17 Ekim 2017 Salı

Fransız Siyasi Kültürü


Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üyesinden biri, Avrupa Birliği’nin Almanya ile beraber lider ülkelerinden birisi ve dünyanın 6. en büyük ekonomisi olan Fransa[1] (Birleşik Krallık ile 5.lik için rekabet halindedir), siyasi kültürü itibariyle de son derece ilginç ve özgün bir ülkedir. Bu yazıda, Michael G. Roskin’in Çağdaş Devlet Sistemleri: Siyaset, Coğrafya, Kültür[2] eserinden özetle, Fransa’nın siyasal hayatına yön veren Fransız siyasal kültürü açıklanmaya çalışılacaktır. Yazıda, Roskin'in makalesine tarafımdan güncel gelişmeler konusunda yapılan eklemeler de mevcuttur.

Charles De Gaulle

Fransız siyasi kültürünü şekillendiren ve bugüne kadar kalıcı izler bırakan en önemli olgu, dünya siyasal tarihini de değiştiren Fransız Devrimi (1789) olmuştur. Fransız Devrimi, getirdiği hızlı dönüşümler ve özellikle Jakobenler döneminde uygulanan sert yöntemler nedeniyle, bugün bile etkileri büyük ölçüde hissedilen ikili yapıda bir siyasi kültürün Fransa'da doğmasına yol açmıştır. Roskin’in deyimiyle, bir tarafta Katolik, milliyetçi ve sağcı bir Fransa, diğer tarafta ise entelektüel, laik ve solcu bir Fransa vardır. Bu geleneksel yapı, Fransa’nın son birkaç on yılda eski kolonilerinden aldığı yoğun Arap ve Afrikalı göçü nedeniyle daha da karmaşık hale gelmiştir. 5. Cumhuriyet tarihinde ilk kez Emmanuel Macron gibi merkez çizgideki ve liberal ideolojideki bir Cumhurbaşkanı’nın seçilmesi ise, Fransa’nın bu iki siyasi kültür eğilimi arasında son dönemde yeni bir sentez oluştuğunun ispatı olarak görülebilir. Roskin’e göre; bu iki farklı yapının da kendisine özgü bazı çekicilikleri vardır; Fransız sağı, Katolik kökleri ve azameti (grandeur) ile Fransız halkında heyecan yaratırken, Fransız solu da “özgürlük, eşitlik ve kardeşlik” olarak bilinen geleneksel Fransız Devrimi idealleri ile halkta destek bulur. Ancak her iki kesimin ortak özellikleri de vardır; örneğin yurtseverlik, Fransa’da hem sağ, hem de sol ideolojinin bir bileşenidir. Fransız halkı ise siyasete yönelik tavırları anlamında İngilizler ve Amerikalılara kıyasla daha kiniktirler. Hiçbir şeyi beğenmez ve siyasetçileri üçkâğıtçı-sahtekâr olarak görürler. Nitekim ortalama Fransız aklında, Fransa (la patrie) daima şanlı ve şerefli bir devlettir, buna karşın siyasetçiler neredeyse daima olumsuz algılanmışlardır. Bu algıyı kırabilmek Fransız siyasetçiler için daima zor olmuştur. Charles De Gaulle, kahramanlığı ve maneviyatı ile bu algıyı kırmış ve Fransızları sefil gerçekliğin üzerine çıkarıp mitsel ideallerin peşinde koşmaya yöneltmiştir. François Mitterrand ise, dürüstlüğü ve sol idealleriyle (özgürlük ve eşitliği-sosyalizmi bağdaştırmak) benzer bir heyecan yaratmış ve 1981’den itibaren bir süre Fransa siyasetine damgasını vurmuştur. Ayrıca Fransızların meşhur bir sözü, “kalbim solda ama cüzdanım sağda” şeklindedir ve sağ siyasetin sola kıyasla ekonomideki başarısına dikkat çeker.

François Mitterrand

Fransız siyasi eğilimlerinin temelini oluşturan kavramlardan birisi de “omnipotent” yani herşeyi kontrol edebilen devlet algısıdır. Bu eğilimin tarihi, Fransız Krallarının güçlü merkezi konumuna kadar gider. Fransız siyasal aklında, teoride güçlü bir merkezi sistem gereklidir ve Fransız Devleti herşeyi yapmaya kadirdir. Ancak pratikte, bu, hiçbir zaman olmaz ve bu nedenle Fransız halkı daima siyaset kurumundan hayal kırıklığına uğramıştır. Günümüzde işsizliği düşürme ve ekonomiyi toparlama sözü veren siyasetçilerin başarısız olmaları da Fransız halkında aynı etkiyi bırakmaktadır. Fransa’nın merkezi (üniter) bir yönetim sistemine sahip olması da bu algıyı pekiştirir. Olumsuzluk olması durumunda, halk daima Paris’i suçlar. Bürokrasinin yaygın ve güçlü olması da Fransız siyasal kültüründe derin izler bırakmıştır. Soğuk ve umursamaz bürokratlarla yüzyüze gelen yurttaş, genelde siyaset kurumuna karşı öfke biriktirmeye başlar. Bu nedenle, son yıllarda Fransa’da da yerel yönetimler güçlendirilmeye ve merkezi hükümetin yetkileri azaltılmaya başlamıştır. Güçlü devlet algısı ve yurtseverlik hisleriyle donatılıp, pratikte sorunları çözemeyen ve yavaş işleyen bir siyaset kurumuyla yüzleşen Fransız halkı, bu nedenle uzun yıllardır siyaset kurumuna güvenmekte ve siyasetçileri sevmekte zorlanmaktadır.  

Fransız siyasi kültürünün bir diğer önemli unsuru da "güvensizlik iklimi"dir. Roskin’e göre, Fransızlar, aileleri dışındaki insanlara karşı soğuk ve güvensizdirler. Bu durum, aslında İtalya gibi diğer Güney Avrupa ülkelerinde de hemen hemen aynıdır. Örneğin, Amerikalı bilimadamı Laurence Wylie, Fransa’nın güneyindeki Vaucluse’da köylülerin yabancılardan sürekli şüphelendiklerini keşfetmiştir. Ancak elbette modernleşen Fransa’da bu durum önemli ölçüde değişmiştir. Lakin ünlü Fransız filozof Jean-Paul Sartre’ın “L’enfer, c’est les autres” (Cehennem diğer insanlardır) sözü, aslında bugün bile tipik bir Fransız eğiliminin dışavurumu olarak görülebilir. Evde misafir ağırlamak da Roskin’e göre Fransız siyasi kültüründe nadir görülür; konuklarla daha çok dışarıda buluşulur ve aile mahremiyeti mümkün olduğunca korunmaya gayret edilir. Bu durum, siyasete olan tavra da yansır; Fransız çocukları devletlerini ve vatanlarını sevmeyi, ama aynı zamanda siyaset kurumuna ve siyasetçilere karşı güvensiz olmayı içselleştirmişlerdir. 

Fransız siyasal kültüründe laiklik de kuşkusuz çok önemli bir değerdir. Denilebilir ki, laiklik, büyük ölçüde Fransa’nın ve Fransız Devrimi’nin insanlığa bir armağanıdır. Bu noktada, Fransız siyasi geleneğinde Kilise’nin baskıcı rolü nedeniyle laiklik konusunda sert ve katı bir duruş gözlemlenebilir. Zira dinin olumsuz etkileri, belki de en çok devrim öncesi Fransa’sında hissedilmiştir. Bu nedenle, birçok Avrupa ülkesinden farklı olarak, Fransa’da Kilise devlete biat ettirilmiş ve eli kolu bağlanmıştır. Fransa’da ruhban sınıfına karşıtlık yani antiklerikalizm hala üst düzeylerdedir. Tarihsel olarak, bu konunun öncüsü ise Fransız aydını Voltaire olmuştur. Bu, kesinlikle din karşıtlığı değildir; daha çok dinin araçsallaştırılması ve Tanrı ile kul arasına girilmesine yönelik bir tepkidir. Nitekim büyük devrimden sonra Kilise'nin mal ve mülklerine el konmuş ve Cizvitler gibi bazı tarikatlar yasaklanmıştır. Bu nedenle, dinle daha barışık olan Fransız sağındaki Cumhuriyetçi eğilimler sola kıyasla daha zayıftır. Fransızların yaygın olarak Katolik olmaları da bu noktada vurgulanması gereken bir konudur. Birçok Avrupa ülkesinin aksine, Fransa’da Protestan mezhebi yayılmakta başarısız olmuştur. Fransa örneği özelinde söylemek gerekirse, bir insan kiliseye sık gidiyorsa muhtemelen sağcıdır ve siyaseten muhafazakârdır. Fransız bebekleri Katolik inancına göre vaftiz edilir ama düzenli kiliseye gidenlerin oranı yalnızca yüzde 13’tür. Avrupa genelinde de dindarlık aslında ABD’ye kıyasla daha düşüktür, ancak Fransa, Avrupa devletleri arasında da en laik ülkelerden birisidir.

Okullaşma olgusu da Fransız siyasi kültürünü şekillendiren bir diğer önemli konudur. Ezbere dayalı ama etkili bir eğitim sistemi olan Fransa, genelde çok çalışanların başarılı olduğu ve yaratıcılığa fazla imkân tanımayan bir ülkedir. Eğitim müfredatları çok yavaş ve gönülsüzce değiştirilmektedir. Yetişen iyi öğrenciler, daha çok “inek” adı verilen iyi ezbercilerdir. Ancak eğitim sistemindeki yoğun hümanizm ve bireyci muhteva da dikkat çeker. Ezberci bir sistemde özgürlüklerin az olduğu düşünülmesine karşın, André Gide’in Ahlaksız romanındaki gibi aykırı temalar da Fransız eğitim sisteminde zaman zaman işlenmektedir. Bu, ilginç bir psikoloji yaratır; ezberci eğitim ve güçlü gelenekler topluma uyumu teşvik ederken, aykırı temalar ise bireyci ve aykırı tavırları teşvik eder. Sonuçta, Fransız çocuklarında, bu gerilim, isyan patlamalarına neden olabilir. Eğitimde fırsat eşitliği, Fransızların gurur duydukları bir uygulamalarıdır. Ancak kâğıt üzerinde eşitlik olsa da, yüksek eğitimin muhtevası orta ve üst sınıf ailelerin çocuklarından yanadır. İşçi ve köylü çocuklarının eğitim sisteminde iyi bir yere gelmeleri istisnaidir. Napolyon döneminden başlayarak, sosyal, ekonomik ve siyasi gücün en büyük kapısı ise “lycée” (lise) adı verilen okullar olmuştur. Liselerin çoğu devlet tarafından işletilir. Buralara giriş ise yarışma (sınav) ile olmaktadır. Liseler daha çok şehirlerde yoğunlaşmaktadır. Öğrenciler liseyi 18 yaşında bir sınavla bitirmekte ve üniversiteye kabul edilme hakkını elde ettikleri baccalauréat derecesini kazanmaktadırlar. Eğitim sistemi öğretmen odaklıdır ve sorular öğrencilerden ziyade öğretmenlerden gelir. Amerikan eğitim sistemindeki sınıf tartışması uygulaması oldukça azdır. Buna karşın, Fransız eğitim sisteminin de kendi kulvarında başarılı olduğu ortadadır.

Fransa’da “grandes écoles” (ünlü okullar) geleneği de vardır. Fransa’da üniversiteye girmek kolay olsa da, iyi üniversiteler sayılıdır. Bunlar, çok sıkı giriş sınavlarıyla ve daha çok kaymak tabakadan öğrenci alan üstün kurumlardır. Genelde geleceğin yöneticilerini yetiştirmeyi amaçlarlar. Geçen yıllar içerisinde bu sistem pek değişmemiştir. En iyi okullar, halen Napolyon tarafından ordu mühendisleri yetiştirmek için kurulan Ecole Polytechnique, yine Napolyon tarafından kraliyet lise öğretmenlerini yetiştirmek için kurulan Ecole Normale Supérieure ve De Gaulle tarafından kurulan Ecole Nationale d’Administration (ENA) okuludur. “Enarch” adı verilen bu okulun mezunları, Fransa siyasetinde hep iyi konumlara gelmişlerdir. Jacques Chirac, François Hollande, Alain Juppé ve Dominique de Villepin akla gelen en güncel örneklerdir. Ancak bu okul, genelde teknokrat yetiştirdiği eleştirilerine maruz kalır. Örneğin, çok zeki bir ENA mezunu olan Alain Juppé, soğuk ve teknokratik liderliği nedeniyle Başbakanlığı döneminde halk desteği çok düşük kalmış bir lider olmuştur.

Eğitim sisteminin de etkisiyle olsa gerek, Fransızlar, aileleri ve yakınları dışındaki kişilerle çok sıcak ilişkiler kuramazlar. Buna “l’horreur du face-à-face” (yüz yüze korkusu) adı verilmiştir. Hatta bu sebeple birçok turist bile Fransızları soğuk ve ilgisiz bulmaktadır. Hakikaten de, Fransızlar, turistlerle soğuk ve resmi ilişkileri tercih ederler. Bu, samimiyete dayalı Amerikan tarzının tam zıddıdır. Ayrıca yakın zamana kadar bu ülkeye giden turistlerin kendilerine İngilizce cevap verilmemesinden şikâyet etmeleri de çok meşhurdur. Dillerini çok seven ve adeta Fransızca’ya âşık olan Fransızlar, bir dünya dili olarak gördükleri Fransızca’nın kullanılmasını teşvik ederler.

Tüm bu eğilimlerin sonucunda, Fransız siyasal kültüründe kompartmanlaşma (problemlerin zihinde birbirinden ayrılması ve izole edilmesi) hadisesi meydana gelir. Fransızlar, bireysel olarak -ünlü filozofların da daima yücelttiği- özgürlüğü (liberté) severler, ama aynı zamanda kamusal alanda katı kuralların uygulanmasını isterler. Bu, şizofrenik bir akıl bölünmesi yaratmıştır; tipik bir Fransız, bir anlamda gizliden gizliye polise hayran olan bir anarşist, ama aynı zamanda anarşistlere hayran olan bir polis gibidir. Bu ikili ruh hali, isyanlara çok yatkın bireyler ve toplum yaratır. Nitekim Fransa demek, aynı zamanda isyan demektir. 1789 Devrimi sonrasında da, 1830 ve 1848 ayaklanmaları, 1871 Paris Komünü, 1968 Mayıs olayları ve son olarak 2005-2005 gençlik isyanları akla gelebilir. Bu nedenle, kurumların meşruiyeti de çok yüksek oranda değildir; Fransızlar, sisteme genelde gönülsüz bir destekle uyum sağlarlar.

Macronlar

Fransa, aynı zamanda sınıflı bir toplumdur. Emekçi-işçi sınıflarla orta sınıflar arasındaki eşitsizlikler hiç de az değildir. Toplumsal hareketlilik veya akışkanlık da çok yüksek seviyelerde değildir. Gelir dağılımı adaletsizdir; birçok ülkede olduğu gibi, zenginler iyi, fakirler kötü hayatlar yaşar. Fransız entelektüelleri, uzun yıllar Marksizm’e gönül vermişlerdir. Sol aydınlarda Marksist eğilimler hala çok güçlüdür. Hatta birçok Fransız entelektüeli, yakın zamana kadar Komünist Parti üyesi olmuşlardır. Jean-Paul Sartre, solcu aydınları partiye üye olmaya ve angaje olmaya teşvik ederken, Raymond Aron buna karşı çıkmış ve Marksizm’i “entelektüellerin afyonu” olarak nitelendirmiştir. Mitterrand’ın 1981’de iktidara gelmesiyle, Fransız komünistleri Marksizm’in dünya gerçekleriyle uyuşmadığı konusunu daha iyi anladılar. Muhalefetteyken sağcı iktidar eleştirmek kolaydı; ancak iktidara gelip ekonomiyi düzeltmek gerekince, bunun planlı ve Marksist esaslara dayalı bir ekonomiyle kolay kolay mümkün olmadığı anlaşıldı. Mitterrand döneminde zekice sloganlar etkili politikalara dönüştürülmekte zorlandı; sonuçta Fransız solu “büyük yatışma” adı verilen bir pragmatizme evrildi ve François Furet’nin ileri sürdüğü “Devrim bitmiştir” tezini kabul etti. Nitekim Sosyalist Parti’den (PS) siyasete giren ama LREM partisini kurup merkez çizgiden Cumhurbaşkanı seçilen Emmanuel Macron, adeta Fransız solunun geçirdiği dönüşümün somut bir ispatıdır. Cumhurbaşkanı Macron, imaj yönetimi ve gösterişçiliği itibariyle Fransız sağını hoşnut eden bir isimdir. Buna karşın, genç, dine saygılı ama laik, romantik (karısı kendisinden hayli yaşlı ve eski öğretmeni olan Brigitte Macron’dur) ve özgürlükçü eğilimleriyle sol kesimde de heyecan yaratmaktadır. Macron, ekonomide ise tam anlamıyla bir liberaldir ve Fransa’nın yıllardır yapması gereken ekonomik dönüşümleri yapmak konusunda son derece kararlıdır. Solun bu çizgisini tasvip etmeyen eski tip solcular ise, giderek sosyal demokrat PS’den soğumakta ve Jean Luc Mélenchon liderliğindeki sosyalist La France Insoumise (Boyun Eğmeyen Fransa) partisine yönelmektedirler. Bu durum, yakın bir gelecekte Fransa’da sol (La France Insoumise), merkez (LREM), sağ (LR) ve aşırı sağdan (Le Front National) oluşan dört partili yapısının kökleşmesine neden olabilir.


Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ



Prof. Dr. Şerif Mardin’den ‘Tanzimat’tan Sonra Aşırı Batılılaşma’


Geçtiğimiz günlerde vefat eden Prof. Dr. Şerif Mardin’in pek bilinmeyen bir makalesi, Ersin Kalaycıoğlu ve Ali Yaşar Sarıbay editörlüğünde hazırlanan ve 2016 yılında Sentez Yayıncılık tarafından basılan Türk Siyasal Hayatı: Türkiye’de Politik Değişim ve Modernleşme[1] adlı kitapta yer alan “Tanzimat’tan Sonra Aşırı Batılılaşma” yazısıdır. Bu yazıda, bu makaleden bazı bölümler Türk Siyasal Tarihi çalışan öğrenci ve akademisyenlere yeni bilgiler sağlaması açısından özetlenecektir.

Prof. Dr. Şerif Mardin

Makale, Şerif Mardin’in genel yaklaşımına uygun olarak Marksist perspektiften ziyade Max Weber’e özgü Weberyan bir çizgide yazılmış ve özellikle “kültür” kavramı üzerinden toplumsal dönüşüm açıklanmaya çalışılmıştır. Kültür konusunda Osmanlı-Türk geleneğinde “halk edebiyatı” ve “divan edebiyatı” zıtlığı üzerinden yaratılmış bir ikili yapı durumu söz konusudur. Bu, aslında başka ülkelerde de benzer şekildedir. Örneğin, ünlü bir Amerikalı antropolog olan Robert Redfield[2], kültürel ayrımların dünya genelinde kırsal hayat yaşayan ve tarımla geçinen insanlar ve şehirde yaşayan ve yönetici sınıfa mensup insanlar arasında olduğunu yazmıştır. Redfield’in görüşleri, büyük ölçüde Meksika ve Guatemala’da yaptığı çalışmalara dayansa da, aslında evrensel bir doğruya parmak basmıştır. Sosyolojinin Türkiye’deki kurucu isimlerinden olan Ziya Gökalp de bu ikiliği “resmi medeniyet” – “halk medeniyeti” ayrımıyla ifade etmeye çalışmıştır.

Bir diğer önemli kavram olan “ideoloji” ise, Mardin’e göre var olan bir sosyal yapıyı devam ettirmeye veya yenisini aratmaya yarayan bir fikir yapısıdır. Ancak Macar sosyolog Karl Mannheim[3], sistemi değiştirmeye yönelik ideolojileri “ütopya” olarak tasnif etmiş ve “ideoloji” terimini yalnızca birinci anlamıyla (var olan bir sosyal yapıyı devam ettirmeye yarayan fikir yapısı) kullanmıştır. Bu bağlamda, Osmanlı’da esnaf ve üst tabakaların ideolojik tavırlarına dikkat çekmek gerekebilir. Esnaf töresinde, servetin sosyal bir fonksiyon olduğu inancı vardır. Osmanlı üst tabakalarında ise, servet, siyasal mevkiin bir uzanımı olarak görülüyordu. Böylece bu iki ayrı ideoloji de aslında muhafazakâr yönde çalışıyor ve kapitalizmle gelen servetin kendi başına bir amaç olduğu fikri karşımıza çıkıyordu. Bu ikili ideolojik yapı içerisinde, Osmanlı Devleti alt sınıfların düşünce ve yaşayışlarına fazla ilgi göstermediler ve onları milli hayata katmak anlamında başarılı olamadılar. Yalnızca çöküş döneminde kullanılan İslamcı ideoloji ve argümanlarla alt sınıfların devlete aidiyeti arttırılmaya çalışıldı. Ancak bu durum da modernleşme açısından yeni sorunlar üretti. Siyaset Bilimci Karl Deutsch’un[4] yıllar önce ortaya attığı “toplumsal seferberlik” kavramı, modernleşme öncesi birbirine girift olan sosyal yapıların farklılaştıktan sonra yeni araçlarla toplanması ve bir bütün olarak harekete geçirilmesi anlamını taşır. Bu, iki yoldan olur; ilkin, modernleşme ile ulaşım ve haberleşme düzeninin kurulması, insanların birbirleriyle haberleşebilmelerini ve aynı zaman diliminde yaşadıklarını fark etmelerini sağlar. İkincisi ise, farklı toplumsal grupların farklı ekonomik aktivitelerde uzmanlaşması ve birbirleri arasında bir tür ekonomik bağımlaşma (karşılıklı bağımlılık) ilişkisinin kurulmasıyla toplumsal bütünleşme sağlanır. Bu ikili yapı sayesinde, farklı kültürler de birbirini tanır ve birlikte yaşamaya alışır. Osmanlı Devleti’nde ise bunlar eksik kalmıştır; kültür bakımından “büyük” ve “küçük” gelenekler bütünleşememiştir. Bu durumun izleri ise Osmanlı-Türk romancılığında da görülebilir.

Osmanlı edebiyatı, Mardin’e göre Türk modernleşmesi incelenirken az kullanılan bir kaynaktır. Oysa romanlarda döneminde İstanbul’u ve Osmanlı’sı hakkında çok değerli gözlem ve bilgiler bulmak mümkündür. Bu romanlar, ayrıca 19. yüzyılda Tanzimat’la beraber yaşanan sosyal dönüşümün yol açtığı zorlukları da gözlemleme fırsatı verir. Bu romanlar, genel itibariyle iki konu üzerinde dururlar; kadının toplumdaki yeri ve üst sınıf erkeklerin Batılılaşması. Kadın özgürlüğü, en baştan beri Osmanlı-Türk aydınının kafasındaki en önemli gündem maddesi olmuştur. Örneğin, Şinasi, Tanzimat Fermanı’nın yürürlüğe girmesinden sadece 20 sene sonra Şair Evlenmesi eserinde düzenlenmiş evliliklerle alay etmeye başlar. Ansiklopedici ve romancı Ahmed Midhat Efendi için de bu konu en önemli temalardan birisidir. Felatun Bey ve Rakım Efendi (1876) romanında ve “Diplomalı Kız” hikâyesinde, Ahmet Midhat’ın bu yöndeki algıları görülebilir. Samipaşazade Sezai’nin Sergüzeşt’i (1889) de bu açıdan önemli bir eserdir. Sultan İkinci Abdülhamid’in sansürüne takılan eser, Türk aydınları üzerinde Amerika’da 1852’de yayınlanmış olan H.B. Stowe imzalı Tom Amca’nın Kulübesi’ne benzer derin izler bırakmıştır. Cariyelerin durumuna ve cariye aşklarına ilişkin görüş değişiklikleri, Namık Kemal’ın İntibah (1876) romanında da görülür. Roman kahramanı olan Ali Bey, annesinin kendisi için bulduğu alafranga cariyeyi sevmez ve onu istemez; çünkü hem başka birine âşıktır, hem de cariyelik kurumundan hoşnut değildir. Romantik sevginin yegâne sevgi olabileceği teması, Nabizade Nazım’ın Zehra’sında da (1894) görülebilir. Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın İffet’i (1896) de bir aile trajedisinin en önemli kişisi olan bir kadının öyküsüdür. Sonraki nesil yazarlardan Halid Ziya Uşaklıgil’in Sefile’si (1885) de bu geleneği devam ettirir. Bu roman temalarına benzer şekilde, üst sınıfa mensup Müslüman Osmanlı-Türk kadınları zamanla özgürleşmiştir. Aslında ünlü yazar Halide Edib Adıvar’ın otobiyografisinden de bu süreç birebir takip edilebilir. Ancak ilginç bir şekilde, Adıvar’ın modernleşmesi, İttihat ve Terakki döneminden çok, İkinci Abdülhamid döneminde yapılan yeniliklerden kaynaklanmaktadır. Nitekim kadın hakları konusu İttihatçılardan önce Abdülhamid döneminde ve 1890’larda ilk defa gündeme getirilmiştir. Fatma Aliye’nin Nisvan-ı İslam’ı (1891) ve Cumhuriyet döneminde Yakup Kadri’nin Kiralık Konak (1922) eseri bu çizgiyi devam ettirmişlerdir.

Kadın özgürlüğü dışında, bu romanlarda karşımıza çıkan Batılılaşma teması da oldukça ilginçtir. Özellikle Ahmed Midhat Efendi’de karşımıza çıkan iki tip modernleşme algısı, Osmanlı-Türk romancılarında hayli yaygındır. Rakım Efendi, kültür ve eğitime ağırlık veren iyi yönde modernleşmeyi temsil ederken, Felâtun Bey ise modernleşmeyi eğlence (kumar, kadınlar vs.) ve tüketim yönünden benimser. Recaizâde Ekrem’in Araba Sevdası (1896) romanı bu açıdan önemlidir; bu eserdeki züppe Bihruz Bey karakteri, yüzeysel ve tüketime dayalı Batılılaşmanın karikatürize edilmiş bir temsilcisidir. Bihruz Bey, babası sayesinde bir hükümet memurluğuna yerleşmiş tembel bir adamdır. Babasının aksine Arapça ve Farsça’yı konuşamaz ama biraz Fransızca öğrenmiştir. Şıklığına dikkat eder ve şehrin en pahalı terzisine özel kıyafetler diktirir. Barbarca olarak gördüğü eski Türk geleneklerini küçümser ve halka karşı aristokratik bir tavır takınır. Bu bağlamda, Şerif Mardin, Bihruz Bey’i “Türk Oblomov’u” olarak değerlendirir ve onun uygarlık arayışını kök ve kimlik yoksunluğu olarak görür. Bu ikili yapı, her türlü günahın serbest olduğu ve yabancılarla dolu İstanbul’un Pera (Beyoğlu) bölgesi ile Müslüman mahalleri arasındaki farkla da toplumsal hayatta somutlaşmıştır. Böylece Osmanlı Devleti’nde yaşamın bölünmesi millet tabanına oturmuş ve sosyal hayata yerleşmiştir. Müslüman halk, zamanla Batılılaşan ve kendilerine küstah davranan Beyoğlu muhiplerinden nefret etmeye ve korkmaya başlar. Ahmed Midhat Efendi’nin bir hikâyesinde yer alan Sururî Efendi karakteri de bu konuyu sözlerinde birebir yansıtmaktadır. Aynı durum, aslında Rusya’da da görülmektedir ve eski Rus kültürü ile Avrupalılaşan Rus kültürü arasındaki farklar, Osmanlı-Türkiye’de yaşananlarla birebir örtüşmektedir. Bu gibi eserlerde, genel olarak Batılılaşmaya ama özellikle de Batılılaşmayı tüketim boyutuyla benimseyenlere yönelik aşağılayıcı, hatta bu kişileri kendi kültürlerine ihanet eden kimseler gibi göstermeye yönelik aşırı muhafazakâr bir tutum takınılmıştır. Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Şık27 romanındaki Şatıroğlu Şöhret karakteri ile Şıpsevdi romanı ve Nabizade Nazım’ın Zehra’sındaki Suphi karakteri bunun en başarılı örnekleridir. Hatta Hacivat-Karagöz isimli gölge oyununda bile bu tip şarlatan kimselerin bazı özellikleri Hacivat’a atfedilebilir. Mardin’e göre, o dönemin İstanbul’unda hakikaten de Batılılaşmayı aşırı şekilde sahiplenen kişiler vardır ve bu nedenle bu romanlar sosyal gerçekliğe bir ölçüde ışık tutmayı başarmışlardır.

Bu durum, Osmanlı’nın sosyal-siyasal yapısıyla da yakından alakalıdır. Bir tarafta yöneten bir azınlık (herrschaft), diğer tarafta yönetilen bir çoğunluğun olduğu Osmanlı Devleti’nde, piyasa ve sivil toplum aktörleri hiçbir zaman kuvvet ve meşruiyete kavuşamamışlardır. Hatta kapitalist ekonomiye geçildikten sonra bile tüzel ekonomik yapıların (corporate structures) siyasetteki gücü son derece sınırlı olabilmiştir. Böyle bir ortamda, Osmanlı Devleti’nde Montesquieu’nün vurgu yaptığı “Doğu despotizmi” yapısının ortaya çıkmasını engelleyen tek kudret, halkın dini örgütlenmeler yoluyla güçlenmesi ve siyaseti kısmen etkileyebilmesi olmuştur. Cemaat yapıları, Mardin’in de kabul ettiği üzere tam bir modernite kurumu olamasalar da, kişi ile devlet arasına giren bir “yarı-medeni toplum” (quasi civil society) işlevi görmüştür.

Peki, Osmanlı-Türk romanında Batılılaşmanın bu kadar sıklıkla olarak yerilmesi derin kökleri olan birşey miydi? Bu, Osmanlı’da entelektüellerin eserlerini bir nevi sosyal denetim aracı olarak kullandıklarını göstermektedir. “Çevrene uy veya bir yabancı olarak sınıflandırılmaya razı ol” baskısı, bu tür romanlarda yoğun olarak görülebilir. Hatta Yakup Kadri Karaosmanoğlu gibi dürüst Osmanlı-Türk aydınları, kendilerini -bu çok eleştirdiklerini- Batılılaşmış roman karakterleriyle özdeşleştirdiklerini bile samimiyetle yazabilmişlerdir. Lüks tüketim ve müsriflik teması da bu dönemin romanlarında ön plandadır. Özellikle Ahmed Midhat Efendi’nin eserlerinde bu temanın kullanılması yoğun olarak görülür. Yönetici sınıfın gösterişçi tüketime yöneldiği bir dönemde müsrifliğe karşı çıkılması başta biraz garip gelebilir. Ayrıca Osmanlı geleneğinde, zenginler ve soylular açısından eli açık olmak ve halka yemek dağıtmak gibi uygulamalar yapmak daima övgü konusu olagelmiştir (“Ağalık vermekle olur” sözünün popülaritesi boşuna değildir). Bu ikili yapı içerisinde bizzat dilin kendisi de bir sorun kaynağıdır; ağdalı ve Farsça ve Arapça sözcüklerle dolu Osmanlıca kullanan saray çevresinin aksine, Osmanlı’da Müslüman Türk halk (tebaa), öz Türkçe konuşmaktadır.      

Prof. Dr. Şerif Mardin’e göre, Osmanlı’daki bu eğilimler kısmen Cumhuriyet döneminde de görülmüş; ancak muhafazakâr tepkilerin yerini büyük ölçüde milliyetçi eğilimler almıştır. Bu nedenle, Türkiye’de sol ve liberal hareketlere genelde olumsuz şekilde yaklaşılmış ve muhafazakâr-milliyetçi sağ partiler ülkede daima daha başarılı olmuşlardır. Bu yazılanlardan kanımca şu sonucu çıkarabiliriz; Türkiye’de merkez-çevre karşıtlığı, ideolojik ve kültürel eğilimler yıllar içerisinde değişim ve dönüşümler geçirse bile hala güçlü bir şekilde var olmaktadır. Osmanlı’da bu durum İslamcı aristokrat merkez ile halk arasındaki çelişki ile somutlaşırken, Cumhuriyet döneminde merkez milliyetçi ve laik bir kimliğe bürünmüş ve çevresel hareketler Kürtlük ve İslamcılık gibi değerler üzerinden yükselmiştir. Son yıllarda Türkiye’de İslamcı popülizmin hâkim olmasıyla çevresel ve merkez değerlerin bir sentezinin yapılabilmesi ve devletin halk nezdinde daha büyük desteğe kavuşması umulurken, aslında yaşananların merkezin daha İslami bir renge bürünmesiyle sınırlı kaldığı ve halkın devletten dışlanmaya devam ettiği kolaylıkla fark edilebilir. Böylesi devletçi bir sistem ise, son aylarda Türkiye’de yaşananların da ispatladığı üzere, kriz zamanlarında kolaylıkla daha otoriter bir modele yönelebilmektedir.


Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

12 Ekim 2017 Perşembe

Türk-Amerikan İlişkilerinde Yeni Bir Kriz


Barack Obama’nın Başkanlığının son yıllarından beri sorunlu bir hal almaya başlayan Türk-Amerikan ilişkileri, geçtiğimiz gün İstanbul’daki ABD Konsolosluğu’nda çalışan bir Türk vatandaşının (Metin Topuz) tutuklanması ve ABD’nin bu olay sonrasında Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına yönelik vize hizmetlerini askıya alması nedeniyle yeni bir krizle yüzleşti. Türkiye, ABD’nin tepkisine mütekabiliyet esası uyarınca aynı şekilde karşılık verdi ve ABD vatandaşlarına yönelik vize hizmetlerini durdurdu. Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, ABD’yi çok sert sözlerle eleştirdi ve özellikle ABD’nin görev süresinin sonuna gelen Ankara Büyükelçisi John Bass’i hedef aldı. Türkiye'den sonra Afganistan’da görev yapacak John Bass ise, kararın Amerikan hükümetince verildiğini ve Türk halkının aleyhine olan bu kararı üzülerek aldıklarını belirtti. Karar çok yeni olmasına karşın, daha şimdiden havaalanlarında her iki ülkeden de mağdur insanlar görülmeye başlandı. Krizin devam etmesi durumunda, iki ülke arasındaki kültür, sanat ve spor aktivitelerinde bile aksamaların yaşanmasından ve her iki ülkede de turizm sektörünün olumsuz etkilenmesinden endişe ediliyor. Daha iki hafta önce New York’taki Donald Trump-Recep Tayyip Erdoğan görüşmesinde verilen sıcak mesajların ardından yaşanan bu kriz, iki ülke arasında aşılması kolay olmayacak ve zaman alacak sorunların bulunduğunu gösteriyor. Peki, neredeyse 75 yıldır müttefik olan bu iki önemli ülkenin ilişkileri bugünlere nasıl geldi ve bundan sonra sorunların çözümü konusunda neler yapılabilir? Bu yazıda, bu sorulara cevap vermeye çalışacağım.

Türk-Amerikan ittifakı daha önce de birçok krizi atlatmıştır
Kriz, beklenmedik ve sonuçları itibariyle oldukça ciddi olmasına karşın (Türk vatandaşları, bu karar doğrultusunda neredeyse Başkan Trump’ın ABD’ye giriş yasağı koyduğu birkaç sorunlu devletin vatandaşlarıyla aynı kefeye konulmuştur), Türk-Amerikan ittifakının bu kriz nedeniyle çökeceğini düşünmek son derece yanlış olur. Zira ABD ve Türkiye, Soğuk Savaş yıllarından başlayarak bugüne kadar birçok krizi atlatmayı başarmıştır. İlk önemli kriz, 1964 tarihli Johnson Mektubu olayıdır. 1960’larda Soğuk Savaş’ın hareketli günlerinde kızışan Kıbrıs Sorunu nedeniyle ABD Başkanı Lyndon Johnson’ın Başbakan İsmet İnönü’ye 5 Haziran 1964 tarihinde gönderdiği ve Türkiye’nin Kıbrıslı Türkleri Rum saldırılarından korumak için adaya müdahale etmesi durumunda NATO müttefiklerince desteklenmeyeceği ve NATO ve Amerikan silahlarını kullanamayacağını belirten bu mektup, Türkiye’nin 1980 yılındaki darbeye kadar çok boyutlu bir dış politika çizgisi takip etmesine ve Sovyet Rusya ile yakınlaşmasına neden olmuştur. Bu kriz, 1960’ların sonlarında Vietnam Savaşı’na tepki olarak gelişen anti-emperyalist sol hareketlerin de etkisiyle, 1970’lerde Türkiye’de ciddi bir Amerikan karşıtı (anti-Amerikancı) dalganın doğmasına yol açmıştır. Bülent Ecevit’in Başbakanlığında yaşanan 1974 Kıbrıs müdahalesi ve sonrasında Türkiye’ye uygulanan silah ambargosu ile birlikte Ecevit'in önayak olduğu haşhaş tarlaları krizi de bu yılların en önemli kriz meseleleridir.

1980’lerde ve 1990’larda ABD’nin özellikle Kürt politikasına yönelik Türkiye’de ciddi tepkiler olsa da, büyük bir krizin yaşanmasına engel olunabilmiştir. Ancak 1 Mart 2003’te ABD’nin Saddam Hüseyin'i devirmek için planladığı Irak Savaşı’na destek olmak amacıyla TBMM’ye getirilen tezkerenin (1 Mart Tezkeresi) reddi, ikinci önemli kriz konusu olmuştur. Bu dönemde, Amerikalı bazı devlet adamları (örneğin Paul Wolfowitz), Türk devlet adamlarının daha önce kendilerine verdiği sözleri tutmadığını ima etmiş ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin müttefik bir orduya yakışmayan şekilde hareket ettiğini söylemişlerdir. Bu olayın hemen ardından, 4 Temmuz 2003 tarihinde Irak’ta Süleymaniye şehrinde görev yapan Türk askerlerinin Amerikan askerlerince terör örgütü üyeleri gibi tutuklanması ve çuvallarla götürülmesi skandalı ise (çuval olayı olarak bilinir), Türkiye’deki Amerikan sempatisini tamamen yok etmiş ve Johnson Mektubu vakasından beri ilk kez ittifak ilişkilerini riske atmıştır. Ancak bu kriz de zaman içerisinde unutulmuş ve sorunlu geçen George W. Bush döneminden sonra, özellikle Barack Obama’nın ilk döneminde Türk-Amerikan ilişkileri düzelme yoluna girmiştir.

Üçüncü büyük kriz ise, 2015 yılından beri ABD ile Türkiye’nin Suriye ve özellikle Kürt politikalarının farklılaşması nedeniyle aslında adım adım gelişmiş ve sonuçta bugünlere kadar gelinmiştir. Bu krizin öncekilerden farkı ise, iki devletin de kendi demokratik rejimlerine yakışmayacak şekilde vatandaşlarını olumsuz etkileyen kararlar (vize hizmetlerini durdurmak) almış olmalarıdır. Oysa diplomaside temel amaç, muhatap ülke vatandaşlarını değil, sorumlu yönetim ya da kişileri cezalandırmak olmalıdır. Peki, bu üçüncü ve son krizi hangi olaylar tetiklemiştir?

Irak ve Suriye’de Kürt Uyuşmazlığı
Türk-Amerikan ilişkilerini bugünkü olumsuz noktaya taşıyan en önemli mesele, iki ülkenin Kürt politikalarının Irak ve Suriye özelinde son yıllarda ciddi şekilde farklılaşmaya başlamasıdır. Öncelikle, her ne kadar ABD Irak Kürtlerinin bağımsızlık referandumuna karşı çıkıyorsa da, bu konudaki duruşu Türkiye’ye kıyasla çok daha farklıdır. Hatta ABD, bağımsızlık referandumuna karşı çıkmaktan çok, bu girişimin IŞİD’le mücadelenin bitmesi sonrasında yapılmasını önermektedir. Türkiye ise, yakın zamana kadar Kürdistan Bölgesel Yönetimi ile kurduğu yakın ilişkilere karşın, şimdilerde Kürt bağımsızlığına dünyada İran’la birlikte en sert karşı çıkan devlet durumundadır. Elbette Ankara’nın asıl korkusu, Irak Kürtlerinden daha çok Suriye Kürtleri ve kendi Kürtlerinin de benzer bir sürece yönelmeleridir. Bu meseleden bile daha olumsuz bir durum ise Suriye’de yaşanmaktadır. ABD, Suriye Kürtlerinin örgütlenmeleri olan ve Türkiye’nin haklı olarak PKK’nın Suriye kolu olarak gördüğü PYD ve YPG’ye IŞİD karşısında açık destek vermekte ve hatta Suriye Kürtlerine büyük silah yardımı yapmaktadır. Bu silahların IŞİD’le mücadele tamamlandıktan sonra Türk askerleri ve vatandaşlarına karşı kullanılması riski, her ne kadar Amerikan yönetimi verilen silahların seri numaralarını alarak takip etme önlemini önerse de, ikili ilişkileri büyük bir çıkmaza sürükleyebilir ve tarihte ilk kez ilişkileri kopma noktasına getirebilir. Bu konu, bence ilişkilerdeki en ciddi ve çözülmesi zor sorundur. Ancak bu konunun çözülmesi bile imkânsız değildir. İki tarafın istekli olması durumunda, ortak bir Kürt politikası geliştirmek mümkün olabilir.

Türkiye’de artan İslamcı Otoriter eğilimler
İktidara geldiği günden beri ABD’den büyük destek alan Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) lideri Recep Tayyip Erdoğan, Amerika’da ve dünyada uzunca bir süre İslam dünyasını demokrasi ile bütünleştirecek önemli bir siyasetçi olarak değerlendirilmiş ve Türkiye’de askeri derin yapılarla yaptığı mücadelelerde Washington’ın açık desteğini almıştır. Ancak Erdoğan ve AK Parti’nin 2013 Gezi Parkı protestolarından başlayarak basın özgürlükleri ve insan hak ve hürriyetlerini görmezden gelmeye başladığını iddia eden Amerikalı siyasetçi ve yazarlar, Erdoğan’a verdikleri desteği hızlı bir şekilde geri çekmeye başlamışlardır. Türkiye’nin Suriye’de ABD ile zaman içerisinde farklılaşmaya başlayan dış politikası, 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında devlette yapılan tasfiyelerle yaşadığı altüst oluş ve ABD’ye yakın ve hükümete muhalif kişilerin de bu süreçte mağdur edilmesi, bu yöndeki algıyı daha da güçlendirmiştir. Nitekim Türkiye, aradan geçen onca süreye ve yapılan bunca tasfiyeye rağmen, bugün hala olağanüstü hal koşulları altında yönetilmektedir. Tutuklu gazeteciler konusu ise, sadece ABD ya da Avrupa Birliği ülkelerinde değil, bugün tüm dünyada Türkiye aleyhine konuşulmaya başlanmıştır. Bu konuda hükümetin durumu yatıştırmak yerine adeta yangına körükle gitmesi ise akılları karıştırmaktadır. Amerikalı siyasetçi ve gözlemciler, genel olarak son yıllarda Türkiye’nin giderek İslamcı otoriter bir yönetime dönüştüğünü ve Batı dünyasından koptuğunu düşünmektedirler. Bunlar, birçok noktada doğru olabilir. Ancak Washington’ın da Türkiye Cumhurbaşkanı’nın 15 Temmuz’da adeta bir suikasttan canını zor kurtardığını ve bu yaşadığı travmanın da etkisiyle giderek otoriterleştiğini anlaması gerekmektedir. Bu darbenin müsebbibi olduğu iddia edilen İslam âlimi ve şimdilerde terör örgütü lideri kabul edilen Fethullah Gülen’in ABD’de ikamet etmesi ise, Türkiye Cumhurbaşkanı’nı çok öfkelendiren bir gelişmedir. Nitekim Türk yetkilileri, bu konuda birçok somut delil sunduklarını iddia etmesine karşın, Gülen’in Türkiye’ye iadesini henüz sağlayamamıştır. Amerikan tarafı ise, bu konuda hukuk devletine ve yargı sürecine vurgu yapmakta ve iddiaların güçlü bir temele oturmadığını iddia etmektedir. Bu iki temel mesele dışında, Gülen’le başlayan hukuki krizler, İran’a ambargo uygulandığı dönemde Türkiye-İran ticaretini sağlayan İranlı işadamı Reza Zarrab’ın ABD’de tutuklanması ve bu süreçte AK Partili eski Bakanlardan Zafer Çağlayan hakkında da tutuklama kararı çıkarılması, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın korumalarının önceki ABD ziyareti sırasında bir kavgaya karışmaları ve ABD’de haklarında tutuklama kararı çıkarılması, Amerikalı rahip Andrew Brunson’ın Türkiye’de tutuklanması ve Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından etik dışı bir şekilde Gülen’le takasının gündeme getirilmesi ve son olarak ABD Konsolosluğu çalışanlarının casusluk şüphesiyle tutuklanmasıyla devam etmiştir. Bu konular, elbette ilişkilerdeki en temel meseleler değildir; ancak Kürt Sorunu’nda ayrışan çizgiler ve farklılaşmaya başlayan yönetim şekillerinin üzerine gelince, ciddi kriz konusu olabilmekte ve toplumları birbirlerine karşı düşmanca duygulara itmektedir.

Ne Yapmalı?
ABD ve Türkiye, bugünden itibaren krizi yatıştırmak için birlikte çalışmak zorundadırlar. Bu konuda birkaç tavsiyem şu yönde olacaktır:
  • Amerikalı yetkililer, artık Erdoğan fobisinden kurtulmalıdırlar. Erdoğan, bizzat kendisinin ve parti mensuplarının da kabul ettiği üzere birçok hata yapmış ve defalarca “aldatılmış” bir siyasetçidir. Ancak Erdoğan’ı devirip devirmemek, Amerikan devletinin değil, Türk halkının tercihi olmalıdır. Bu noktada, demokrasiyi aynı Amerikan halkı gibi içselleştirmiş olan Türk halkının sağduyusuna güvenmek gerekir.
  • ABD ve Türkiye, vize krizini acilen çözmeli ve halklarını cezalandırmaktan vazgeçmelidirler. Tartışmalı yasal konularda, mutlak anlaşma olmasa bile, yumuşamaya yönelik adımlar atılmalıdır. Cumhurbaşkanı Erdoğan, tutuklu Amerikalı rahibi Gülen meselesine bağlamaktan ve konuyu esir değişimi havasına sokmaktan vazgeçmeli ve Türkiye Cumhuriyeti, acilen demokratik ve uygar bir devlete yaraşır şekilde hareket etmeye başlamalıdır. Bu konuda Türkiye Cumhuriyeti Dış İşleri Bakanlığı’nın birikimlerinden istifade edilmelidir.
  • İki ülkenin yetkilileri ve önemli siyasetçileri, iç politikada oy almak için karşılıklı nefreti körüklememelidirler. Trump’ın İslam karşıtı argümanları ve Erdoğan’ın ABD’yi yerden yere vuran sözleri, iki müttefik ülkeye yakışmamaktadır.
  • İki ülke, Suriye ve Irak’taki Kürtlerin durumu ve bu iki ülkenin geleceği başta olmak üzere bölgesel meselelerde sürekli işbirliği yapmalı ve ortak bir çizgide buluşmaya çalışmalıdırlar. IŞİD’le mücadele ve terör örgütlerine yönelik ortak tavır, bu açıdan iyi bir başlangıç noktası olabilir.
  • ABD, Türkiye aleyhine hareket eden terörle ilişkili grupları silahlandırmamalıdır. En azından, bu silahların Türk askerleri ve vatandaşlarına karşı kullanılmaması konusunda daha etkin bir mekanizma geliştirilmelidir.
  • Türkiye, OHAL rejiminden çıkmalı ve yeniden Avrupa standartlarında bir demokrasiye uygun şekilde yönetilmeye başlanmalıdır. Sanılanın aksine, demokratik rejimlerde güvenlik uygulamaları çok daha başarılıdır ve otoriter yönetimlere kıyasla terör ve güvenlik riskleri daha azdır. Ayrıca Türkiye’de 2019’da uygulamaya geçecek Başkanlık rejiminin içeriği, mutlaka TBMM’ye daha fazla denetim yetkisi veren bir model doğrultusunda doldurulmalıdır.
  • Türkiye, Amerikan iç politikasının ve karar alma sürecinin üzerine kurulu olduğu lobi sistemini daha iyi öğrenmeli ve bu sistem içerisinde daha etkili olmanın yollarını öğrenmelidir. 

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

Doç. Dr. Kutay Karaca’dan ‘Güç Olma Stratejisi Çin’


Nişantaşı Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümü başkanı Doç. Dr. Kutay Karaca[1], yıllardır Çin Halk Cumhuriyeti üzerine akademik çalışmalar yapan ve bu ülkede uzun süre kalmış bir Türk sosyal bilimcidir. Karaca’nın dünya siyaseti ve özellikle Çin’le ilgili önemli eserleri bulunmaktadır.[2] Bu eserlerden birisi de, tam ismi Güç Olma Stratejisi Çin (Soğuk Savaş Sonrası Türkiye-Çin İlişkileri)[3] olan 2008 yılı IQ Kültür Sanat Yayıncılık basımı olan kitaptır. Eser, Soğuk Savaş sonrasında Çin Halk Cumhuriyeti’nin değişen dış politikasına ve Çin’in Türkiye ile olan ilişkilerine yer veren akademik bir çalışmadır. Bu yazıda, bu kitaptan önemli bölümler özetlenecektir.

Güç Olma Stratejisi Çin

1. Çin Halk Cumhuriyeti’nin Küresel Güç Olma Stratejisi
Askeri Güç
4 bölümden oluşan ve tam 336 sayfalık kitabın ilk bölümünün ismi “Çin Halk Cumhuriyeti’nin Küresel Güç Olma Stratejisi” şeklindedir. Bu bölümün başında “güç” kavramı açıklanmakta ve İkinci Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş sonrasında oluşan dünya düzeninin yapısı (tek kutupluluk vs. çok kutupluluk tartışmaları) Henry Kissinger, Zbigniew Brzezinski ve Joseph Nye gibi düşünürlerin fikirleri doğrultusunda tartışılmaktadır. Yazar Kutay Karaca, daha sonra Nicholas J. Spykman’ın deniz ve kara gücü teorilerini Amerika’nın Asya politikalarına uyarlamakta ve Mao Zedong önderliğindeki komünistlerin Çin’de gerçekleştirdikleri devrimin ABD’nin “kenar kuşak” teorisinin gerçekleşmesine engel olduğunu belirtmektedir. ABD, Çin’de milliyetçilere destek vermesine rağmen Mao’nun zaferine engel olamamış ve daha sonra Çin’i kontrol altına almak için yaptığı hamlelerde de (Kore ve Vietnam savaşları) başarıya ulaşamamıştır. Ancak 1970’lerden itibaren ABD’nin Çin’e bakışı değişmeye başlamış ve sonuçta Çin, Tayvan yerine Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne dâhil edilmiştir. Çin’in devasa bir pazar haline gelmesi ve 1990’lardan itibaren ortalama % 8 büyüyerek dünyanın en önemli ekonomilerinden biri olması da ABD ve Batı ülkelerinin bu ülkeye bakış açılarının değişmesinde etkili olmuştur. Lakin ekonomik gelişim Çin’in gücünü ve özgüvenini de arttırmış ve bu ülkeyi dünya siyasetinde daha etkili bir aktör haline getirmiştir.

Çinli yetkililer, ülkelerinin ekonomik gelişiminin hiçbir ülkeye veya gruba tehdit olmadığı konusunu yıllardır sürekli olarak tekrarlamaktadırlar. Ancak Karaca’ya göre, Çinli yetkililer mütevazı bir tutumla dünya liderliği hedeflerinin olmadığını söyleseler de, aslında son yıllarda gayet iddialı ve dünya liderliğini hedefleyen adımlar atmaktadırlar. Çin Halk Cumhuriyeti için güç, öncelikle askeri bir kavramdır. Pekin’e göre, güçlü bir devletin temeli caydırıcı bir ordudur. Çin Halk Kurtuluş Ordusu (PLO), ülkenin ulusal birliği ve ulusal gelişimi hedefleyen ve ayrılıkçılık (Tayvan meselesi vs.), terörizm ve aşırılıklarla mücadele etmeyi kendisine ilke edinmiş güçlü bir ordudur. Çin’in ekonomik gelişimine paralel olarak, bu ülkenin askeri gücü de son yıllarda hızla artmakta ve Çin Ordusu bir askeri modernizasyon sürecinden geçmektedir. Bu doğrultuda, bilimsel ve teknolojik gelişmelerin orduya uyarlanması, devletin en temel amaçlarından birisidir. Özellikle son yıllarda hızlı saldırı ve özel operasyonlar gerçekleştirebilecek Amerikan Ordusu’na benzer bir silahlı kuvvetler yaratma girişimi dikkat çekmektedir. Hava savunması konusunda da atağa kalkan Pekin, Rusya’dan SU-30 savaş uçakları satın almakta ve kendi F-10’larının sayısını hızla arttırmaktadır. Ayrıca Pakistan’la birlikte JF-17 bombardıman uçakları da üretilmektedir. Çin Halk Kurtuluş Ordusu, son yıllarda Tayvan, Güney Çin Denizi ve Kore yarımadasından gelebilecek tehlikelere karşı kendisini hazırlamaktadır. Ayrıca Çin, nükleer anlamda da ABD ve Rusya Federasyonu’ndan sonra dünyadaki en önemli askeri güçtür. Çinli General Zhu Chenghu, 2005 Temmuz’unda yaptığı bir açıklamada, ülkesinin Tayvan Sorunu nedeniyle bir ABD saldırısına maruz kalması durumunda çekinmeden nükleer silah kullanacağını söylemiştir. Bu görüşler sonradan General Chenghu’nun kişisel görüşleri olarak Çinli yetkililer tarafından tekzip edilse de, bu duruş, Çin’in Tayvan konusundaki hassasiyetini göstermektedir. Ayrıca olası bir savaşta konvansiyel silahlarla ABD ile rekabet etmesi mümkün olmayan Çin, nükleer silah tercihine stratejik açıdan rahatlıkla yönelebilir. Çin’in, 2007’den beri uzaya gönderdiği hava uydusunu da (anti-satellite test projesi) askeri amaçlarla kullanabileceği ifade edilmektedir. Bugüne kadar Çin dış politikada saldırganlık alameti gösteren bir ülke olmasa da, bu ülkenin artan gücü ve özgüveninin doğal bir sonucu olarak Tayvan ve Güney Çin Denizi (Senkaku/Diaoyu Adaları) gibi konularda ilerleyen yıllarda daha sert tavırlar alabileceğinden endişe edilmektedir.

Çin’in Jiang Zemin ve diğer önemli yöneticileri tarafından geliştirilen yeni güvenlik teorisi 3 aşamadan oluşmaktadır. İlk olarak, Pekin, güvenliği artık sadece askeri bir mesele olarak ele almamaktadır. Elbette temelde güvenlik, askeri güvenlikle ilgilidir. Ancak deniz korsanlığı, çevresel sorunlar (erozyon vs.), ilaç kaçakçılığı ve AİDS gibi hastalıklar da Çin devleti için artık bir güvenlik sorunudur. İkinci olarak, Çin, günümüzde Soğuk Savaş dönemindeki gibi sıfır toplamlı oyuna dayalı bir güvenlik algısına sahip değildir. Bu nedenle, güvenlik meselelerinde en ciddi rakipleriyle bile işbirliği ve karşılıklı güvene dayalı ilişkiler kurmak istemekte ve kazan-kazan anlayışına uygun hareket etmektedir. Üçüncü olarak, Çin, ulusal güvenliğini küresel güvenlik konseptine uygun bir şekilde algılamakta ve dünyanın her coğrafyasında istikrar ve güvenliği destekleyen politikalar üretmektedir. Zira Pekin’e göre, küresel güvenliğin anahtarı ulusal güvenlik sistemlerinin iyi işlemesidir.

Doç. Dr. Kutay Karaca’ya göre, Çin’in konvansiyel askeri gücünü değerlendirirken iki önemli hususa odaklanılmalıdır. Bunlardan ilki, Çin’in devasa nüfusunun etkisiyle diğer ülkelerden kat ve kat fazla olan insan gücüdür. Çin Halk Kurtuluş Ordusu, kitap yazıldığı dönemde 12 milyona yakın olan askeri personeliyle, diğer ülkelerden hatta ABD’den bile kat ve kat (yaklaşık 630.000 personel) çok daha büyüktür. İkinci olarak, Çin Ordusu, her ne kadar teknoloji anlamında ABD ve Rusya gibi ülkelerden geride olsa da, sürekli askeri modernizasyon hedefleyen ve bunu gerçekleştiren bir ordudur. Bunun sebebi ise Çinlilerin tarihten ders almalarıdır. Geçmişte Batı ülkeleri ve Japonya karşısında askeri açıdan ağır yenilgiler alan Çin, bunun temel sebebinin teknoloji eksikliği olduğu inancındadır. Bu nedenle, günümüzde teknolojik olarak büyük güçlerle rekabet edebilecek bir düzeye ulaşmak istemektedir. Çin, silahlı kuvvetlerini modernize etmek için 3 aşamalı bir strateji uygulamaktadır. İlk aşama, 2010 yılına kadar bir temel oluşturmaktır. İkinci aşama, 2020 yılına kadar büyük bir gelişme kaydetmektir. Üçüncü ve son aşama ise, 2020 sonrasında kademeli olarak dünyanın en teknolojik ordusuna sahip olmaktır. Ayrıca teknolojiye yapılan yatırım dışında, Çin Halk Kurtuluş Ordusu, personel anlamında küçülmektedir. Örneğin, Deng Xiaoping (Deng Şiaoping) döneminde ordu personeli % 25 oranında azaltılmıştır. Bu trend, şimdilerde Xi Jinping (Şi Cinping) yönetiminde de devam etmektedir. Ancak bu durum, Çin’in askeri açıdan zayıfladığı anlamına gelmemektedir. Ayrıca Çin’in askeri harcamaları konusu da tartışmalara açıktır. Mesela, 2006 yılı için Pekin’in açıkladığı resmi askeri harcama rakamı 35,3 milyar dolar olsa da, ABD Savunma Bakanlığı bu rakamın 105 milyar dolar olduğunu iddia etmektedir. 2007 yılı içinse bu rakam resmi olarak 45 milyar dolar, ABD’ye göre ise 125 milyar dolardır. Çin’in askeri harcamaları, son yıllarda toplam bütçede hep iki rakamlı (% 10 ve üzeri) olagelmiştir. Tüm bu çabalara karşın, araştırmacıya göre Çin’in askeri gücü ABD ve Rusya’dan hala daha geridedir.

Ekonomik Güç
Çin’in küresel güç olma stratejisinde askeri güç kadar önemli bir diğer unsur da ekonomik güçtür. Ekonomik güç, Çin’i bugünkü iddialı konumuna getiren en önemli etkendir. Çin, 1978’de iktidara gelen Deng Şiaoping’in “siyah ve beyaz kedi” stratejisi doğrultusunda son 20 yılda çok önemli bir ekonomik güç haline gelmeyi başarmıştır. Bu stratejiye göre, bir kedi fareyi yakalayabildiği sürece siyah veya beyaz olması fark etmez, iyi kedidir. Ayrıca, Çinlilere göre artık zengin olmak ayıp değil, imrenilecek bir şeydir. Çin Komünist Partisi’nin 14. Ulusal Kongresi’nde, ülkenin ekonomik sistemi “sosyalist piyasa ekonomisi” veya “sosyal piyasa ekonomisi” olarak lanse edilmiştir. Ancak adında sosyalist olsa da, bu sistemin Amerikan kapitalizminden çok da farklı olmadığı görülmektedir. Aslında Çin, sosyalist düzeni piyasa ekonomisini kurmak için kullanmakta ve son dönemde özelleştirmelerle sanayide yeniden yapılanmaya gitmektedir. Bu doğrultuda, 1998 yılında başlatılan idari reform sürecinde Bakanlık sayısı 40’tan 28’e düşürülmüş ve 8 Bakanlık ekonomiye ayrılmıştır. 1998 yılının Mart ayında toplanan Halk Kongresi’nde 118.000 devlet işletmesi için üç strateji benimsenmiştir. İlk olarak, en önemli ve stratejik öneme sahip 880 şirketin devlette kalması veya çoğunluk hisselerinin devlet elinde bulundurulması uygun görülmüştür. İkinci olarak, stratejik öneme sahip olmayan büyük ve orta boy işletmelerin birleştirilmeleri ve limited şirkete dönüştürülmeleri planlanmıştır. Üçüncü olarak ise, kalan tüm diğer şirketlerin özelleştirilmesi planlanmıştır. Bu strateji hızlı bir şekilde uygulamaya sokulmuş ve 1978’de devletin ekonomide % 78 olan toplam payı, 2006’da % 26’ya kadar düşmüştür. Bu stratejiyi desteklemek için yeni ticari banka yasası, mülkiyeti koruma yasasında değişiklikler ve KOBİ’lerin birleştirilmesi için % 23 vergi affı uygulaması gibi destekler de sağlanmıştır. Dolayısıyla, Pekin, son yıllarda Sovyet modeli ekonomisini Amerikan modeli bir ekonomiye dönüştürmeyi amaçlamış ve bu yolda hızlı ve emin adımlar atmıştır. Çin ekonomisi, 2002’den 2007’ye kadar % 10’un üzerinde büyümeyi başarmıştır. 1990’lardan beri ortalama büyüme rakamı ise % 7-8 dolaylarındadır. Bunlar, müthiş önemli ve başarılı istatistiklerdir. Böyle devam edilmesi halinde, 2020’li yıllarda Çin’in dünyanın en büyük ekonomisi olması beklenmektedir. Ayrıca Çin’in döviz rezervlerinde de büyük bir artış söz konusudur. 1997 Asya ekonomik krizi, Çin’in konumunu daha da güçlendirmiştir. Çin, tüm baskılara rağmen bu dönemde parasını devalüe etmemiş ve diğer ülkelere yaptığı ekonomik yardımlarla siyasi açıdan da saygın bir konum kazanmayı başarmıştır. Bu kriz sonrasında, Çin, ekonomik olarak Japonya’yı dengelemiş ve hatta geçmiştir. Kişi başına düşen gayrisafi milli hâsıla konusunda Çin’in çok alt sıralarda yer alması ise devasa nüfusu nedeniyle şaşırtıcı değildir. Ayrıca yaşamsal metaların fiyatlarının Çin’de çok düşük olması sebebiyle, bu durum halk açısından sanıldığı kadar olumsuz koşullara da neden olmamaktadır. Ayrıca Çin’de işgücünün çok ucuz olmasının ekonomiye olumlu katkıları olmakta ve yabancı sermayenin bu ülkeye akmasında kritik rolü bulunmaktadır. Çin’de bir işçinin günlük maliyeti 0,6 dolarken, bu rakam Türkiye’de 4 dolar, AB ülkelerinde ise 7 dolar civarındadır. Çin’in ekonomik büyümesinde en önemli faktör ise dış ticarettir. Dış ticarette, Çin, daima ihracat fazlası vermektedir. 1978’den sonra başlarda sadece devlet kuruluşları dış ticareti yönlendirirken, artık bu işi tamamen özel şirketler yapmaktadır. 2005 yılı verilerine göre, Çin ihracatının dörtte biri ABD’ye yapılmıştır. İthalatta ilk sırayı Japonya alırken, Güney Kore ve Tayvan ikinci ve üçüncü sıradadırlar. Dış ticaret verileri açısından en dikkat çekici husus, özellikle ithalat yapılan ülkelerin ağırlıkla Asya ülkeleri olmasıdır. “Yumuşak güç” stratejisine uygun olarak, Pekin, bölge ülkelerini ekonomik olarak kendisine bağlamak ve bu şekilde gücünü hissettirmek istemektedir.

Çin’in en güçlü olduğu konu ekonomi olsa da, bu ülkenin halen ekonomide bazı sorunları da bulunmaktadır. Ancak Çin’in göz alıcı ekonomik performansı yakından incelendiğinde, yabancı yatırımlara dayalı bir ekonominin dış ticarette bağımlı bir ekonomi yarattığı ve dışa bağımlılığın zaman içerisinde siyasete de etkilerinin olabileceği görülmektedir. Tarih boyunca Çin’in en önemli sorunu olmuş işsizlik, bugün de ciddi bir potansiyel sorun kaynağıdır. Özellikle kırsal kesimlerde işsizlik şimdiden bir sorundur ve bazı bölgelerde % 20’leri bulabilmektedir. İşsizlik ve ekonomik sorunlar, Doğu Türkistan gibi bölgelerde kolaylıkla etnik gerginlikleri tetikleyebilmekte ve siyasi ve güvenlik sorunlarına da neden olabilmektedir. Bölgeler ve şehirler arası büyük ekonomik eşitsizlik de bir diğer önemli sorundur. Örneğin, Guizhou bölgesinde kişi başına düşen ortalama gelir 423 dolarken, Şanghay’da 4412, Pekin’de 3038 dolay düzeyindedir. Bir diğer önemli mesele, sanayinin gelişimi için petrole olan bağımlılıktır. Enerji açığı, daima Çin’i zorlayan bir faktör olacaktır. Ayrıca Çin’de halen yaygın olarak kullanılan kömür, ciddi çevre sorunlarına da neden olmaktadır. Çin’in sürekli artan enerji ihtiyacını karşılayabilmesi, ekonomik büyümesi ve küresel güç olabilmesi konusunda en stratejik hususlardan biri olacaktır.

Doç. Dr. Kutay Karaca

2. Çin Halk Cumhuriyeti Dış Politikasında Orta Doğu, Asya ve Bu Bölgelerde Yaşanan Güç Mücadelelerinde İzlediği Stratejiler
Kitabın ikinci bölümü “Çin Halk Cumhuriyeti Dış Politikasında Orta Doğu, Asya ve Bu Bölgelerde Yaşanan Güç Mücadelelerinde İzlediği Stratejiler” başlıklıdır. Bu bölümde öncelikle Çin dış politikası açıklanmaya çalışılmıştır. Yazara göre, Çin dış politikasının temelinde “toprak egemenliğine saygı” vardır. Bu doğrultuda, Tayvan’ın Çin Halk Cumhuriyeti’nin topraklarına dâhil olduğu görüşü, Çin dış politikasının ana ilkelerindendir. Diğer ana ilkeler ise; (1) bağımsızlık ve toprak bütünlüğü, (2) saldırmazlık, (3) diğer ülkelerin iç işlerine karışmamak, (4) eşit ve karşılıklı yarar prensibi çerçevesinde ilişkileri geliştirmek ve (5) barış içerisinde bir arada yaşamaktır. Tayvan Sorunu, Çin’in dış politikasını şekillendiren en önemli konu olmuş ve bu ülkeyi diğer ülkelerin toprak bütünlüğü konusunda ihtiyatlı davranmaya zorlamıştır. Ayrıca Çin, kendisi büyük bir ülke olmasına karşın, diğer ülkeleri büyük-küçük olarak değerlendirmemekte ve onlara eşit muamele yapmaktadır. Bu yaklaşım, Çin’e dünyada sempatiyle bakılmasına yol açmıştır. Uzun süre Birleşmiş Milletler (BM) dışında bir uluslararası kuruluşa üye olmayan Çin, 1970’lerde Tayvan’ın yerine BM Güvenlik Konseyi’ne dâhil edilmesinin ardından dış politikada hızla atak yapmaya başlamıştır. Bu doğrultuda, Çin, Şanghay İşbirliği Örgütü’nün (ŞİÖ) kurulmasına önderlik etmiş, ayrıca ÇHC-Afrika İşbirliği ve ÇHC-Orta Doğu Ülkeleri İşbirliği gibi platformları da yıllar içerisinde devreye sokmuştur. Çin dış politikasındaki temel hedefler şöyle sıralanabilir:
  • İktisadi kalkınmayı ve siyasal istikrarı sürdürebilmek için dış politikada gerekli adımları atmak,
  • Ticaretin geliştirilmesine uygun adımlar atmak,
  • Asyalı komşulara Çin’in yükselişinden endişe etmemeleri konusunda güvence sağlamak,
  • Tayvan’ı tecrit etmek ve bağımsızlığını engellemek,
  • Askeri modernizasyonu gerçekleştirmek,
  • ABD hegemonyasını önlemek için dünyada çok kutuplu bir düzeni teşvik etmek ve bu doğrultuda bölgesel işbirliği platformlarını desteklemek.
Çin’in adeta ikinci kurucusu olan Deng Şiaoping, ülkesinin takip edeceği dış siyaseti iki hedefe dayandırmıştır. Bunlardan ilki, “hegemonyacılığa ve güç siyasetine karşı çıkmak ve dünya barışını korumak”tır. Bu, açıkça ABD ve geçmişte Sovyetler Birliği gibi küresel lider olarak ortaya çıkan devletleri hedef alan bir yaklaşımdır. İkinci hedef ise, “yeni bir uluslararası iktisadi ve siyasi düzen kurmak”tır. Bu yaklaşım da, Batı dünyasının kontrolündeki ve ast-üst ilişkisine dayanan ekonomik düzeni hedef alan ve yeni bir ekonomik düzen öneren çizgidedir. Bu iki anlayışa 1995 yılından itibaren “enerjinin sorunsuz elde edilmesi” anlayışı da eklenmiştir.

Orta Doğu
Orta Doğu, dünyanın en önemli enerji merkezlerinden ve çatışma alanlarından birisidir. Çin Halk Cumhuriyeti, Orta Doğu siyasetinde uzun süre etkisiz kalmıştır. Bu ilk dönemde Orta Doğu ülkelerinin bağımsızlıklarına dışarıdan çok ciddi olmayan destek verilmekle yetinilmiştir. Ayrıca zaman içerisinde bu bölgede gelişen Batı karşıtı anti-emperyalist hareketlere daha yoğun destek verilmeye başlanmıştır. ABD’nin Irak Savaşı’ndaki tek yanlı tutumu, bölge ülkeleri nezdinde Rusya ve Çin gibi ülkeleri daha itibarlı konuma getirmiştir. Ancak Çin, bu bölgede halen sınırlı hedefler takip etmektedir. Daha çok bu bölgeye pragmatik bir şekilde yaklaşılmakta ve bölge ülkeleri ile ekonomik ilişkiler, özellikle enerji sektöründe geliştirilmeye çalışılmaktadır. Çin’in bu bölgede savunduğu Arap-İsrail barışı, terörle mücadele ve enerji güvenliği gibi ilkeler, ABD’nin bölgesel hedefleriyle de uyumludur. Çin, gelenekselleşen dış politikası gereği krizlerde taraf olmamaya ve her kesimle iyi geçinmeye çalışan bir devlettir. ÇHC-Afrika İşbirliği Forumu’nun başarısı üzerine, Çin, 2004 yılında ÇHC-Arap İşbirliği Forumu’nu kurmuştur. Çin’e bölge ülkelerinden yoğun ilgi gösteren bazı devletler de vardır. Örneğin, Suriye, bu konuda ilk akla gelen örnektir. Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad, 2004 yılında yaptığı Çin ziyaretinde bu ülkeyi “süper güç” olarak tanımlamış ve bu ülkenin Sovyetler Birliği’nin yerini aldığını vurgulamıştır. Ayrıca Çin, Orta Doğu ülkelerine silah satışları da gerçekleştirmek ve Tayvan’a silah satan ABD ve Batılı ülkelere bu şekilde cevap vermektedir. Ancak Çin’in bölgeye yönelik silah satışları, ABD, Rusya, Fransa ve İngiltere gibi ülkelere kıyasla hala daha çok az durumdadır. Çin, bu bölgede ABD karşıtlığını da aynı Rusya gibi fırsata çeviren bir devlettir. ABD bu ülkedeki devletleri kendisine yabancılaştırdıkça, Çin, onlarla pragmatik temelde işbirlikleri tesis edebilmektedir. Bu noktada öne çıkan iki devlet ise Suudi Arabistan ve İran İslam Cumhuriyeti’dir.

Petrolü diğer ülkelerden daha ucuza satabilen Suudi Arabistan, Çin açısından son yıllarda önemli bir ülke haline gelmiştir. Nitekim Suudilerin Çin’e petrol ihracatı sürekli artmaktadır. Ayrıca Çin, Orta Doğu’daki ilk serbest ticaret bölgesini Cidde’de kurmuştur. Bu tarihten itibaren, Çin, Suudi Arabistan’ın 7. büyük ticari ortağı haline gelmiştir. Petrol ticareti dışında, silah ticareti de ikili ilişkilerde önemli bir konudur. Çin, 1980’lerden beri Suudi Arabistan’a birçok gelişmiş silah satmıştır. Çin’in Orta Doğu politikasında diğer önemli devlet ise İran’dır. İran, enerji kaynakları ve jeopolitik konumu nedeniyle Pekin açısından çok stratejik bir devlettir. Çin, petrol ithalatının % 17’sini İran’dan karşılamaktadır. Çin, Orta Doğu’da çatışmaları desteklemese de, ABD’nin körfezde bulunan donanması nedeniyle kendi enerji politikaların tehdit yaratabileceğini düşünmekte ve ABD politikalarını dengelemek için İran’ı yanına çekmeye çalışmaktadır. 1979 İslam Devrimi sonrasından ABD ve müttefikleri tarafından izole edilen İran için de, Rusya ve Çin dışında uygun büyük müttefik bulunmamaktadır. İran-Irak Savaşı’nda İran’a silah satışları yapan Çin, bu tarihten itibaren Tahran’a en çok silah satışları yapan ülke olmuştur. Ayrıca İran’ın nükleer programının gelişmesinde de Çin’in çok önemli katkıları olmuştur. Çin hükümeti, İran’a tıp sektörü ve nükleer fizik alanında yardım yaptığını inkâr etmemektedir. Ancak Pekin, ABD’nin baskısıyla, 1997 yılında İran’a nükleer malzeme göndermeyi bıraktığını açıklamıştır. Geleneksel bir ABD müttefiki olan Suudi Arabistan’ın aksine, İran, Çin’in bu bölgede müttefik olarak görebileceği tek devlet durumundadır. Bu nedenle, ABD’nin İran’a yönelik askeri politikalarına Pekin daima karşı çıkmaktadır. İran’a olası bir müdahale durumunda petrol fiyatlarının artacak olması da Çin açısından çok olumsuz bir faktördür.

Çin’in İsrail’le ilişkileri ve Filistin Sorunu’na bakışı da bu noktada yazarın tartışmaya açtığı önemli bir husustur. Soğuk Savaş’ın ilk yıllarında Orta Doğu’da anti-emperyalist sol hareketlere destek veren Çin, bu nedenle İsrail’le yakın ilişkiler kuramamıştır. Hatta Süveyş Kanalı krizi sırasında, Pekin, İsrail’i emperyalist politikalara aracı olmakla suçlamış ve iki ülkenin ilişkileri ciddi anlamda zedelenmiştir. Bu dönemden sonra, Pekin, İsrail’in varlığını bile kabul etmemeye başlamıştır. İsrail-Filistin Sorunu’na bu yıllarda bölgesel içsel dinamiklerle çözülmesi gereken bir sorun olarak bakan ve ABD ile Sovyet Rusya’nın bölgeye yönelik politikalarını eleştiren Çin, 1990’lardan itibaren ise daha dengeli bir pozisyon almaya başlamıştır. Özellikle İsrail’in gelişmiş teknolojisinden faydalanma amacı ve bu ülkenin terörle mücadele konusundaki öncü konumu, Pekin’i bu yönde teşvik eden temel unsurlardır. Sonuçta, 1992 yılında düzenlenen Madrid Konferansı’nda Çin ile İsrail arasında diplomatik ilişkiler tesis edilmiştir. Hatta İsrail, 1994 yılında Çin’e “Harpy” adı verilen anti-radar sistemlerini satma kararı almıştır. ABD ve Tayvan’ı rahatsız eden bu yakınlaşma, 1997 yılında “Python-3” havadan havaya füze sisteminin satışıyla devam etmiştir. ABD’nin tepkisi nedeniyle, bu satış ancak 2000 yılında gerçekleştirilebilmiştir. Ancak AWACS (Erken Uyarı Sistemi) satışı, ABD’nin büyük baskısı nedeniyle İsrail tarafından tamamen iptal edilmek zorunda kalmıştır. İsrail, bu iptal nedeniyle Çin’e 350 milyon dolar ödeme yapmak zorunda kalmış ve bu durumdan hiç hoşnut olmamıştır. ABD’nin tepkilerine rağmen, Çin-İsrail ilişkileri savunma sanayi alanında halen devam etmektedir. Bunun dışında, Çin’in Filistin Sorunu’na ilkesel bakışında uluslararası kural ve normlara uygunluk hususu ön plana çıkmaktadır. Buna göre, İsrail devletinin varlığı tanınmakta, ancak uluslararası kurumlara göre işgal altında görülen topraklardan İsrail’in çekilmesi talep edilmektedir. Lakin Çin’in bu konuda çok aktif bir politika izlediği ve arabulucu rolü oynamaya çalıştığı söylenemez. Ayrıca Çin, ABD ve İsrail’in çekincelerine rağmen Arap ülkeleriyle yapılan bir toplantıya Hamas üyesi Bakanı da (Mahmud Zahar) dâhil etmiştir. Ancak Çin, Filistin konusunda terörizmi kınamakta ve barışçıl çözüm yöntemlerini desteklediğini beyan etmektedir.

Son olarak, yazar, Çin’in Irak’la ilişkilerini mercek altına almaktadır. Çin, Saddam Hüseyin döneminde Irak’tan yoğun petrol alan bir ülke durumundaydı. Pekin, Irak siyasetini de genel ilkelerine uygun olarak sürdürmüştür. Örneğin, Körfez Savaşı öncesinde Irak’ın Kuveyt’i işgal etmesi eleştirilmiş ve kınanmış, ancak ABD’nin askeri müdahalesi de desteklenmemiş ve barışçıl çözüm önerileri sunulmuştur. Irak Savaşı sonrasında ise, Çin, Irak’ın Saddam döneminden kalma borçlarını silmiş ve Kürt Cumhurbaşkanı Celal Talabani ile kurulan yakın ilişkilere rağmen, Irak’ın toprak bütünlüğünü desteklemeye devam etmiştir. Çin’in bu politikası, elbette kendi içerisindeki Tayvan, Doğu Türkistan ve Tibet sorunlarıyla da yakından alakalıdır.

Orta Asya
Çin’in Orta Asya politikalarında 3 temel hedef gözükmektedir; (1) bu coğrafyadaki etkin güçlerle mevcut siyasi ve güvenlik ilişkilerinde denge politikası yürüterek azami faydanın sağlanması, (2) Bağımsız Devletler Topluluğu, Şanghay İşbirliği Örgütü ve Orta Asya İşbirliği Örgütü gibi bölgesel örgütlenmeler vasıtasıyla karşılıklı bağımlılığın arttırılması ve (3) ülke içerisinde güvenlik politikalarının güçlendirilerek tehdit algılamalarına uygun mücadele tekniklerinin geliştirilmesidir. Ayrıca Çin, enerji ihtiyacının karşılanması konusunda da Orta Asya ülkelerine stratejik gözle bakmaktadır. Bu noktada, Çin, uluslararası enerji şirketleri arasındaki rekabet, boru hatlarının yapım süreci ve güzergâhları gibi kritik konularda kendi ulusal çıkarlarına göre pozisyon almaktadır. Orta Asya ülkelerinin halen Rusya’ya daha yakın olduklarını bilen Çin, bu nedenle bu ülkelerle daha çok ekonomik temelde ilişkiler geliştirmektedir. Nitekim 1991’den beri Çin’in bu coğrafyadaki ekonomik etkinliği istikrarlı bir şekilde artmaktadır. Pekin, ayrıca tarihi İpek Yolu’nun canlandırılmasına yönelik bir proje de geliştirmektedir. Kitap yazıldığı dönemde sadece kâğıt üzerinde olan bu proje, şimdilerde “Yeni İpek Yolu” adıyla uygulamaya geçirilmektedir. Bu proje, Çin’in Avrupa ve Batı ile ekonomik ilişkilerini istikrarlı hale getiren çok önemli bir girişim olabilir. Ayrıca Çin’in Orta Asya politikasında Doğu Türkistan’ı izole etmek düşüncesi de önemli bir konudur. Orta Asya’daki diğer Türk devletleri ile Uygurların yakın ilişkiler kurmalarını ve Türkiye’nin bu konuya müdahil olmasını engellemek, Çin açısından çok önemli amaçlardır. ŞİÖ girişimi de Çin’in bu bölgedeki hedefleri açısından son derece önemli bir girişimdir.

Çin, Orta Asya konusunda Rusya Federasyonu ile bugüne kadar çatışmadan açılımlar yapmayı başarabilmiştir. Ancak orta ve uzun vadede, Çin ile Rusya arasında da bir rekabet doğabilir. Zira Rusya, Vladimir Putin’in Başkan olmasından sonra bu bölgedeki en büyük ülke olduğunu diğer ülkelere hatırlatmak konusunda gayet istekli olmuş ve Avrasya Birliği gibi kuruluşlar sayesinde Sovyetler dönemine benzer şekilde bölgesel hegemonya tesis etme girişimlerine başlamıştır. Çin-Rusya arasındaki ekonomik ilişkiler, Putin sonrasında istikrarlı bir şekilde artmıştır. İki ülke, ABD hegemonyası ve tek kutuplu dünya düzenine karşı çıkma bağlamında bugüne kadar uyumlu bir ikili görüntüsü çizmeyi başarmışlardır. Sibirya’daki yeraltı kaynaklarının işletilmeye başlanması ve Çin’e satılması da ilerleyen yıllarda Rus-Çin ittifakını güçlendirebilir ve rekabetin dozunu azaltabilir.

Çin’in bu bölgedeki bir diğer önemli müttefiki Kazakistan’dır. Kazakistan, Türkmenistan’dan sonra bölgenin yeraltı kaynakları bakımından en zengin ikinci ülkesidir. Kazakistan, Çin’in enerji ihtiyacı açısından da çok önemli bir ülkedir. Bu nedenle, Pekin, 1997 yılında Kazak şirketi Aktobemunaygaz’ın % 60 hissesini satın almış ve Kazak petrolünü işletme hakkı kazanmıştır. 2006 yılından beri yeni inşa edilen boru hattı vasıtasıyla Kazakistan’dan Çin’e petrol pompalanmaktadır. Çin, Kazakistan’daki yatırımlarını da hızla arttırmaktadır. Özellikle bu ülkedeki uranyum kaynakları (dünya rezervlerinin % 20’sini oluşturmaktadır) Pekin için öncelikli bir meseledir. Kazakistan, bugün itibariyle Pekin’in Orta Asya’daki en büyük ticari partneridir. Gelecekte, bu ilişkiler daha da yoğunlaşabilir.

Çin’in Orta Asya’da Kırgızistan’la kurduğu ilişkiler de oldukça önemlidir. Diğer bölge ülkeleri gibi enerji zengini olmayan Kırgızistan, jeopolitik konumunu kullanmaya çalışan bir devlettir. Bu ülkede hem ABD, hem de Rus askeri üssü bulunmaktadır. Kırgızistan, dev komşusu Çin’in ekonomik ve demografik baskısı altındadır. Hatta son yıllarda, Çin, bu ülke ekonomisine hükmetmeye başlamıştır. İki ülke arasındaki ticaret hacmi hızla artmaktadır. Hatta Çin’in bu ülkeden bir askeri üs talep ettiği de yazılmıştır. Ayrıca Çin’in “insan ihracı” adı verilen işçi gönderme politikası, bu ülkede son dönemde çok etkili olmaya başlamış ve bazı tepkileri de beraberinde getirmiştir. Buna karşın, Kırgızistan’ın altyapı modernleşmesi açısından Çin yatırımları son derece önemli ve faydalıdır.

Türkmenistan, kurulduğu günden itibaren kendisine dış politikada “tarafsızlık” statüsü benimsemiştir. Bu nedenle, hiçbir uluslararası örgütte yer almamaktadır. Türkmenbaşı (Saparmurat Niyazov) döneminde siyasi istikrar ve kalkınma gibi hedefler belirleyen Türkmenistan, aynı zamanda önemli petrol, doğalgaz ve maden kaynaklarına sahiptir. Ayrıca Türkmenistan, Çin’in Tayvan konusunda takip ettiği “tek devlet, iki sistem” politikasına açık destek veren bir ülkedir. Bunlar dışında, Pekin, Türkmenistan’dan doğalgaz almaya da başlamıştır. Bu ilişkilerin ilerleyen yıllarda daha da gelişmesi beklenmektedir.

Orta Asya’nın en kalabalık ülkesi olan Özbekistan, petrol, doğalgaz ve altın gibi doğal kaynaklara da sahiptir. Petrol rezervleri ihracat açısından kısıtlı olmakla birlikte, doğalgaz kaynakları kayda değerdir. Bu gaz kaynakları, daha çok Kazakistan ve Ukrayna’ya satılmaktadır. Özbekistan, Çin açısından doğal kaynaklardan çok güvenlik açısından önemli bir devlettir. Çin, Özbekistan’daki radikal hareketlerin kendi ülkesine sıçramasından açıkça endişe etmektedir. İslamcı ve aşırı milliyetçi grupların Özbekistan ve Orta Asya’da güçlenmesi, Çin’in en büyük korkusudur. Bu durum, Çin’in iç politik istikrarını ve ekonomik gelişimini engelleyebilir. Bu nedenle, Pekin, Özbekistan’da siyasi istikrarı önceleyen bir siyaset gütmektedir.

3. Çin Halk Cumhuriyeti’nin İzlediği Politikaların Türkiye’ye Yansımaları
Kitabın üçüncü bölümüne yazar “Çin Halk Cumhuriyeti’nin İzlediği Politikaların Türkiye’ye Yansımaları” adını vermiştir. Çin ile Türkler arasındaki ilişkilerin tarihinin milattan öncesine kadar gittiği görülmektedir. Hunlar ve Göktürkler döneminde iki medeniyet arasında yakın ilişkiler kurulmuştur. Ancak ilişkiler hep dostane seyretmemiş ve Türk akıncılar nedeniyle Çinliler meşhur Çin Seddi’ni inşa etmek zorunda kalmışlardır. Modern dönemde ilişkiler ise 1925 yılında kurulmuştur. 1929 yılında Türkiye Nanking’de ilk diplomatik misyonunu açmıştır. Çin de 1940 yılında İstanbul’da Konsolosluk binası açmıştır. Ancak Çin’deki komünist devrim sonrası ilişkiler uzunca süre kopmuş; Batı bloğunda yer alan Türkiye, ilişkilerini Çin yerine Tayvan hükümetiyle geliştirmiştir. Bu yıllarda, Çin, Türkiye’deki anti-Amerikancı komünist hareketlere destek vermiştir. Bu nedenle, Türkiye’de Çin’e yönelik “Kızıl Çin” yakıştırması yapılmıştır. Türkiye, ABD’nin Vietnam Savaşı faciası sonrasında Nixon döneminde Çin’le yakınlaşmaya başlamasının neticesinde, 1970’lerde Çin’le diplomatik ilişkiler kurmaya başlamıştır. Nitekim Türkiye, bu dönemde Arnavutluk’tan sonra Çin’le havacılık konusunda anlaşma imzalayan ikinci Avrupa ülkesi olmuştur. Ayrıca Paris’teki Türk sefaretinde Paris Büyükelçimiz Hasan Esat Işık ve Çin’in Paris Büyükelçisi Huang-Chen arasında 4 Ağustos 1971’de imzalanan anlaşmayla Türkiye-Çin diplomatik ilişkileri resmen başlamıştır. Türkiye, bu anlaşmayla Kızıl Çin’i tek Çin hükümeti olarak tanımıştır. Türkiye, İngiltere, Hollanda, Kanada, Norveç, İtalya, Danimarka ve Fransa’dan sonra Çin’i tanıyan 8. NATO ülkesi olmuştur. Aynı süreçte Tayvan Büyükelçiliği tasfiye edilmiş ve bu ülkedeki Türk Büyükelçiliği de kapatılmıştır. Ayrıca Türkiye, Çin’in BM’ye kabul edilmesinin lehinde oy kullanmıştır. Genelde olumlu tepkiler alan bu sürece, özellikle sağ çevrelerde tepki gösterenler de olmuştur.

Türkiye-Çin ilişkileri, 1974’te imzalanan Ticaret Anlaşması ve 1981 tarihli Ekonomi, Sanayi ve Teknoloji anlaşmasına karşın uzun süre düşük seviyede devam etmiştir. Son yıllarda ekonomik ilişkilerin gelişmesine karşın, Karaca’ya göre ilişkilerde hala önemli potansiyel sorunlar bulunmaktadır. Bu nedenle, ikili ilişkiler konusunda fazla iyimser olmamak gerekir. Siyasi olarak Çin’in Orta Doğu, Kıbrıs ve Ermenistan politikaları ile Türkiye’nin Doğu Türkistan hassasiyeti en temel sorunlar olarak karşımıza çıkarken, ticarette Çin lehine bir tablonun oluşmaya başlaması da bir diğer sorundur. Meselelere daha yakından bakıldığında, Çin’in İran’a nükleer enerji konusunda verdiği desteğin Türkiye açısından ciddi bir sorun kaynağı olduğu görülmektedir. Çin’in Kıbrıs Sorunu’nda Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ne ülkelerin toprak bütünlüğü bağlamında verdiği destek de Ankara açısından bir sorundur. Türkiye’de ise, bugün 25 civarında ülke tarafından tanınan Tayvan’a benzer şekilde, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) için de benzer bir model geliştirilebileceği görüşünü savunanlar son dönemde artmaktadır. Kıbrıs müzakerelerinin sürekli olumsuz sonuçlanması da bu konuda Ankara’yı cesaretlendiren bir faktördür. Çin’in Kürt politikası da zaman zaman ikili ilişkilerde sorun yaratmaktadır. Her ne kadar ülkelerin toprak bütünlüğünü daima desteklese de, Çin, Türkiye’nin Uygur Sorunu’nu kendisi aleyhine kullanma ihtimaline karşılık olarak Kürt kartını her zaman saklı tutmaktadır. Nitekim Irak Savaşı sonrasında Celal Talabani ve Mesut Barzani gibi Iraklı Kürt politikacılarla Çinli yetkililer arasında yakın diplomatik temaslar gerçekleşmiştir. Ayrıca Çin basınında PKK terör örgütü ve lideri Abdullah Öcalan’a yönelik olumsuz bir dilin kullanılmaması yakın geçmişte Ankara’da büyük tepki çekmiştir. Buna karşın, Çin’in bağımsız bir Kürt devletini tanıması konusunda henüz olumlu bir sinyal alınmamıştır. Çin’in kontrolsüz silah satışları ve bunun Türkiye aleyhine bir faktöre dönüşmesi riski de bulunmaktadır. Bunların dışında, bazı Çinli stratejistler, Türkiye’nin Türkçü eğilimlerinin de uzun vadede kendileriyle bir sorun yaratabileceğini düşünmektedirler. Yine Çin’in Ermenistan politikası da bir diğer önemli kriz konusudur. Çin, Ermenistan’la yakın ekonomik ilişkileri olan ve bu ülkeye ekonomik yardımlar yapan bir devlettir. Çin, Rusya’ya benzer şekilde, Ermenistan ve İran’ı, Türkiye’nin Türk Dünyası ile bağlarını koparmak açısından stratejik bakımdan önemli tampon bölgeleri gibi görmektedir. Azerbaycan-Ermenistan ilişkileri ve Dağlık Karabağ Sorunu konusunda ise BM parametrelerine vurgu yapılmakta ve taraf olunmamaktadır. Doğu Türkistan veya Uygur Sorunu da Türk halkı nezdinde Çin’in olumsuz algılanmasında önemli bir etkendir. Uygurlara yönelik baskı ve asimilasyon politikaları ve zaman zaman Türk basınında çıkan “oruç yasağı” gibi haberler, Türkiye’de özellikle İslamcı-milliyetçi çevrelerde büyük tepki çekmektedir. İki ülke arasındaki en önemli ekonomik sorun ise, Türkiye’nin dış ticarette yaşadığı büyük açıktır. İki ülke arasındaki ticaret, yıllardır Çin’in lehine gelişmektedir.

4. Sonuç
Kitabın “Sonuç” başlıklı son bölümünde, yazar, kitapta ele aldığı konulardan elde ettiği bulgular özetlemektedir. Kitap, akademik kaynaklar ve diplomatik belgeler ışığında, resmi veri ve istatistiklerle desteklenerek yazılmış ciddi bir çalışmadır. Temel meseleler eksiksiz ortaya konmuş, ama 2007 yılında yazılması nedeniyle güncel bazı gelişmeler kitapta yer alamamıştır. Ayrıca Çin'in büyük önem verdiği Afrika politikaları da kitapta tam olarak işlenmemiştir. Buna karşın, Çin Halk Cumhuriyeti ve Asya politikası çalışanların -bu alanda Türkçe kitapların az olduğu da düşünüldüğünde- mutlaka raflarında yer alması gereken faydalı bir eserdir.

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


[1] Academia.edu sayfası için; http://nisantasi.academia.edu/RagıpKutayKaraca.
[2] http://www.kitapyurdu.com/yazar/r-kutay-karaca/23850.html.
[3] Kitabı almak için; http://www.idefix.com/Kitap/Guc-Olma-Stratejisi-Cin/Kutay-Karaca/Arastirma-Tarih/Politika-Arastirma/Dunya-Politika-/urunno=0000000260080.

10 Ekim 2017 Salı

CFR Oturumu: 2018 Yılında Küba’dan Neler Beklenmeli?


ABD’nin ünlü düşünce kuruluşlarından Council on Foreign Relations (CFR), 2 Ekim 2017 tarihinde “2018 Yılında Küba’dan Neler Beklenmeli?” (Cuba 2018: What to Expect) konulu bir oturum düzenlemiştir.[1] CNN’den Elise Labott’un sunduğu oturuma Blue Star Strategies yöneticisi ve eski bir Beyaz Saray danışmanı olan Dan Erikson, Washington DC’de Amerikan Üniversitesi öğretim üyesi ve Latin Amerika çalışmaları uzmanı William LeoGrande ve Human Rights Watch Amerika direktörü Jose Miguel Vivanco katılmışlardır. Bu yazıda, bu oturumda dile getirilen önemli tespitler Türkçe’ye çevrilecek ve özetlenecektir.

Oturumun kaydı

Oturumun ilk bölümünün ana gündem maddesini, Barack Obama’nın Başkanlığı döneminde yaşanan ABD-Küba yakınlaşmasının ardından[2], geçtiğimiz günlerde, ABD’nin, Havana’da görev yapan diplomatlarının büyük bölümünü “sonik saldırılar”[3] nedeniyle geri çekmesi[4] ve ilişkilerin yeniden bozulması konusu oluşturmaktadır. Nitekim moderatör Labott’un da belirttiği üzere, yeni ABD Başkanı Donald Trump’ın Küba konusundaki duruşu Obama’ya kıyasla çok daha serttir[5] ve bu dönemde ilişkilerin daha da bozulmasından endişe edilmektedir.

Oturumda ilk söz verilen konuşmacı olan Küba uzmanı Amerikalı akademisyen William LeoGrande, bu üzücü gelişmelere karşın, Kübalıların ekonomik gelişme umuduyla ABD ile ilişkilerini düzeltme konusunda çok istekli olduklarını belirterek söze başlamaktadır. Obama döneminde iki ülke arasında 23 ikili anlaşmanın imzalandığını hatırlatan LeoGrande, bu sürecin her iki ülkeye de ekonomik menfaatler sağladığını iddia etmekte, ancak Küba rejimi içerisinde yer alan radikal bazı unsurların bu süreçten rahatsız olmuş olabileceğini ve bu nedenle bu süreci baltalamaya ve durdurmaya çalışmış olabileceklerini söylemektedir. Küba devletinin “sonik saldırılar” konusunda Amerikan hükümetiyle işbirliği yaptığının ve Amerikalı diplomatlara ne olduğunu onların da bilmediğinin moderatör tarafından belirtilmesi üzerine, LeoGrande, bu iddianın doğru olabileceğini, zira Amerikalı diplomatların Küba’da sürekli göz hapsinde tutulduğunu açıklamaktadır. Buna karşın, William LeoGrande, birilerinin özel bir mekanizma veya teknoloji vasıtasıyla Amerikalı diplomatlara böyle saldırılar yapması durumunda bunun Kübalılar tarafından fark edilmemesinin de zor olduğunu düşünmektedir.

Oturumda ikinci söz alan kişi olan Dan Erikson, son dönemde yaşanan gelişmeleri 1991’de Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve 2006 yılında Küba kurucu lideri Fidel Castro’nun görevi bırakmasından bu yana yaşanan en önemli gelişme olarak değerlendirmekte ve bu doğrultuda 3 neden sıralamaktadır. Bunun ilk nedeni, daha önce yaptığı açıklamalar uyarınca, 2018 yılında Küba Devlet Başkanı ve Fidel Castro’nun kardeşi Raul Castro’nun görevi bırakacak olmasıdır. Bu, 59 yıl sonra ilk kez Küba’da kontrolün Castro’ların tekelinden çıkması anlamına gelecektir. Erikson’a göre, bu durum Küba tarihi açısından önemli bir kırılmadır ve bu süreçte çok hassas bir geçiş dönemi yaşanacaktır. İkinci önemli neden, 2014 yılı sonunda Barack Obama-Raul Castro ikilisi tarafından yönetilen normalleşme sürecinin sona erme ihtimalinin hızla artmasıdır. Zira Obama çoktan görevinden ayrılmış durumdadır, Castro da gelecek sene içerisinde görevini bırakacaktır. Bu durumda, normalleşme sürecinin devamı oldukça zor gözükmektedir. Üçüncü önemli neden ise, Küba’nın en yakın müttefiklerinden olan Venezuela’da yaşanan siyasi ve ekonomik krizin Küba’yı da yakından etkilemesidir. Erikson’un iddiasına göre, yıllardır Küba ile Venezuela’nın siyasi ve ekonomik performansı birbirleriyle yakından ilişkilidir. Bu nedenle, Venezuela’nın yaşadığı krizin Küba’ya etkileri, ABD-Küba ilişkilerini de doğrudan etkileyecektir.

Oturumda üçüncü söz verilen konuşmacı Jose Miguel Vivanco olmuştur. Human Rights Watch Amerika direktörü olan Vivanco, Kübalıların Amerikalı ve Kanadalı diplomatlara ülkelerinde yapılan saldırılarla ilgili bilgi sahibi olmamalarının imkânsız olduğunu söylemiş ve bu durumun ABD-Küba normalleşmesini riske attığını belirtmiştir. Küba’da 2018 yılı içerisinde ve ilerleyen yıllarda insan hakları açısından bir ilerleme kaydedilmesini beklemediklerini belirten Vivanco, bu yönde bir gelişmenin ancak Amerikan hükümetinin baskısıyla olabileceğini, ama şimdi ilişkiler bozulduğu için bunun gerçekleşmesinin de zor olduğunu söylemektedir. Buna karşın, Küba’da 2017 yılı içerisinde yapılan keyfi tutuklamaların 2016 yılına kıyasla yarı yarıya azaldığını belirten konuşmacı, bunun iyi bir işaret olabileceğini ummaktadır.

İkinci turda ilk söz alan konuşmacı olan Dan Erikson, Obama döneminde diplomatik ilişkilerin yeniden tesis edilmesinin önemli bir ilerleme olduğunu belirterek söze başlamaktadır. İki ülke arasında turizm faaliyetleri ve ticari ilişkilerin de yakınlaşma süreci sonrasında hızla geliştiğini belirten Erikson, Küba’da hâlihazırda 500.000 dolayında devlet sektörleri dışında çalışan ve kendi geçimlerini kendileri sağlayan bir iş gücü grubunun olduğunu ve bu grubun devletten özerk ve bağımsız bir toplumsal gruba dönüşebilmesi yolunda ABD ile yakınlaşma süreci ve kazanılan ticaret serbestisinin büyük avantajlar sağlayabileceğini düşünmektedir. Bu toplumsal grubun ekonomik özerkliklerinin sağlanması durumunda siyasal olarak da daha bağımsız bir pozisyon alabileceklerini belirten Erikson, bu sayede Küba’da çoğulcu bir demokrasinin gelişebileceğine dikkat çekmektedir. Bu süreçte Amerika merkezli dini grupların, ailelerinin ve yakınlarının bir bölümü halen Küba’da olan Kübalı Amerikalıların ve Küba kültür ve sanat yaşamına ilgi duyan grupların Küba’ya çıkarma yapabileceklerini ve bunun harika birşey olabileceğini düşünen Dan Erikson, Trump’ın sert sözlerine karşın henüz Küba politikasında ciddi bir değişikliğe gitmediğine ve planlarının ne olduğunun bilinmediğine dikkat çekmektedir. Ticaret konusunda Amerikan kurallarını içeren yeni bir düzenlemenin yakında açıklanabileceğine işaret eden Erikson, bu durumun yakınlaşma sürecini durdurabileceğini belirtmektedir. Erikson, ayrıca Obama döneminde bu yakınlaşma sürecinin geri dönülemez şekilde ayarlanmaya çalışıldığının hatırlatılması üzerine, Küba politikası konusunda daima zikzakların olduğunu ama ABD’den işadamları, sivil toplum kuruluşları ve dini gruplar gibi çok farklı yapıların Küba ile daha entegre olmaları nedeniyle hakikaten de yakınlaşma sürecinin durdurulamayabileceğinin altını çizmektedir.

Daha sonra söz alan akademisyen William LeoGrande, Küba’da ekonomik reformların ABD ile yakınlaşma öncesinde 2011 yılında başladığına vurgu yapmakta ve Çin ve Vietnam’da yapılan ekonomik reformların ilk aşamasına benzer şekilde, bu ülkede de 2011 yılından itibaren kademeli olarak yabancı sermaye ve yerli girişimcilere özgürlükler sağlanmaya başlandığına dikkat çekmektedir. Bu sürecin çok yavaş gelişmesinin içeride bürokrasiden gelen baskı nedeniyle olduğunu iddia eden LeoGrande, ABD ile yaşanan normalleşme süreci sonrasında siyasal açıdan da özgürlüklerin arttığını belirtmekte ve sosyalist sistemi yıkmadan ve içeriden yapılacak yeniden düzenlemelerle sistemi daha iyi hale getirme yönünde sivil toplum kuruluşlarından gelen taleplerin arttığını iddia etmektedir. Küba halkı arasında ABD ile iyi ilişkiler kurmak isteyenlerin çok olduğunu belirten konuşmacı, ancak Küba siyasal eliti içerisinde bazı kişilerin bunun sistemi yıkabilecek bir hamle olacağını düşündüklerini ve ABD’nin adeta bir “Truva atı” gibi Küba’ya girerek sistemi bozacağından endişe ettiklerini söylemektedir. Örneğin, Raul Castro’nun yerine geçmesi beklenen Başkan Yardımcısı Miguel Díaz-Canel’in[6] bu konuda oldukça muhafazakâr görüşleri olduğunu belirten LeoGrande, 50 yıllık düşmanca bir ilişkinin sonucu olarak bu sürecin kolay olmayabileceğine işaret etmektedir.

Miguel Díaz-Canel

İkinci turun son konuşmacısı olan Jose Miguel Vivanco ise, Obama döneminde yaşanan ABD-Küba yakınlaşmasından bağımsız olarak, Fidel Castro’dan sonra görev başına geçen Raul Castro döneminde siyasal muhaliflere yönelik uzun hapis cezalarının ciddi oranda azaltıldığını (12-15-20 yıllık hapis cezaları 3-4-5 yıl gibi sürelere indirilmiştir) ve dahası, hapsedilen siyasal suçluların sayısında da ciddi anlamda düşüş olduğunu belirtmektedir. Bunun Raul Castro’nun yönetim tarzından kaynaklandığını iddia eden Vivanco, ABD ile yakınlaşmanın da Raul Castro sayesinde yaşandığının altını çizmektedir. Raul Castro döneminde Küba’nın Washington’la yakınlaşması ve dünyaya açılması sayesinde uluslararası kamuoyunun tepkilerini daha fazla dikkate almaya başlamasının da bu süreçte etkili olduğunu belirten Vivanco, bu sürecin (ABD ile yakınlaşma) Küba halkı açısından olumlu sonuçlar ürettiğini vurgulamaktadır.

Üçüncü turda ilk sözü alan konuşmacı William LeoGrande olmuştur. Küba ekonomisinin 3 temel ayağının olduğunu belirten LeoGrande, bunları; Kübalı Amerikalıların ve diğer ülkelerdeki Kübalıların ülkelerine gönderdikleri paralar (yıllık 3 milyar dolar civarında), turizm ekonomisi (yıllık 3 milyar dolar civarında) ve Venezuela’dan gelen ve Venezuela devleti tarafından sübvanse edilen petrol gelirleri olduğunu söylemektedir. Ancak petrol fiyatlarının düşük seyretmesi ve Venezuela’daki kötü ekonomik gidişat nedeniyle bu devletten gelen petrolün 2008’den beri yüzde 37, bu yıl içerisinde de yüzde 13 oranında azaldığını belirten LeoGrande, ülkedeki en verimli ve gelişen sektörün turizm olduğuna vurgu yapmaktadır. Bunlar dışında, tarım ekonomisi ve cuentapropista adı verilen kendi mesleklerine sahip olan kişilerin de ekonomiye katkı yaptıklarını hatırlatan LeoGrande, buna karşın Venezuela’daki durum nedeniyle enerji tüketimi konusunda devletin vatandaşlara ciddi kısıtlamalar getirdiğini belirtmektedir. Bunların yanı sıra, İrma kasırgasının da Küba ekonomisini olumsuz etkilediğini ve ülkeye büyük zarar verdiğini söyleyen konuşmacı, geçen yıl 600.000 dolayında olan Amerikalı turistlerin sayısında azalma olması durumunda bunun da Küba ekonomisini ciddi anlamda olumsuz etkileyeceğini iddia etmektedir.

Daha sonra söz alan Dan Erikson, bir dönem Küba’da yaşamış biri olarak bu ülkede iş yapmanın zor olduğunu vurgulamakta ve ABD ile yaşanan yakınlaşma süreci sonrasında Küba’da devamlı olarak iş yapmaya başlayan Amerikan şirketlerinin sayısının arttığını söyleyerek, bunu kaybetmenin Küba için olumsuz sonuçlar doğuracağına dikkat çekmektedir. Küba’yı insanların her zaman bir defa gitmek istedikleri, ama ikinci defayı asla düşünmedikleri bir ülke olarak tanımlayan Erikson, Amerikan şirketlerinin burada iş yapmaktan vazgeçmesinin Küba ekonomisi açısından büyük bir kayıp olacağını sözlerine eklemektedir.

Bu turda yine son konuşmacı olan Jose Miguel Vivanco ise, Küba’daki rejimin Washington’la yaşanan yakınlaşma süreci sonrasında ve uluslararası baskılar neticesinde değişebileceğine inanmadığını söylemekte ve bu ülkede gerçekleştirilen seçimlerde Komünist Parti adayı olmayanlara yönelik baskı ve tacizler yapıldığını iddia etmektedir. Dünyada Küba halkının Washington’ın uyguladığı haksız izolasyonların mağduru olan bir halk olarak bilindiği ve bu nedenle Küba’nın demokratikleşmesi konusunda demokratik ülkelerden yeterince baskı gelmediğini belirten Vivanco, bu anlamda Obama döneminde ekonomik yaptırımların kaldırılmasının doğru bir hamle olduğunu savunmaktadır.

Konuşma, soru-cevap bölümüyle sona ermektedir. Konuşmanın gelen bir değerlendirmesini yapmak gerekirse, konuşmacıların Donald Trump döneminde ABD-Küba ilişkilerinin seyri konusunda çeşitli endişelerinin olduğu, ancak Obama döneminde yaşanan yakınlaşma ve giderek artan ticaret hacmi nedeniyle ilişkilerin önceki yıllardaki gibi kopma aşamasına gelmeyebileceği konusunda umutlarının olduğu görülmektedir. Küba’da yaşanan değişim süreci ise, hakikaten de kalıcı etkileri olabileceği önemli bir dönüm noktasıdır ve bundan sonra Miguel Díaz-Canel ismini yakından takip etmek gerekir.


Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


[1] Oturum kaydı ve konuşma dökümü için; https://www.cfr.org/event/cuba-2018-what-expect.
[2] Bu konuda bir haber analiz için; http://politikaakademisi.org/2016/03/22/abd-baskani-barack-obamanin-tarihi-kuba-ziyareti/.
[3] Küba’da görev yapan ABD çalışanları ve yakınları, 2016 Kasım ayından itibaren aniden rahatsızlanmaya başlamışlar ve bu kişilerde geçici işitme kaybı görülmüştür. Amerikan hükümeti, bunun Kübalı bazı grupların gerçekleştirdiği sonik saldırılardan kaynaklandığından şüphe etmektedir. Bakınız; http://www.ntv.com.tr/dunya/kuba-ve-abd-arasinda-yeni-kriz-sonik-saldiri-suphesi,qyv8gSgYGkWuCxJfawKhWw.
[4] Bakınız; http://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-41449419.
[5] ABD Başkanı Donald Trump, önceki Başkan Barack Obama döneminde Küba’ya yönelik yapılan tüm politikaları yanlış ve tek taraflı bulmakta ve bunları iptal etmek istemektedir. Bakınız; https://www.youtube.com/watch?v=qiifT_aNiOM.
[6] Hakkında bilgiler için; https://en.wikipedia.org/wiki/Miguel_D%C3%ADaz-Canel.