaki karşıtlık ilişkisinden yola çıkarak bunu doğruya varan süreçlerin açığa çıkarılmasında bir ilke olarak kullanan düşünme ve araştırma yolunun, Hegel tarafından varlığın tez, anti-tez ve sentez süreçleriyle ilerlediği tezine dönüştürülmesi bu noktada Marks’ın kendi metodunu oluşturmasında kilit bir rol oynamıştır. Hegel bu yöntemi kullanarak toplumlarda hakim olan düşünce ve inanış sistemlerinin maddeye ve o toplumlara şekil ve yön verdiğini savunmuş ve “diyalektik idealizm” metodunu oluşturmuştur. Yani üstyapıda bulunan düşünce ve inanış sistemleri arasındaki ilişki ve çelişkiler, o toplumların altyapısal durumlarını da şekillendirmekte ve yeni doğacak sentezi belirlemektedir. Gençliğinde ateşli bir sol-Hegel’ci olan Karl Marks ise, Hegel’in bu teorisini ters düz ederek teorinin temeline üstyapı değil altyapı faktörlerini öne alan ve Feuerbach etkisinde kavramsallaştırdığı maddeciliği (ekonomizm-materyalizm) koymuş ve diyalektik materyalizmi oluşturmuştur. Yani bir toplumun materyalist düzlemde oluşan ilişki ve çelişkileri o toplumun geleceğini ve bunlardan doğacak yeni sentezi belirlemektedir. Marks diyalektik materyalizm yöntemini ünlü eseri Kapital’in ön sözünde şöyle tanımlar; “Benim diyalektik materyalizm yöntemim, Hegel’ci yöntemden yalnızca farklı değil, onun tam karşıtıdır da. Hegel için insan beyninin yaşam süreci, yani düşünme süreci -Hegel bunu “Fikir (idea)” adı altında bağımsız bir özneye dönüştürür- gerçek dünyanın yaratıcısı ve mimarı olup, gerçek dünya, yalnızca “Fikir”in dışsal ve görüngüsel (Phenomenal) biçimidir. Benim için ise tersine, fikir, maddi dünyanın insan aklında yansımasından ve düşünce biçimlerine dönüşmesinden başka bir şey değildir” (Kapital, Almanca ikinci baskıya yazılmış Önsöz’den). Yani Feuerbach etkisinde oluşturduğu materyalizm düşüncesini, Hegel’den alarak ters çevirdiği diyalektik felsefesiyle birleştiren ve diyalektik materyalizm metodunu oluşturan Marks, daha sonra bu yasaları toplumların tarihsel süreç içerisindeki değişimlerini incelemek için kullanmış ve tarihsel materyalizm metodunu oluşturmuştur. Marks’ın bu yöntemi ve ideolojisi kimilerine göre bilimsel bir metot, kimilerine göre ise başlı başına bir bilimdir.
Marksist literatürde karşımıza çıkan en önemli kavramlardan birisi de artı değer (artık değer) teorisidir. Artı değer kavramı aslında Karl Marks’tan önce keşfedilmiş ve Adam Smith ve David Ricardo gibi ekonomistler tarafından kullanılmış olan bir kavramdır. Genel anlamda gerekli-zorunlu olandan daha fazlasının üretilmesi anlamına gelen artı değer (surplus value), esas anlamını ise Marks’ta bulacaktır. Marks’a göre kapitalist ekonominin temel düzenleyici ilkesi emek-değer kuramıdır (labor theory of value); yani toplumun temelini oluşturan öğenin canlı emek gücü olmasıdır. Marks’a göre kapitalizm öncesi dönemde başka toplumların ve sınıfların gelirlerini sömürerek (aldatma, yağma, kölelik, korsanlık, kolonicilik vs.) artık değer elde edebilen egemen sınıflar, kapitalist düzende ise işçilerin emekleriyle üretilen artık değerlere de sahip olabilmektedir (Mandel, “Marksizme Giriş”, sf 44-47). Artı eğer burada, başkaları (üretim araçları sahipleri) tarafından el konulmak üzere emek gücünün gerekli-zorunlu olan üretimin, ürünün ötesinde belirli bir ücret ile satın alınarak fazladan üretim yapmasıdır. İşçi, belli bir ücret karşılığında emek gücünü satabiliyor olmak için, artı ürün ya da artı değer üretmek durumundadır. İşçiye yalnızca yaşaması (çünkü ertesi gün yine çalışacak birine ihtiyaç vardır) için gerekli olan ürün verilir, artı değere ise el konulur. Bu nedenle artı değerin nasıl, ne oranda üretildiği, bu değere kimler tarafından nasıl el konulduğu ve sonra neye dönüştüğü meselesi bir anlamda o toplumun niteliğini belirler. Kapitalizmin geliştiği, vahşileştiği toplumlarda bu artı değere çok yüksek oranda ve burjuvazi ve onun kontrolündeki devlet tarafından düşük maaş ve vergiler yoluyla el konulmakta ve artı değer patronların kârına dönüşmektedir.
Marksist literatürde bir diğer çok önemli kavram olan “yabancılaşma” ise Marks’ın erken dönem ürünlerinden yani bir nevi ısınma egzersizlerinden olan ve henüz 26 yaşındayken yazdığı 1844 El Yazmaları isimli eserinde anlamını bulmaktadır. Bu eserde Marks yabancılaşmanın (alienation-estrangement-dehumanization) dört aşamada gerçekleştiğini söylemektedir. Bu aşamalar kısaca şunlardır;
1-) Kapitalist üretim biçiminde emek bireyden bağımsız ve hatta ona düşman bir maddeye dönüşmekte, işçi kendisi için değil sahip olamayacağı obje için çalışır duruma düşmektedir. İşçinin emeği kendisine düşman ve kendinden bağımsız bir materyal olmaktadır. Bu nedenle işçi ürettiği maddeden, kendi emeğinden yabancılaşmaktadır.
2-) İşçi üretim aşamasında kendisi için değil patronu için çalışmakta, artı değer üretmektedir. Bu da işçinin işinden yabancılaşmasına neden olmaktadır.
3-) İşçi kapitalist sistemde kendi doğasına, insanlığına yabancılaşmaktadır. Marksist insan doğası anlayışında, insan hayvandan farklı olarak sadece doğal ihtiyaçları için değil sosyal, entelektüel ve daha bir çok sofistike ihtiyacı için yaşayan sosyal-komünal bir varlıktır. Ancak kapitalist sistem, işçileri sadece yeme-içme gibi temel ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir ücrete uzun saatler çalışmaya zorlamakta ve bir anlamda proletaryanın insani sosyal ihtiyaçlarını giderebilecekleri zamanlarını çalmaktadır.
4-) Kapitalist sistem insanları da birbirinden yabancılaştırmaktadır. Patron-işçi arasındaki kaçınılmaz gerginliğe ek olarak, sistem nedeniyle insanlıklarını kaybeden patronlar ve işçiler kendi aralarında da sorunlar yaşar ve giderek bireyselleşir, yalnızlaşırlar. İşte bu dört temel yabancılaşma türü kapitalizmin insan doğasına verdiği zararlar olarak Marks tarafından 1844 El Yazmaları eserinde açıklanmıştır.
Elbette üzerine yüz binlerce sayfa kitaplar, makaleler yazılan Marksist teorinin birkaç sayfa içerisinde açıklanması beklenemez. Ancak Marksizm’in özünü oluşturan temel kavram ve düşünceleri bu yazıda elimden geldiğince tanıtmaya ve bilmeyenler için bir giriş metni oluşturmaya çalıştım.
KAYNAKLAR
- Mandel, Ernest, “Marksizme Giriş”, 1999, İstanbul: Yazın Yayıncılık
- Marks, Karl, “The Portable Karl Marks”, 1993, London: Penguin Books
- Marks, Karl & Engels, Friedrich, “Komünist Manifesto”, 2003, İstanbul: İthaki Yayınları
-->
Bu makale Ozan Örmeci'nin Ozan Yayıncılık tarafından 2009 Ekim ayında piyasaya sürülen "Solda Teoriler ve Tarihsel Tartışmalar" adlı kitabından alınmıştır. Kitabı satın almak için Idefix, Kitap Yurdu ve benzeri kitap satış sitelerine bakabilirsiniz.

Hiç yorum yok: