21 Mayıs 2018 Pazartesi

Elizabeth Economy’den ‘The Third Revolution’


Council on Foreign Relations (CFR) Asya çalışmaları uzmanı[1] olan Elizabeth C. Economy[2], özellikle Çin Halk Cumhuriyeti iç ve dış politikası ve çevre politikaları üzerine yazdıklarıyla tanınan bir kişidir. Economy, daha önce The River Runs Black: The Environmental Challenge to China’s Future (Cornell University Press, 2004) ve Michael Levi ile beraber By All Means Necessary: How China’s Resource Quest is Changing the World (Oxford University Press, 2014) adlı kitaplara imzasını atmıştır. Economy’nin son çalışması ise, Şi Cinping önderliğinde bir süpergüce dönüşme sinyalleri veren yeni Çin Halk Cumhuriyeti devleti ve sistemini incelediği The Third Revolution: Xi Jinping and the New Chinese State (Oxford University Press, 2018)[3], yani Türkçesiyle “Üçüncü Devrim: Şi Cinping ve Yeni Çin Devleti” adlı kitaptır. Oxford Üniversitesi Yayınları tarafından geçtiğimiz aylarda yayımlanan eser hakkında, yazar, geçtiğimiz gün bir CFR oturumuna katılmış ve kitabı hakkında bazı bilgi ve tüyolar vermiştir. Bu yazıda, Economy’nin bu konuşması özetlenecektir.

Konuşma kaydı

Elizabeth Economy, CFR Başkanı Richard N. Haass’ın moderatörlüğünde gerçekleşen kitabı hakkındaki konuşmasına, geçtiğimiz günlerde bir CFR delegasyonu ile gittiği Çin Halk Cumhuriyeti’nde ilk kez Çinli üst düzey bir yetkilinin ülkesinden “süpergüç” olarak söz ettiğini duyduğunu söyleyerek başlamaktadır. Çin’in yaklaşık 20 yıldır sürekli gelişen ve büyüyen bir ekonomi olarak dünyada gayet iyi bilindiğini ve Şi Cinping döneminde de büyük bir devlet olarak tescil edildiğini, ancak yine de süpergüç iddiasının yeni bir aşama olduğunu ima eden Economy, bu durumun Çinli yetkililerin artık -ABD ile birlikte- dünya siyasetine yön verebilecek kapasitede bir devlet olduklarını düşünmeye başladıklarını gösterdiğini söylemektedir. Bu yaklaşımın Çin Halk Cumhuriyeti Devlet Başkanı Şi Cinping’in -Economy'nin “Üçüncü Devrim” adını verdiği- reformlarıyla yakından alakalı olduğunu söyleyen Amerikalı yazar, Şi Cinping düşüncesinin temelinde Çin’in dünya siyasetinin merkezinde olması gerektiğine dair hak iddiasının bulunduğunu iddia etmektedir. Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurucusu Mao Zedong’un 1949-1950 yıllarında Komünist Çin’i (Çin Halk Cumhuriyeti) kurarak ilk devrimi yaptığını hatırlatan Economy, Deng Xiaoping’in dünyaya açılma hamleleri ve piyasa reformlarıyla Çin’deki ikinci büyük devrimi gerçekleştirdiğini, şimdi de Şi Cinping’in devlet ve parti (Çin Komünist Partisi) otoritesini kendi şahsında yeniden güçlendirerek ve Deng’in düşük profilli/alçak gönüllü davranma geleneği tersyüz edip, daha iddialı bir dış politika vizyonu oluşturarak Çin’deki üçüncü büyük devrimi gerçekleştirdiğini söylemektedir. Daha sonra soru üzerine Şi Cinping’in bizzat böyle bir ifade (Üçüncü Devrim) kullanmadığını kabul eden Economy, ancak “Şi Cinping düşüncesi” yaklaşımını Çin anayasasına yazdırarak (geçmişte sadece Mao Zedong’un yaptığı bir şeydir), Cinping’in eylemleriyle bunu kanıtladığını açıklamaktadır. Yine soru üzerine bu dönüşümün nedenlerini açıklamaya başlayan Economy, Şi Cinping’in Deng Xiaoping’den bu yana Çin’deki en güçlü ve vizyon sahibi lider olduğunu söylemekte ve Şi’nin kişisel hırsları ve ihtiraslı vizyonunun Çin’in bu dönüşümünde en etkili sebep olduğunu belirtmektedir. Economy, Şi Cinping’in başa geçer geçmez Çin ulusunun yeniden canlandırılması ve Çin Komünist Partisi’nin toplum nezdinde güven tazelemesi hedefleri doğrultusunda büyük bir yolsuzluk operasyonu başlattığını hatırlatmakta ve operasyonların her sene derinleşerek devam ettiğini sözlerine eklemektedir. Yine bir soru üzerine bu dönüşümün aynı zamanda Çin’in daha da otoriterleşmesi anlamına gelip gelmediğini açıklamaya başlayan Economy, Şi Cinping’in yaptığı reformların Çin tarihinde karşılığı olduğunu kabul etmektedir. Örneğin, Çin’deki sansür uygulamaları ve yolsuzluk karşıtı operasyonların Çin tarihinde oldukça yaygın olduğunu söyleyen Amerikalı uzman, Mao Zedong’un da geçmişte iktidarını bu tarz hamlelerle güçlendirdiğini anımsatmaktadır. Otoriterleşme ve içe kapanmanın da Çin tarihinde pek çok örneği olduğunu söyleyen Elizabeth Economy, Şi Cinping’in komisyonlar ve komiteleri kontrolü altına alarak Çin devletinde ipleri eline almayı başardığını, ancak entelektüeller, girişimciler ve sivil toplum bağlamında (özellikle feministler ve lgbt hareketi) Çin’de halen Cinping’in reformlarına bazı tepkiler olduğunu savunmaktadır.

Konuşmasının ilerleyen bölümlerinde Çin Halk Cumhuriyeti ve Şi Cinping’in 3 temel meseleye yaklaşımının ilerleyen yıllarda önemli olacağını söyleyen Economy, bunları; (1) çevre sorunları, (2) fakirlik ve (3) ekonomi (risk algılamalarının azaltılması) olarak sıralamaktadır. Son dönemde Çin’in rekor düzeydeki ekonomik büyümesinde yavaşlama olduğunu belirten Economy, bunun Cinping’in popülaritesinde kısmi bir azalmaya neden olduğunu iddia etmektedir. Otoriter bir lider olmanın aynı zamanda tüm sorumluluğu üstlenmek olduğunu söyleyen Amerikalı analist, bu bağlamda Şi Cinping’in büyük bir başarısızlık durumunda ülkesinde daha sert bir muhalefetle karşılaşabileceğini iddia etmektedir. Ayrıca Şi Cinping’in iki dönem Başkanlık kuralını değiştirmesinin halk nezdinde bazı tepkilere neden olduğunu da belirten Elizabeth Economy, insanların yeni sistemde eleştirilerini devlet katına iletememekten rahatsızlık duymaya başladıklarını sözlerine eklemektedir. Bu yaşananların kendisini şaşırtıp şaşırtmadığının sorulması üzerine, Economy, Şi Cinping’in başa geçtiğinde ülkesinde bile pek fazla bilinmeyen bir kişi olduğunu söylemekte, ancak o güne kadar 2008 Pekin Olimpiyatları’nın düzenlenmesi ve Çin’in Güney Çin Denizi politikasını belirlemek gibi sorumluluklar üstlenmiş olan Cinping’in tüm bu vazifeleri başarıyla yerine getirmiş olduğunu hatırlatmaktadır. Ayrıca Cinping’in ülkesinde en baştan beri yolsuzluk karşıtı bir isim olarak bilindiği ve desteklendiğini söyleyen Economy, Cinping’in hatalı bir şekilde başlarda bir siyasi reformcu gibi algılandığını, ancak geçen zaman içerisinde ülkesindeki otoriter sistemi daha da güçlendirdiğini anlatmaktadır. Buna karşın, Şi Cinping’in dediklerini yapan bir kişi olduğunu belirten Economy, bu nedenle Şi’yi anlamak için en iyi yöntemin onun konuşmalarını detaylı bir şekilde okumak/incelemek olduğunu kaydetmektedir. Şi Cinping’i olumlu veya olumsuz yönde etkileyen figürlerin/olayların sorulması üzerine sözü Sovyetler Birliği'nin son lideri Mihail Gorbaçov’a getiren Economy, Şi Cinping’in Gorbaçov deneyiminden önemli dersler çıkardığını ve bu nedenle siyasi açıklık yerine daha devletçi/baskıcı bir sisteme yöneldiğini söylemektedir.

Şi Cinping

Konuşmanın sonraki bölümünde Çin dış politikasına odaklanan Economy, Tayvan konusunda Şi Cinping’in herhangi bir kuşkuya mahal vermeyecek şekilde Çin bütünleşmesini (Çin ile Tayvan’ın birleşmesi) savunduğunu, ancak bunun için uygun koşulların oluşmasını beklediğini ve bu konuda 2049 yılını işaret ettiğini söylemektedir. Şi’nin “Çin Rüyası” (Chinese Dream) olarak da bilinen “Çin ulusunun yeniden canlandırılması” (Rejuvenation of China) vizyonunda yalnızca Tayvan değil, Hong Kong ve Makao’nun (Macau) da önemli bir yer teşkil ettiğine işaret eden Amerikalı uzman, Şi Cinping’in kendisinin değilse bile sonraki Başkanların bunu başarabilmesi için ortaya bir hedef koyduğunu ve Cinping döneminde Pekin’in daha şimdiden Tayvan’ı sıkıştırmak için bazı hamleler yaptığını anlatmaktadır. Güney Çin Denizi konusunda Şi Cinping’in Çin Halk Kurtuluş Ordusu (PLA) ile uyumlu bir şekilde hareket ettiğini de söyleyen Economy, Şi’nin bu konuda sorumluluk aldığı 2010 yılından beri Çin’in Güney Çin Denizi’nde daha iddialı bir politika izlemeye başladığını ve bu durumun Şi’nin 2012 yılında Komünist Parti Genel Sekreteri ve Çin Halk Cumhuriyeti Devlet Başkanı olmasıyla birlikte daha da belirgin hale geldiğini savunmaktadır. Şi Cinping’in Başkanlığı döneminde orduda reform yaparak Amerikan Ordusu’na benzer bir yapı kurmayı amaçladığını ve ordu komutanlarını sık sık ziyaret ettiğini de hatırlatan Economy, bu anlamda Çin’in Güney Çin Denizi politikasının Şi Cinping-Çin Halk Kurtuluş Ordusu ortaklığında şekillendiğini düşünmektedir. Bu bölümde Çin’in en iddialı uluslararası projesi olan ve daha çok “Tek Kemer Tek Yol” sloganıyla bilinen Yeni İpek Yolu projesini de yorumlayan Elizabeth Economy, Pekin’in bu proje ile başlangıçta sadece bir altyapı dönüşümü ve atılımı gerçekleştirmek için yola çıktığını, ancak zamanla bu projenin Çin’in 68 ülke ile ticaret bağlantısı ve ulaşımını sağlayacak çok iddialı bir jeopolitik hamle haline geldiğini söylemektedir. Kara, deniz ve dijital ayakları olan bu projenin zamanla siyasal amaçlarının ortaya çıkmaya başladığını kaydeden Economy, örneğin Çinli yetkililerin son dönemde Afrikalı yöneticilere ülkelerinde siyasal istikrar sağlamak ve propaganda yapmak konusunda tavsiyeler vererek bir tür “Çin Modeli” yaratmaya çalıştıklarını da iddia etmektedir. Bu projenin başarılı olabilmesi için proje ülkelerinde Çin’e yönelik tepkilerin azaltılması gerektiğini düşünen konuşmacı, buna karşın bu proje sayesinde Afrika başta olmak üzere birçok kıta/bölgede teknik ve teknolojik ilerlemeler sağlanabileceğini iddia etmekte ve Çin’e yönelik düşmanca bir üslup benimsememektedir. Kuzey Kore nükleer programı ve Kuzey Kore-Güney Kore/ABD yakınlaşmasına da bu bölümde değinen Economy, Pekin’in Güney Kore-Kuzey Kore (Moon Jae-in-Kim Jong-un) yakınlaşmasından rahatsız olduğunu ve bu durumu kendilerinin marjinalize edilmesi olarak yorumladığını iddia etmektedir. Buna karşın, Çin’in bu beklenmedik gelişme karşısında çok kısa sürede durumu toparladığını ve Donald Trump-Kim Jong-un görüşmesi ilan edildikten hemen sonra Kim Jong-un’un Çin’e bir ziyaret yaparak Şi Cinping’le görüştüğünü hatırlatan Economy, Kuzey Kore lideri Kim’in başta ABD-Güney Kore askeri işbirliğinin durdurulmasına yönelik herhangi bir ön koşulu olmadan nükleer programını durdurabileceğini açıklamasına karşın, sonradan bu görüşmeyi ve genel olarak Kuzey Kore-Güney Kore yakınlaşmasını bu iki ülke arasındaki askeri tatbikatları gerekçe göstererek iptal edebileceğini açıklamasını Pekin etkisi olarak yorumlamaktadır. Pekin’in ABD’nin Güney Kore’deki etkisinden rahatsız olduğunu düşünen Economy, bu bölümde son olarak ABD-Çin ilişkileri konusundaki görüşlerini açıklamaktadır. Şi Cinping döneminde ABD-Çin ilişkilerine dair iş çevrelerinin beklentilerinin gerçekleşmediğini düşünen Economy, buna karşın ABD-Çin ekonomik ilişkilerinin yakın geçmişte Çin’i olumlu yönde dönüştürmeyi başardığını ve çevre kirliliği ile mücadele ve sivil toplum faaliyetlerinin geliştirilmesi gibi konularda somut başarılar kazanıldığını söylemektedir. Bu bağlamda, Şi Cinping’in son dönemde otoriter bir yönetim modeli kurmasının gelecekte Çin’in daha fazla siyasi reform yapamayacağı anlamına gelmediğini söyleyen Amerikalı uzman, gelecekte bu ülkede pekâlâ siyasi içerikli bir “Dördüncü Devrim”in gerçekleşebileceği vurgusunu yapmaktadır.

Son olarak, Elizabeth Economy’nin konuşmasının The Third Revolution: Xi Jinping and the New Chinese State kitabı ve Çin’le ilgili düşünceleri konusunda önemli bilgiler içeren faydalı bir oturum olduğu, ancak bazı görüşlerinin daha çok Amerikan perspektifinde şekillendiği iddia edilebilir. Zira askeri açıdan dünyanın en güçlü ülkesi olan ve silah satışları/savunma sanayii konusunda da dünya lideri olan ABD’nin aksine, Çin, askeri açıdan bu ülke ile rekabet edemeyeceğini gayet iyi bilen, bu nedenle daima barışı ve diplomasiyi tercih eden bir ülke olarak dünyada bilinmekte ve tam da bu sebeple diğer ülkelerden destek almaktadır. Bu nedenle, Güney Kore-Kuzey Kore yakınlaşması ve diğer konularda Çin’in sorun çıkaran bir aktör gibi sunulması kanımca hatalı/taraflıdır. Zira Pekin, Pyongyang rejimi üzerinde uyguladığı ekonomik yaptırımlar sayesinde Kim Jong-un’u müzakere masasına oturtabilmiştir. Elbette bu noktada ABD Başkanı Donald Trump’ın sert politikasının da olumlu katkılarından söz edilebilir. Ayrıca elbette, ABD, Çin’e kıyasla çok daha özgür ve demokratik ülkedir ve Çin Rüyası’nın henüz Amerikan Rüyası ile rekabet etmesi imkânsızdır. Ancak ABD’nin, son Kudüs olayında da görüldüğü üzere, zaman zaman uluslararası hukuku hiçe sayan tek taraflı adımlar atması, bu gidişle Çin’i dünya siyasetinde daha da güçlü bir aktör haline getirecektir. Zira Pekin, siyasi sorunlarda daima uluslararası hukuk ve normları savunan yasalcı (legalist) bir devlettir. Buna ek olarak, ilerleyen yıllarda Çin'in Orta Doğu coğrafyasındaki ülkelerden daha yoğun şekilde petrol alacağı ve ABD'nin artık kendi petrol rezervlerini kullanacağı da düşünülürse, Pekin'in etkisi yakın gelecekte Orta Doğu'da ve Müslüman coğrafyasında da kaçınılmaz bir şekilde artacaktır. 


Dr. Ozan ÖRMECİ



[1] https://www.cfr.org/experts/elizabeth-c-economy.
[2] Hakkında bilgiler için bakınız; https://en.wikipedia.org/wiki/Elizabeth_Economy.
[3] Amazon.com - https://www.amazon.com/Third-Revolution-Jinping-Chinese-State/dp/0190866071.

17 Mayıs 2018 Perşembe

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İngiltere Temasları


Giriş
Türkiye’de 24 Haziran 2018 tarihinde düzenlenecek olan Başkanlık ve parlamento seçimleri öncesinde muhalefet partileri ve Cumhurbaşkanı adaylarının ve uluslararası basının yoğun eleştirilerine maruz kalan ve döviz kurunda son haftalarda yaşanan artış nedeniyle zor durumda olan Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) Genel Başkanı ve Türkiye’nin 12. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, geçtiğimiz günlerde İngiltere’ye giderek çeşitli temaslarda bulundu. Cumhurbaşkanı’nın üç günlük gezisine eşi Emine Erdoğan, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar, Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek, Dış İşleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Adalet Bakanı Abdulhamit Gül, Avrupa Birliği Bakanı ve Başmüzakereci Ömer Çelik, Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi, Enerji ve Tabii Kaynakları Bakanı Berat Albayrak, İç İşleri Bakanı Süleyman Soylu, Kültür ve Turizm Bakanı Numan Kurtulmuş ve Milli Savunma Bakanı Nurettin Canikli de katıldılar. Bu yazıda, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İngiltere temasları özetlenecek ve yorumlanacaktır.

Galler Prensi Charles’la Görüşme
Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Prens Charles

Cumhurbaşkanı Erdoğan, İngiltere ziyaretinde Clarence House’da Galler Prensi ve İngiliz tahtının varisi Prens Charles’la görüştü. 40 dakika kadar süren görüşme hakkında basına herhangi bir bilgi verilmedi.[1] Erdoğan ve Prens Charles, daha önce 2015 yılında Çanakkale Savaşı’nın 100. yıldönümü kapsamında düzenlenen bir etkinlikte de bir araya gelmiş ve sıcak sohbetleriyle dikkat çekmişlerdi. İngiltere’de tahtın ilk varisi durumundaki Prens Charles, Türkiye ve Kıbrıslı Türkler konusunda daima sıcak mesajlar veren ve Türkiye ile ikili ilişkiler konusunda ılımlı bir isim olarak biliniyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Chatham House Konuşması
Cumhurbaşkanı Erdoğan, İngiltere ziyareti kapsamında 1920 yılında kurulan köklü ve prestijli düşünce kuruluşu Chatham House ya da diğer ismiyle Kraliyet Uluslararası İlişkiler Enstitüsü’nde bir konuşma yaptı. Dünyanın en önemli ve etkili kişilerine söz hakkı verilen Chatham House’daki konuşmasına, Erdoğan, Shakespeare’in Hamlet eserine referansla başladı ve Suriye’de ve Filistin’de yaşanan insanlık dramlarını dinleyicilere hatırlattı. Dünyadaki ekonomik eşitsizliklere de vurgu yapan Türkiye Cumhurbaşkanı, uluslararası toplumun bu konularda duyarsız kaldığından yakındı. Terörizm konusunda bile devletler arasında henüz bir uluslararası uzlaşının sağlanamadığını söyleyen Erdoğan, Türkiye’nin IŞİD’e en büyük darbe vuran ülke olduğunu, ama Türkiye’nin müttefiklerinin PYD-YPG teröristlerine açıktan destek verdiklerini hatırlattı. Her zaman Suriye’nin egemenliğini ve toprak bütünlüğünü savunduklarını söyleyen Erdoğan, Suriye’deki olaylar nedeniyle Türkiye’de 3,5 milyon mülteciye baktıklarını ve bu konuda Avrupa Birliği’nden ciddi bir destek alamadıklarını da sözlerine ekledi. Bazı Batılı ülkelerin Kürtlere değil, teröristlere ve terörizme destek verdiklerini iddia eden Erdoğan, FETÖ terör örgütünün de büyük bir suç yapısı olduğunu ve bu konuda İngiltere’den destek beklediklerini açıkladı. Daha sonra Avrupa’daki İslamofobi akımına dikkat çeken Erdoğan, Kudüs’ün statüsünü değiştirmeye yönelik adımların çok yanlış ve tehlikeli olduğunu ve bu sürecin II. Dünya Savaşı öncesine benzediğini söyledi. “Dünya 5’ten büyüktür” söylemlerinin uluslararası düzendeki haksızlıklara karşı geliştirilmiş bir slogan olduğunu vurgulayan Türkiye Cumhurbaşkanı, BM Güvenlik Konseyi’nin yapısının değiştirilmesi ve her ülkenin eşit olması gerektiğini de söyledi. Realizmin temelinde olan “İnsan insanın kurdudur” felsefesine karşı çıkan Erdoğan, Türkiye’nin dış politikasının “girişimci” ve “vicdani” olduğunu söyledi. İnsani yardımlar konusunda bütçesine oranla en büyük katkı yapan ülkenin Türkiye olduğunu da hatırlatan Cumhurbaşkanı, bu konuda çok cömert olmalarına karşın dünyadan yeterince destek alamadıklarını söyledi.

Erdoğan’ın Chatham House konuşması

Daha sonra konuşmasına Suriye ve Orta Doğu sorunlarıyla devam eden Erdoğan, Suriye iç savaşının büyük bir yıkıma yol açtığını ve bu konuda çözüm yönünde daima aktif çaba gösterdiklerini iddia etti. Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı operasyonlarıyla Suriye’deki teröristleri temizlediklerini belirten Erdoğan, Suriye devletinden farklı olarak sivillere asla zarar vermediklerini de ayrıca vurguladı. Konuşmasında İran konusuna da değinen Recep Tayyip Erdoğan, İran’ın uluslararası düzene yapıcı katkılarını önemsediklerini ve İran nükleer anlaşmasının önemli bir diplomatik başarı olduğunu kaydetti. İran’la iyi ilişkiler kurmanın Irak’ın istikrarı açısından da faydalı olacağını söyleyen Erdoğan, Yemen ve Libya’daki gelişmeleri de kendi perspektifinden açıklayarak, bölgesel kaosun terör örgütlerine fayda sağladığının altını çizdi. Daha sonra Kudüs meselesine odaklanan Erdoğan, ABD’nin kararının hukuk dışı ve yanlış bir adım olduğunu ve bunu asla kabul etmediklerini açıkladı. Erdoğan, ABD’nin bu süreçte Filistin Sorunu konusunda arabulucu rolünü kaybettiğini ve uluslararası toplumun harekete geçmesi gerektiğini söyledi. Konuşmasının son bölümünde Türkiye-Avrupa ilişkilerine odaklanan Erdoğan, Avrupa Birliği (AB) üyeliği hedefinden vazgeçmediklerini, ancak müzakere sürecinin AB tarafınca siyasileştirildiğini ve zorlaştırıldığını iddia etti. Türkiye’nin istikrar sağlayıcı bir aktör olarak Balkanlar’da son dönemde bir tehdit unsuru gibi gösterilmesini de kınayan Erdoğan, Kıbrıs Sorunu konusunda da Kıbrıslı Türklerin çabalarının görmezden gelindiğini hatırlattı. Kore Sorunu konusundaki barış girişimlerini öven ve destekleyen Erdoğan, ayrıca Çin’in büyük bir ülke olarak son dönemde dünya siyasetinde öne çıktığını ve kendilerinin de Yeni İpek Yolu (Tek Kemer Tek Yol) projesine destek vermek istediklerini açıkladı. Bunların yanında, Erdoğan, Ermenistan’da aklıselim bir yönetimin olması durumunda bu ülke ile de ilişkilerini geliştirmek istediklerini belirtti. Cumhurbaşkanı Erdoğan, konuşmasının sonlarında Afganistan ve Myanmar’daki olaylara da değindi ve dünya siyaseti hakkındaki engin bilgi ve tecrübelerini seçkin dinleyicilere göstermek istedi.

Konuşmanın gayet başarılı olduğu, ancak nesnel bir gözle bakınca biraz tek taraflı kaldığı söylenebilir. Şöyle ki; İslamofobi ve dış politikada çifte standart gibi konularda Batılı ülkeleri sıklıkla eleştiren Erdoğan, bu konuda Türkiye’nin eksik ve hatalarını hiç vurgulamamaktadır. Zira insani yardımlarıyla son yıllarda dünyada takdir toplamasına karşın, Türkiye, ne yazık ki birçok açıdan kendi içerisinde demokratik gelişimi sınırlı kalmış bir ülkedir. Dini hoşgörü ve çeşitlilik açısından konuya yaklaşmak gerekirse; örneğin Birleşik Krallık, Fransa ve Almanya gibi demokratik ülkelerde sağcı hükümetlerin (Nicolas Sarkozy, Theresa May, Angela Merkel vs.) kabinelerinde bile Müslüman azınlığa mensup Bakanlar aktif olarak yer alırken, Türkiye’deki AK Parti hükümetlerinde bırakın gayrimüslim Bakanları, eşlerinin başı açık ve laiklik yanlısı Sünni Müslüman veya Alevi Bakanlara bile artık pek rastlanmamaktadır. Ayrıca Türkiye’de gayrimüslimlere ve Alevilere yönelik halen birçok haksız ve ayrımcı uygulama söz konusudur. Dahası, uluslararası demokrasi endekslerine göre, Türkiye, son yıllarda artık bir demokrasi olarak kabul edilmemekte ve demokrasi ile otoriter rejim arasında “melez rejim” kategorisinde değerlendirilmektedir. Türkiye'de özellikle gazetecilere ve muhaliflere yönelik siyasi baskılar da hemen hemen herkesin kabul ettiği bir sorundur. Bunun yanı sıra, Kudüs konusunda Erdoğan birçok noktada haklı olsa bile, Türkiye de bu süreçte ABD gibi arabulucu rolünü kaybetmiş ve -İsrail ve müttefikleriyle konuşamayan- tamamen Filistin yanlısı bir ülke haline gelmiştir. Ayrıca BM Güvenlik Konseyi'nin eşitliksiz yapısı açıkça ortada olmasına karşın, mevcut yapının II. Dünya Savaşı sonrasında hassas bir denge üzerinden oluştuğu unutulmamalı ve bu konuda sorumlu davranılarak, yıkıcılık değil, reform yönünde bir istenç ortaya konulmalıdır. Bu gibi noktalar, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşmasında hiç vurgulanmamıştır.

Erdoğan ve Kraliçe II. Elizabeth

Erdoğan’ın Buckingham Sarayı’ndaki Heyecanlı Anları
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İngiltere gezisinin en renkli anlarından birini Buckhingham Sarayı’nda Kraliçe II. Elizabeth’le buluşması oluşturdu. Yaklaşık 40 dakika kadar gerçekleşen görüşme öncesinde, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve eşi Emine Erdoğan’ın diplomatik geleneklere uygun şekilde Kraliçe ile buluşma anı kameralara yansırken, Erdoğan çiftinin oldukça heyecanlı olduğu görüldü.[2] Şimdilerde hayatını anlatan “The Queen” adlı televizyon dizisinin de etkisiyle oldukça popüler olan Kraliçe II. Elizabeth’in “We meet again” (Yeniden karşılaştık) sözleriyle karşıladığı Erdoğan’la görüşmesine dair ise basına herhangi bir bilgi verilmedi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Buckingham Sarayı’nda Kraliçe II. Elizabeth tarafından kabul edildiği an

BBC Röportajı
Londra ziyareti kapsamında BBC'den Zeinab Badawi’nin "HARDtalk" programına konuk olan Erdoğan, ABD Başkanı Donald Trump’ın İran nükleer anlaşmasından çekilmesini eleştirdi ve Barack Obama döneminde yapılan anlaşmayı savundu. Bu kararın bölgeyi olumsuz yönde etkileyeceğini kaydeden Erdoğan, kendilerinin daima bölgesel barıştan yana olduklarını ve Trump’ın kararının barışı tehdit ettiğini vurguladı. ABD, Fransa ve İsrail’in nükleer silahlara sahip olduğunu ve nükleer silahlara toptan karşı olmak gerektiğini vurgulayan Erdoğan, bu anlamda İran’ın önümüzdeki dönemde nükleer silahlara sahip olmasına yıllar sonra ilk kez yeşil ışık yaktı. Türkiye’yi otoriterliğe yönlendirdiği yönündeki eleştirilere ise sert çıkan Erdoğan, partisinin eski Bakanı Abdüllatif Şener’in eleştirileri karşısında Şener’i kişisel olarak kötüledi ve bu konudaki soruya cevap vermekten kaçındı. Türkiye’de halkın önüne daima sandık konduğunu hatırlatan Erdoğan, Birleşmiş Milletler’den gelen eleştirileri de ciddiye almadığını söyledi ve bunların ön kabuller içeren yaklaşımlar olduğunu iddia etti. Erdoğan’ın demokrasi konusundaki eleştirileri ciddiye almadığı ve sorulara yanıt vermediği görüldü.

Erdoğan’ın BBC’ye verdiği röportaj

Başbakan Theresa May’le Görüşme ve Ortak Basın Toplantısı
İngiltere ziyareti kapsamında Birleşik Krallık Başbakanı Theresa May’le de bir araya gelen ve İngiliz Başbakanla ortak basın toplantısı düzenleyen Erdoğan, ABD’nin Kudüs Büyükelçiliği’nin açıldığı gün yaşanan katliamın damgasını vurduğu basın toplantısına İngiliz yönetici ve makamlarına teşekkür ederek başladı. Erdoğan, Birleşik Krallık’ı “müttefik” ve “stratejik ortak” olarak değerlendirdiği basın toplantısında, İngiltere’nin 15 Temmuz darbe girişiminden sonra Türkiye’ye destek veren ilk ülkelerden biri olduğuna dikkat çekti. Brexit sonrası Türk-İngiliz işbirliğinin artacağını vurgulayan Erdoğan, iki ülke arasındaki 16 milyar dolarlık ticaret hacminin 20 milyar dolara çıkarılması hedefinin kolaylıkla gerçekleştirilebileceğini söyledi. Türkiye Cumhurbaşkanı, iki ülkenin birlikte Türkiye’nin milli savaş uçağını (TAI TF-X) üreteceklerini, ilerleyen aylarda milli güvenlik ve istihbarat alanında terör örgütlerine yönelik yeni anlaşmaların yapılacağını ve kültürel alanda da karşılıklı yeni kültür merkezlerinin açılmasıyla ilişkilerin derinleşeceğini belirtti. Suriye ve Filistin konularının da May’le görüşmelerinde değerlendirildiğini söyleyen Erdoğan, ABD ve İsrail’in Kudüs konusunda yaptıklarını kınarken, bunun uluslararası hukuka aykırı olduğuna da dikkat çekti. Filistinli şehitlere Allah’tan rahmet dileyen Erdoğan, İsrail’in 1948’den beri sürekli genişleyerek Filistinlileri küçük bir alana hapsettiğine ve “güçlüyüm öyleyse haklıyım” mantığıyla hareket ettiğine vurgu yaptı. İsrail’i “işgalci” ve “terör estiren” bir devlet olarak tanımlayan Erdoğan, Birleşmiş Milletler’in bu zulme karşı çıkması gerektiğini, aksi takdirde meşruiyetini kaybedeceğini vurguladı. Kudüs Sorunu nedeniyle İslam İşbirliği Teşkilatı çatısı altında hemen harekete geçeceklerini açıklayan Erdoğan, İstanbul’daki olağanüstü toplantı ile dünyaya güçlü bir mesaj verileceğini de söyledi.

Erdoğan ve May

Başbakan Theresa May ise, basın toplantısındaki konuşmasında, her iki ülkenin de IŞİD karşıtı uluslararası koalisyonun önemli üyeleri ve Suriye’de istikrar, siyasi çözüm ve barıştan yana taraf olduklarını vurguladı. Kimyasal silahlarla yapılan saldırıları kınadıklarını da belirten May, Suriye’de milyonlarca insanı etkileyen ve mülteci durumuna düşüren trajedi karşısında Türkiye’nin insani yardımlar açısından büyük bir başarı kaydettiğine dikkat çekti ve Türkiye’ye yönelik ekonomik yardımların devam edeceğini vurguladı. İki ülke arasındaki ticari ilişkilerin çok iyi yönde ilerlediğini söyleyen Başbakan May, bunun Brexit sürecinde daha da önemli hale geldiğini vurguladı. Türkiye’deki darbe girişimi, Suriye’deki gelişmeler ve Kürt terörizminin demokrasiye olumsuz etkide bulunduğuna dikkat çeken Theresa May, “Türkiye'de demokratik değerlerin ve uluslararası insan haklarının uygulandığını görmek istiyoruz” diyerek, üstü kapalı bir şekilde Türk Cumhurbaşkanı’nı eleştirdi.[3]

Erdoğan-May ortak basın toplantısı

Ancak Birleşik Krallık Başbakanı Theresa May ve İngiliz hükümetinin Cumhurbaşkanı Erdoğan’a gösterdiği yoğun ilgi ve alaka, İngiliz basınında bazı eleştirilere de neden oldu. Örneğin, The Independent gazetesinde bir makalesi yayınlanan Necati Yas, Erdoğan’ın seçimleri kazanması durumunda Türkiye’de diktatörlüğe giden yolda güç kazanacağı iddia etti.[4] İngiliz siyasi liderlerini de bu vesileyle eleştiren Yas’ın makalesi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın asker kostümü giymiş küçük bir kız çocuğunu şehit olmaya hazır olduğu gerekçesiyle tebrik edip öptüğü bir video ile birlikte verildi. Bir diğer eleştirel makale, The Guardian gazetesi diplomasi haberleri editörü Patrick Wintour tarafından yazıldı.[5] Wintour, yazısında, Türkiye’de son yıllarda gazeteciler, muhalif siyasetçiler ve insan hakları aktivistlerinin tutuklandıklarından ve Başbakan Theresa May’in -Brexit sürecinde Erdoğan’la iyi bir anlaşma yapabilmek için- Türkiye Cumhurbaşkanı’na yönelik eleştirileri görmezden geldiğinden söz etti.

Erdoğan’ın İngiltere ziyaretine başyazılarından birini ayıran The Daily Telegraph gazetesi ise, Erdoğan’ı ağırlamanın İngiltere’nin çıkarına olduğuna ve Türkiye’nin Batı ülkeleri için kritik bir müttefik konumunda bulunduğuna dikkat çekti.[6] Gazete, bu konuda şu ifadelere yer verdi: “Cumhurbaşkanı Erdoğan savunulması kolay biri değil. Kendisini eleştiren gazetecileri ve muhalefet eden siyasetçileri hapse attı. Son yıllarda Atatürk'ün kurduğu, dünyanın en başarılı Müslüman ve laik ülkesini İslam Cumhuriyeti'ne benzer bir şeye dönüştürdü. Ama Erdoğan'ı İngiltere'ye davet etmek için bu aşırılıkları savunmak gerekmiyor. Erdoğan, dünyanın en çalkantılı bölgesinde anahtar önemdeki stratejik bir konumda olan, büyük ve güçlü bir ülkenin lideri.[7] Üç günlük ziyaretin ardından Erdoğan’ın temaslarını değerlendiren BBC’den Özge Özdemir ise, uzman görüşlerine başvurduğu haberinde, Erdoğan’ın Londra ziyaretinin daha çok seçime yönelik bir hamle olduğunun altını çizdi ve Türk Cumhurbaşkanı’nın para politikasında sıkılaşmaya gitmek konusunda isteksiz bir görüntü vermesi ve Türk lirasının büyük değer kaybına yol açan kurdaki dengesizlik nedeniyle Erdoğan'ın yabancı yatırımcıları ilerleyen aylarda Türkiye'ye yeni yatırımlar yapma konusunda ikna edemediğini savundu.[8] Merkezi Londra'da bulunan BlueBay portföy yönetimi şirketinin gelişmekte olan piyasalar masasından stratejist Timothy Ash ise, bu haber kapsamında verdiği demecinde, Theresa May’in Erdoğan’a bu ziyaret vesilesiyle büyük yardımda bulunduğunu ve bu sayede Erdoğan ve partisi AK Parti’nin Batı dostu ve piyasa ile barışık bir imaj oluşturmaya çalıştığını iddia etti.

Londra’da Türk Öğrencilerle Buluşma
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İngiltere ziyaretindeki en başarılı konuşması ise, bu ülkede okuyan Türk öğrencilerle buluştuğu toplantıda oldu. Burada duygusal ve hitabet yeteneğini sergilediği bir konuşma yapan Erdoğan, İsrail’in Kudüs’te yaptığı katliamı kınarken, bu olayı “soykırım” olarak nitelendirdi. İsrail ve ABD ile birlikte bu trajik olay karşısında sessiz kalanları da lanetlediğini söyleyen Erdoğan, İsrail’i bir kez daha net ifadelerle “terör devleti” olarak tanımladı. İsrail’e yönelik olarak oldukça sert mesajlar veren Erdoğan, ölen Filistinliler için Türkiye’de 3 günlük “milli yas” ilan edildiğini ve İsrail’i telin etmek için Yenikapı’da büyük bir miting yapılacağını açıkladı. Ramazan ayı boyunca Filistinliler için İslam İşbirliği Teşkilatı kapsamında yardım kampanyaları düzenleneceğini de açıklayan Erdoğan, daha sonra Türk gençlerine yönelik milliyetçi-muhafazakâr mesajlar verdi. Erdoğan’ın mesajlarının İslami vurgular kadar milliyetçi tonlar taşıdığı da gözlemlendi.

Erdoğan’ın Türk öğrencilerle buluşması

Türk Asıllı Alman Futbolcularla Görüşme
Londra temasları kapsamında İngiltere Premier liginde futbol oynayan Türk asıllı Alman milli futbolcular Mesut Özil ve İlkay Gündoğan’la birlikte birkaç ay önce İngiltere’ye transfer olan Türk milli takımının santraforu Cenk Tosun’la bir araya gelen Recep Tayyip Erdoğan, Türk asıllı Alman futbolculardan seçim kampanyası için destek mesajları aldı. Oyuncuların formalarını hediye ettikleri Erdoğan’la sıcak pozlar vermesi ise, Alman Futbol Federasyonu’ndan eleştiriler aldı.[9] Son dönemde bazı Alman gazetecilerin Türkiye’de tutuklanmaları ve Türkiye demokrasisine yönelik Avrupa genelindeki olumsuz bakış nedeniyle Almanya’da sık sık eleştirilere konu olan Erdoğan’a Türk asıllı oyuncuların verdiği destek, Sevim Dağdelen gibi Türk asıllı bir Alman milletvekilinin de tepkisine neden oldu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Londra’da Türk asıllı Alman futbolcular İlkay Gündoğan ve Mesut Özil’le birlikte Cenk Tosun’la bir araya geldi

Bloomberg Mülakatı
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Londra ziyareti sırasında Bloomberg kanalından Guy Johnson’a Türkiye ekonomisinin durumu ve kendisinin ekonomi politikası konusunda önemli bilgiler içeren ilginç bir mülakat verdi. Erdoğan, mülakatında, T.C. Merkez Bankası’nın bağımsızlığıyla ilgili olarak, “Tabii ki Merkez Bankası bağımsızdır. Ancak Merkez Bankası bu bağımsızlığı alıp, yürütmenin başındaki Cumhurbaşkanı’nın verdiği sinyalleri bir kenara koyamaz. Buna göre değerlendirmelerini yapıp, adımlar atacaktır ve ben bunun ileride çok yararlı adımlarla sonuçlanacağına inanıyorum.” ifadelerini kullandı.[10] Türkiye’nin seçilmiş Cumhurbaşkanı’ndan bağımsız bir ekonomi politikası ve faiz rejimi belirlenemeyeceğini söyleyen Erdoğan, bu şekilde, yeni dönemde seçilirse Merkez Bankası’nın özerkliği konusunda ileri adımlar atabileceğinin sinyallerini verdi. Ancak bu açıklamalara piyasaların verdiği ilk tepkiler gayet olumsuz oldu ve döviz kurlarındaki artış devam etti. Erdoğan’ın açıklamaları, Türkiye’nin devletçi siyasal kültürü ve politik sisteminin -hükümetlerin piyasaya kolay kolay müdahale edemedikleri- Batılı liberal demokrasilerden farkını bir kez daha açıkça ortaya koydu.

Erdoğan’ın Bloomberg mülakatı

Sonuç
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İngiltere temaslarından somut ne kazanımlar elde edildiğini elbette zaman gösterecek. Ancak dünyada en çok tanınan siyasi liderlerinden biri olmasına karşın, zaman zaman bazı kesimlere yönelik baskıcı politikaları ve sert üslubu nedeniyle ülkesinin bir bölümünce ve Batı dünyasında pek sevilmeyen Erdoğan’ın, bu tarz prestijli yurtdışı temasları sayesinde moral depoladığı ve siyasi gücünü muhaliflerine gösterdiği, hatta rakiplerine gözdağı verdiği söylenebilir. Özellikle Kraliyet ailesiyle yapılan temaslar konusunda Erdoğan’ın böyle bir çaba içerisinde olduğu kolaylıkla anlaşılabiliyor. Bu durumun seçimler öncesinde ekonomik açıdan başarı grafiği düşen Erdoğan’ın itibarını yükselttiği gibi, siyasi rakiplerine ve halka “rakipsiz” olduğu mesajını verdiği de kesin. Hakikaten de, bilgi ve deneyimiyle Erdoğan’ın yerini doldurmak hiç de kolay bir iş değil. Üstelik Filistin konusunda son günlerde yaşanan ve Türk halkının haklı tepkisine neden olan gelişmelerin de Erdoğan'ın oylarını konsolide etmesine yol açması gayet olası gözüküyor. Ancak doların 4,5 tl’yi bulduğu ve avronun da 5,32’yi gördüğü Türkiye ekonomisinde[11] şu sıralar işlerin iyi gitmediği de ortada ve bu gidişatın devam etmesi durumunda ne Filistin halkı üzerinden yapılan İslam propagandası, ne de itibarlı yurtdışı ziyaretleri Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın seçmeni memnun etmesi için yeterli olmayacak. Dahası, Erdoğan ve partisi seçimi kazansa bile, Erdoğan’ın kabinesinin iktidarda geçen 16 yılın sonunda yıpranmış olduğu ve artık halkta ve özellikle gençlerde heyecan üretemediği görülüyor. Bu nedenle, yakın geçmişte Ali Babacan ve Abdullah Gül gibi yıldız isimlerin Bakanlık yaptığı AK Parti, bugün oldukça zayıf ve sadece Cumhurbaşkanı Erdoğan’la ayakta kalabilen bir siyasi yapı gibi algılanıyor. Bu husus ise, bir ekip işi olan politika için kesinlikle son derece olumsuz bir durum ve/veya yanlış bir strateji… İktidardaki AK Parti’nin başarılı olabilmek için yenilenmesi ve gençleşmesi gerektiği ortada. Ancak Erdoğan’ın ziyaretinin Türkiye-Birleşik Krallık (İngiltere) ilişkileri açısından olumlu bir etki yarattığından da söz etmek gerekir. Ayrıca yıllardır İngiltere'nin Türkiye'de önceki Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ü açıktan desteklediği hesaba katılırsa, bu ziyaret sonrasında Londra'nın yeni dönemde Türkiye'deki muhatabının Erdoğan olacağını hesap etmeye başladığı da iddia edilebilir.

Kapak Fotoğrafı: Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Theresa May basın toplantısı sonrasında el sıkışırken.


Dr. Ozan ÖRMECİ


KAYNAKÇA
[1] “Cumhurbaşkanı Erdoğan, Prens Charles'la bir araya geldi”, Star, Erişim Tarihi: 17.05.2018, Erişim Adresi: http://www.star.com.tr/dunya/cumhurbaskani-erdogan-prens-charlesla-bir-araya-geldi-haber-1342697/.
[2] “Cumhurbaşkanı Erdoğan Kraliçe Elizabeth'le görüştü”, NTV, Erişim Tarihi: 17.05.2018, Erişim Adresi: https://www.ntv.com.tr/dunya/cumhurbaskani-erdogan-kralice-elizabethle-gorustu%2cjjrppHBB3UODev1Qg1_DCQ.
[3] Theresa May: Türkiye'de demokratik değerlerin ve insan haklarının uygulandığını görmek istiyoruz”, BBC Türkçe, Erişim Tarihi: 17.05.2018, Erişim Adresi: https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-44132841.
[4] Necati Yas (2018), “Theresa May's rolling out the red carpet for Erdogan is repulsive, but then again our leaders are hardly much beter”, The Independent, Erişim Tarihi: 17.05.2018, Erişim Adresi: https://www.independent.co.uk/voices/erdogan-uk-visit-turkey-theresa-may-kurds-syria-a8347101.html.
[5] Patrick Wintour (2018), “Campaigners call for UK to act on rights as Turkish president arrives”, The Guardian, Erişim Tarihi: 17.05.2018, Erişim Adresi: https://www.theguardian.com/politics/2018/may/13/theresa-may-under-fire-human-rights-as-turkish-president-lands-in-uk.
[6] “It is in Britain's national interest to welcome Turkey's president Erdogan” (2018), The Daily Telegraph, Erişim Tarihi: 17.05.2018, Erişim Adresi: https://www.telegraph.co.uk/opinion/2018/05/15/britains-national-interest-welcome-turkeys-president-erdogan/.
[7] “Daily Telegraph: Erdoğan'ı ağırlamak İngiltere'nin çıkarına”, BBC Türkçe, Erişim Tarihi: 17.05.2018, Erişim Adresi: https://www.bbc.com/turkce/44135127.
[8] Özge Özdemir (2018), “Erdoğan Londra'da yabancı yatırımcıyı ikna edebildi mi?”, BBC Türkçe, Erişim Tarihi: 17.05.2018, Erişim Adresi: https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-44106454.
[9] “Ozil and Gundogan's Erdogan photos cause German furore”, BBC, Erişim Tarihi: 17.05.2018, Erişim Adresi: http://www.bbc.com/news/world-europe-44122247.
[10] Özge Özdemir (2018), “Erdoğan Londra'da yabancı yatırımcıyı ikna edebildi mi?”, BBC Türkçe, Erişim Tarihi: 17.05.2018, Erişim Adresi: https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-44106454.
[11] “Dolar/TL 4.50'yi gördü, Merkez Bankası'ndan açıklama geldi” (2018), Sputnik Türkiye, Erişim Tarihi: 17.05.2018, Erişim Adresi: https://tr.sputniknews.com/ekonomi/201805161033467644-dolar-tl-rekor/.

16 Mayıs 2018 Çarşamba

Fransa-Çin İlişkileri


Bu yazıda dünyanın önemli iki siyasi, ekonomik ve askeri gücü olan Fransa ve Çin Halk Cumhuriyeti arasındaki ilişkiler değerlendirilmeye çalışılacaktır. Analizde geçmiş yüzyıllara dair siyasi, ekonomik ve kültürel ilişkilerden ziyade, son yıllarda ve günümüzde oluşan siyasi tablo anlaşılmaya gayret edilecektir.

Tarih boyunca, özellikle 17. ve 18. yüzyıllardan itibaren daima ilişki içerisinde olan Fransa ile Çin Halk Cumhuriyeti arasındaki diplomatik temaslar, Çin’de Mao Zedong önderliğinde yaşanan komünist devrim sonrasında bir süre kesintiye uğramıştır. Nitekim Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurulmasının ardından, diğer Batılı devletler gibi Fransa da Tayvan’daki milliyetçi Kuomintang rejimini Çin’in gerçek temsilcisi olarak kabul etmiş ve Pekin’le diplomatik ilişkilerini kesmiştir. Ancak o dönemde ABD’den ve Transatlantikçi çizgiden bağımsız ve daha ulusalcı bir dış politika izleyen Fransa Cumhurbaşkanı Charles De Gaulle, 1964 yılının Ocak ayında beklenmedik bir hamle yaparak Çin’i tanıma kararı almış ve Fransa’yı Pekin’i resmen tanıyan ilk büyük Batılı ülke yapmıştır.[1] Pek bilinmese de, Fransa öncesinde de zaten birçok önemli Avrupa ülkesi (İsveç, Danimarka, Finlandiya, Hollanda, Norveç, İsviçre) zaten Çin’le diplomatik ilişkiye geçmişlerdir.[2] Ancak elbette Fransa gibi büyük bir ülkenin Pekin’i tanıması, diplomasi tarihi açısından önemli bir kırılmaya işaret etmektedir. De Gaulle, bu politikasını 1963 yılından itibaren şekillendirmeye başlamış ve Pekin de bu konuda son derece istekli davranmıştır. Bunun sebepleri; Pekin nezdinde Fransa’nın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üyesinden ve NATO’nun en önemli üyelerinden birisi olması ve sanayileşmiş bir ülke olması sebebiyle Çin’e “know-how” desteği ve teknoloji transferi sağlayabilecek olmasıdır.[3] Pekin, Fransa’nın kendisini tanımasıyla birlikte ABD’nin diplomatik çevreleme stratejisini de aşabileceğini düşünmüştür. Fransa ise, ABD ile Sovyet Rusya arasındaki iki kutuplu düzene dayalı Soğuk Savaş döneminde İngiltere ile beraber arka plana itilmeye başladığını anlamış ve bu sayede bir açılım yaparak yeniden büyük bir güç olarak dünya siyaset sahnesinde çıkış yapmayı amaçlamıştır. Nitekim bu durum, De Gaulle’ün bağımsızlıkçı dış siyaset anlayışı ve Fransız Devrimi etkisiyle Fransız halkına yoğun şekilde sirayet etmiş olan milliyetçi hislerle de uyumludur. Ayrıca Pierre Caquet’ye göre, De Gaulle, Fransa ve Avrupa için çok daha öncelikli ve büyük bir tehdit arz eden Sovyet Rusya’ya karşı Pekin’le bir tür “arka kapı diplomasisi” oluşturmak istemiştir.[4] Şimdilerde Çin Halk Cumhuriyeti Dış İşleri Bakanı olan Wang Yi’nin Fransa-Çin ilişkilerinin 40. yılı onuruna yaptığı bir konuşmada belirttiği bir husus ise, her iki devletin de tek kutuplu ya da iki kutuplu değil, çok kutuplu dünya düzeninden yana olmalarıdır.[5]

Edgar Faure

Nitekim 1964 kararı öncesinde, De Gaulle, güvendiği bir eski Bakanı ve sırdaşı olan Edgar Faure’yi 1963’ün Ekim-Kasım aylarında Çin’e temaslar için göndermiş ve Faure, Çin’de Başbakan Zhou Enlai ve Devlet Başkanı Mao Zedong’la görüşmeler yaparak, diplomatik tanımanın altyapısını oluşturmuştur.[6] Pekin, Paris’ten Tayvan’la ilişkilerini kesmesini istemiş ve Fransa bu konuda henüz karar vermemişken, Tayvan, 1964 Şubat’ında Fransa ile diplomatik ilişkileri durdurmuştur. De Gaulle, bu dönemde aslında Henry Kissinger’ın 1970’lerde ABD için geliştireceği “İki Çin politikası”nı (hem Çin, hem de Tayvan’la ilişkileri sürdürmek) uygulamak istemiştir; ancak Tayvan’ın tepkisi nedeniyle 1964-1978 döneminde Fransa-Tayvan ilişkileri tamamen kopmuş ve bu konu Fransa dış politikasında bir süre tabu haline gelmiştir.[7] De Gaulle’ün bu açılımı Fransız halkına 5. Cumhuriyet’in bir Amerikan kuklası olmadığını gösterir ve özgüvenlerini tazelerken, Çin de bu işten son derece kârlı çıkmış ve kısa süre içerisinde ABD’nin de Fransa’yı takip etmesi ve Pekin'i tanımasıyla birlikte Tayvan’ın yerine BM Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üyesinden biri haline gelmiştir.

De Gaulle 1966 yılında Kamboçya’yı ziyaret ederken yanında Prens Norodom Sihanouk oturuyor[8]

Fransa-Çin ilişkileri, 1964’te itibaren yavaş adımlarla da olsa ilerlemeye başlamıştır. De Gaulle’ün bu dönemde uygulamaya soktuğu Çin politikası, aslında Fransa’nın o dönemdeki Uzak Asya politikası ve genel olarak dış politikasının bir uzantısıydı. Nitekim De Gaulle, 1950’lerde Vietnam’daki etkisini kaybeden Fransa’nın, Çin desteğiyle bu coğrafyada yeniden etkili olmaya başlayabileceğini umuyordu. Bunun yanında, Charles De Gaulle, Soğuk Savaş döneminde ABD liderliğindeki Batı bloğu ile her konuda aynı doğrultuda hareket etmenin Fransa’nın ulusal çıkarlarına aykırı olduğunu düşünüyor ve 1966 yılında NATO’nun askeri kanadında da çekilme kararı alıyordu.[9] Fransa’nın NATO’ya dönüşü ise tam 43 yıl sonra Nicolas Sarkozy’nin Cumhurbaşkanlığı döneminde olacaktı. 1964 kararının ardından 1965 yılında ekonomik ilişkilerde bir yeşerme gözlemlendi. Örneğin, Pekin’de 1965 yılında düzenlenen iş fuarına 250 kadar Fransız firması ve onbinlerce Çinli katıldı ve kısa sürede Fransa, Almanya’dan sonra Çin’in ikinci büyük ticaret ortağı haline geldi.[10] Kültürel ilişkiler de bu dönemde derinleştirildi ve -her ne kadar Fransız filmleri Komünist Parti sansürünü aşamasa da- 50 civarında Fransızca öğretmeni ve bazı Fransız Sinologları Çin’e girme şansı yakaladılar. Ancak bu olumlu gidişat, Çin Kültür Devrimi ve sonrasındaki olaylar nedeniyle devam edemedi. Yine de, Fransa Dış İşleri Bakanı Maurice Schumann 1972’de Çin’i ziyaret eden ilk Batılı Dış İşleri Bakanı, Fransa Cumhurbaşkanı Georges Pompidou da 1973’te Çin’i ziyaret eden ilk Batılı Devlet Başkanı oldular (ABD Başkanı Richard Nixon’ın 1972 ziyareti özel ziyaret kapsamında değerlendirilmektedir). Bu durum, Fransa’nın Çin politikasının De Gaulle’le sınırlı kalmadığının ve kalıcı olacağının ispatı niteliğindeydi. O döneme dair önemli bir anekdot, De Gaulle’ün önemli Bakanlarından olan Alain Peyrefitte’in 1973 yılında yayımladığı Quand la Chine s'éveillera... Le monde tremblera (Çin Uyandığında Dünya Sarsılacak) adlı kitabın Fransa’da büyük satış oranlarına ulaşması ve Çin yükselişine Batı dünyasında dikkat çeken ilk eserlerden biri olmasıdır. Ayrıca gençliğinde Fransa’da bulunmuş ve bu ülkeyi iyi bilen Deng Xiaoping’in 1975 yılındaki Paris ziyareti de bu durağan dönemde ekonomik ilişkileri bir nebze olsun canlandırmayı başarmıştır.

Fransa Cumhurbaşkanı Georges Pompidou’nun 1973 yılındaki Çin ziyareti

1964’te yeniden tesis edilen diplomatik ilişkiler, karşılıklı Devlet Başkanları ziyaretlerine rağmen genelde -Soğuk Savaş koşulları nedeniyle- durağan geçen 1970’ler ve 1980’lerin ardından, 1980’lerin sonunda ve 1990’ların başında yeniden gerilmiş ve bir kez daha kopma noktasına gelmiştir. Burada en temel unsur, 1989 Tiananmen Meydanı katliamı nedeniyle Çin rejimine yönelik tepkiler ve Fransa’nın Tayvan’a silah satışları gerçekleştirmesidir.[11] Bu dönemde Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının da etkisiyle adeta büyüklük hissine kapılan Batılı liberal demokrasiler, Pekin’in de hızlı bir şekilde demokratik reformlar gerçekleştirmesini istemiş ve bu ülkenin öznel koşullarını gözardı etmiştir. Fransa da bu durumdan etkilenmiş ve Paris’te Çin’e yönelik olumsuz bir hava hâkim olmaya başlamıştır. Nitekim bu dönemde Çinli muhalif öğrencilere kapılar açılmış, Pekin'le askeri işbirliği (silah satışları) rafa kaldırılmış ve üst düzey diplomatik temaslar kesilmiştir.[12] Ancak iki ülke, birkaç yıl içerisinde bu sorunların üstesinden gelmiş ve 1994 yılında yayınlanan bir ortak bildiriyle Fransız silah üreticilerinin Tayvan’a silah satışının durdurulduğu duyurularak, ikili ilişkiler yeniden ve bu defa hızlı bir gelişim sürecine girmeye başlamıştır.[13] Bu dönemden başlayarak Fransız dış politikasında Çin’e yönelik sıcak sinyaller artmıştır. Örneğin, 1997’de Danimarka tarafından verilen ve Çin’i insan hakları sicili nedeniyle kınayan bir Birleşmiş Milletler yasa tasarısı Fransa tarafınca reddedilmiş ve buna gerekçe olarak da Çin’in kültürel farklılıkları öne sürülmüştür.[14] 2001 yılında Çin’in Dünya Ticaret Örgütü’ne kabulüyle birlikte ekonomik ilişkiler de süratle yoğunlaşmıştır.

Jacques Chirac’ın Çin ziyareti

2004 yılı, Fransa-Çin diplomatik ilişkilerinin 40. yılı olması bağlamında oldukça önemlidir. Nitekim bu kapsamda, 26-29 Ocak 2014 tarihlerinde Çin Devlet Başkanı Hu Jintao Fransa’yı ziyaret etmiş ve Fransa’da 2004 “Çin Yılı” ilan edilmiştir. Aynı şekilde Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac’ın ziyareti vesilesiyle Çin’de de 2004-2005 “Fransa Yılı” ilan edilmiştir. Chirac’ın Çin ziyaretindeki en önemli 3 gündem maddesi; Fransa-Çin ekonomik ilişkilerinin geliştirilmesi, AB’nin Çin’e uyguladığı silah ambargosunun kaldırılması için Fransa’nın arabulucu olması ve 11 Eylül 2001 saldırıları sonrasında ortaya çıkan yeni dünya düzeninde Çin-Fransa stratejik ortaklığının oluşturulmasıdır.[15] Bu iddialı hedefler doğrultusunda, iki ülke arasında 5 milyar dolarlık ve 20’nin üzerinde (Bunlar arasında 26 Airbus uçağının 2,2 milyar dolara satışı ve 1,7 milyar dolarlık Alstom anlaşması öne çıkmaktadır) ticaret anlaşması imzalanmıştır. Bunların dışında, Fransız enerji şirketi Total, Fransız Telekom’u, nükleer enerji firması Areva, dünyanın en büyük nükleere elektrik üreticisi olan Electricité de France, helikopter şirketi Eurocopter, otomotiv firması Peugeot ve daha birçok Fransız firması Çin pazarına girebilmiştir.[16] Ayrıca iki ülke arasında stratejik ortaklıktan da ilk kez bu dönemde bahsedilmeye başlanmıştır. 5. ASEM toplantısında Chirac’ın söylediği “Amerikan hegemonyasının dünyanın kültürel çeşitliliğini ve zenginliğini yok ettiği” tezi, o dönemde çok kutuplu dünya düzeni konusunda Fransa’nın ABD’dense Çin’e yakın durabileceği düşüncelerine bile yol açmıştır.[17] Tayvan konusunda da Çin’e büyük destek veren Chirac, söz verdiği şekilde Avrupa ülkelerinden Çin’e yönelik silah ambargosunun kaldırılmasını istemiştir. Dolayısıyla, sağ görüşlü olmasına karşın, Chirac, komünist Çin’le Fransa arasındaki stratejik ortaklık konusunda epey iddialı hamleler yapmıştır.

Nicolas Sarkozy ve Dalai Lama

Nicolas Sarkozy döneminde ise Fransa’nın ABD ve Transatlantikçi yönelimi ağır basmaya başlamıştır. Sarkozy’nin Cumhurbaşkanlığı sırasında NATO’nun askeri kanadına geri dönen Fransa, bu dönemde Çin’deki insan hakları ihlallerini daha sık vurgulamaya başlamıştır. Bu dönemde kriz yaratan olaylardan birisi, 2008 Pekin Olimpiyat Oyunları meşalesinin Paris’ten geçtiği sırada Çinli muhalifler ve Tibetli aktivistlerin meşaleyi iki defa söndürmeleri ve bazı olayların çıkmasıdır. Bu olay nedeniyle iki ülke ilişkileri yıllar sonra bir kez daha gerilmiş[18] ve Çin hükümetinden Fransa’ya yönelik bir uyarı mesajı verilmiştir.[19] Bu dönemde özellikle Tibet Sorunu ve Dalai Lama’nın durumu ikili ilişkileri olumsuz yönde etkilemiştir. Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin Tibet’in ruhani lideri Dalay-Lama’yı “Devlet Başkanı” olarak değilse de “Dini Lider” olarak Paris’te kabul edeceği bildirilince, Çin tarafında tepkiler artmış ve Çin’in Paris Büyükelçisi Kong Quan Fransa’yı kınayan bir açıklama yapmıştır.[20] Bu ziyaret, tepkilere rağmen 2008’in Kasım ayında gerçekleşmiş ve Pekin’de Çin’in “iç işlerine karışıldığı” gerekçesiyle büyük tepkilere neden olmuştur.[21]

Şi Cinping ve François Hollande Versailles Sarayı’nda

Fransa’da Nicolas Sarkozy’nin yerine 2012 yılında Cumhurbaşkanı seçilen François Hollande, 2013 yılında Çin’e ilk resmi ziyaretini yapmış ve yeni Airbus uçaklarının satışı ve enerji anlaşmalarını da içeren bu ziyaret, Çin basınında çok kutuplu dünya düzenini amaçlayan iki müttefikin ilişkilerini geliştirmeyi amaçlayan başarılı bir hamle olarak değerlendirilmiştir.[22] Ancak başta Tibet ruhani lideri Dalai Lama’nın durumu olmak üzere birçok konuda Çin’in Avrupa demokrasileriyle uyuşmayan çizgisi nedeniyle, ilişkiler daha çok ekonomik menfaat temelinde görülmeye devam etmiştir. Ayrıca 2014 yılında diplomatik ilişkilerin başlamasının 50. yılı vesilesiyle Fransa’da bir kez daha “Çin Yılı” ilan edilmiştir. Bu yıl içerisinde Çin Halk Cumhuriyeti Devlet Başkanı Şi Cinping, Fransız Krallarının sembolü olan Versailles Sarayı’nda ağırlanmış, kendisine Kraliyet protokolü uygulanmış ve önüne kırmızı halılar serilmiştir. Hatta dönemin Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande, “Çin’i tanımak, gelecek seçimi yapmaktır” diyerek Şi Cinping’e ve ülkesine iltifatta bulunmuştur.[23] Fransa için Çin günümüzde Asya’daki en önemli ticari ortak görünümündeyken, aynı zamanda tek kutuplu dünya düzenine karşı Rusya’ya kıyasla her zaman daha çok güvenilebilecek olan bir süper güç adayıdır. Dönemin Fransa Başbakanı Manuel Valls da 2015 yılı başlarında Çin’i ziyaret etmiş ve Çin Başbakanı Li Keqiang’la yaptığı görüşmede dış ticaret açığının kapatılması konusunda bazı girişimlerde bulunmuştur.[24]

Emmanuel Macron ve Şi Cinping

Fransa’nın yeni Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron dönemine dair ilk önemli ziyaret ise 24-26 Kasım 2017 tarihlerinde Fransa Dış İşleri Bakanı Jean-Yves Le Drian tarafından yapılmıştır. Le Drian, mevkidaşı Wang Yi ve Başbakan Yardımcısı Liu Yandong ile görüşmeler yapmış ve 2016 yılında rekor düzeydeki 62 milyar avro (euro) seviyesine ulaşan ticari ilişkilerdeki makasın kapanması için çeşitli girişimlerde bulunmuştur. Ali Rıza Taşdelen’e göre, Fransa’nın Çin pazarındaki payı 16 milyarken, Çin’in Fransa pazarındaki payı 46 milyardır ve arada 30 milyar avroluk büyük bir dış ticaret açığı (dengesizliği) bulunmaktadır.[25] 2016 yılı itibariyle, Çin, Fransa için en büyük 7. ihracat pazarıyken, aynı zamanda Almanya’dan sonra ikinci en büyük ithalat kaynağıdır. Bu bağlamda, hakikaten de Fransa’nın Çin’e yönelik dış ticaret açığı ciddi bir siyasal mesele haline gelmeye başlamıştır. Ancak buna rağmen, Fransa’dan bugüne değin -ABD’de Trump yönetiminin yaptığı gibi- ticari ilişkileri engelleme yönünde bir adım gelmemiştir.

Fransa’nın en büyük 10 ihracat ve ithalat pazarı[26]

Fransa’nın yeni Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron da 2018 yılı başlarında Çin’i ziyaret etmiş ve Çinli lider Şi Cinping’le görüşmüştür. Ziyarete Fransız ve Çin basınında büyük önem verilmiş ve hatta merkez sol çizgideki Le Monde gazetesince, bu 3 günlük ziyaret, -manşetten- “La Chine et la France peuvent créer un des axes moteurs du monde post-américain” (Çin ve Fransa, Amerika sonrası dünyanın motoru olacak bir eksen oluşturabilirler) başlığıyla verilerek[27], ziyarete tarihi bir önem atfedilmiştir. Cumhurbaşkanı Macron’a 5 Bakanının ve 60 kadar Fransız şirket temsilcisinin eşlik ettiği bu ziyaret kapsamında 50 yeni anlaşma imzalanmış ve iki ülke arasındaki ekonomik ilişkiler pekiştirilmiştir. Bu anlaşmalar arasında toplam değeri 18 milyar doları bulan 184 Airbus uçağı satışı öne çıkmaktadır.[28] Ayrıca Areva şirketinin 10 milyar avro değerinde bir nükleer atık işleme tesisi inşa etmesi ve Pekin’in Fransız malı etlere yönelik 2001 yılında koyduğu yasağı kaldırması da kararlaştırılmıştır.[29] Kültürel alanda ise, Şanghay kentinde bir Pompidou Merkezi’nin açılması ve Xiamen’de Arles Uluslararası Fotoğraf Festivali’nin düzenlenmesi kararlaştırılmıştır. Çin’e yakın Türkiye merkezli sosyalist çizgideki Aydınlık gazetesinden analist Ali Rıza Taşdelen, bu süreci yorumlarken, aslında Atlantikçi bloğun adayı olan Macron’un, reel politik gerekçelerle; yani dünya ekonomisinin Avrasya-Asya eksenli olarak yeniden oluşması ve Çin’in bir süper güç haline gelmeye başlaması, Batı müttefikliğinden çıkmadan bu ülkeyle ilişkilerini geliştirmeye çalıştığını iddia etmektedir.[30] Hakikaten de, Brexit süreci ve Donald Trump’ın ABD Başkanı seçilmesiyle oldukça zorlu bir sürece giren Avro-Atlantik İttifakı’nın önemli bir temsilcisi olan Fransa, ihtiraslı genç lideri Macron döneminde dünyadaki tüm önemli siyasi güçlerle ilişkilerini derinleştirme amacı gütmekte ve Fransa’yı yeniden dünya siyaset sahnesinde öne çıkarmayı amaçlamaktadır.[31] Macron, bu tarz girişimlerle AB’nin yeni patronunun kendisi olduğunu da göstermeye çalışmakta ve Birleşik Krallık gibi Çin’le ilişkilere salt ekonomik menfaat temelinde yaklaşmamaktadır.[32] Cumhurbaşkanlığı kampanyası döneminde Macron’un Çin’le ticarete yönelik sıcak mesajlar vermediğini hatırlatan Natixis uzmanı Alicia Garcia-Herrero ise, bu bağlamda Macron’un Çin’le yeni bir stratejik ortaklık arayışında olabileceğini iddia etmektedir.[33] Bu noktada Çin’in Yeni İpek Yolu projesi olarak da bilinen “Tek Kemer Tek Yol” girişimi ön plana çıkmaktadır. Bu proje vasıtasıyla Avrupa ve Asya ekonomilerinin entegre olması sağlanabilirse, küresel düzlemde ekonomik ve siyasi tablo tamamen farklı bir hal alabilecektir. The Diplomat dergisinden Charlotte Gao, Macron’un Çin’in bu iddialı projesine sıcak baktığını iddia etmekte ve yeni dönemde Fransa-Çin ilişkilerinin daha da derinleşebileceğini öngörmektedir.[34] Bugün Çin’in Fransa açısından teşkil ettiği öneme dair Fransa Dış İşleri Bakanlığınca vurgulanan birkaç husus ise şöyledir:[35]
  • Diplomatik personel sayısı anlamında Fransa’nın Çin Büyükelçiliği ülkenin en büyük diplomatik ağıdır.
  • 2015 yılında 2,2 milyon Çinli turist Fransa’yı ziyaret etmiştir. Çinliler için Asya dışındaki en popüler ikinci turistik ülke Fransa’dır.
  • Çin’de faaliyet gösteren 1.600 civarında Fransız şirketi ve Fransa’da faaliyet gösteren 700 Çin ve Hong Kong şirketi bulunmaktadır.

İkili ticari ilişkiler 2016 yılından beri de sürekli olarak gelişim göstermektedir ve 2017 yılı verilerine göre toplam ticaret hacmi 75 milyon avroyu aşmıştır.[36] Bu gidişle, Fransa ile Çin arasındaki ticaret hacmi daha da büyüyebilir. Ancak şimdiye kadar Batı yönelimli dış politikasını bozmadan bunu gerçekleştirmeyi başaran Fransa, Donald Trump ve Brexit sürecindeki Birleşik Krallık gibi müttefikleri varken bu durumu gerçekleştirmekte giderek daha zorlanabilir. Çünkü ABD, son aylarda Avrupa Birliği’ni ve Avrupa ülkelerini İran nükleer programı, İsrail-Filistin sorunu ve Çin’le ticari ilişkiler gibi konularda sürekli bir tercihe zorlamakta ve yeniden Batı (Avro-Atlantik) bloğunu kendi kontrolünde hizalamaya gayret etmektedir.


Dr. Ozan ÖRMECİ


KAYNAKÇA
[1] “De Gaulle sets up tie to Red China”, The New York Times, Erişim Tarihi: 16.05.2018, Erişim Adresi: https://www.nytimes.com/1964/01/28/de-gaulle-sets-up-tie-to-red-china.html.
[2] Pierre Caquet (2014), “50 Years of Franco-Chinese Relations”, s. 1.
[3] Pierre Caquet (2014), “50 Years of Franco-Chinese Relations”, s. 2.
[4] Pierre Caquet (2014), “50 Years of Franco-Chinese Relations”, s. 5.
[5] Pierre Caquet (2014), “50 Years of Franco-Chinese Relations”, s. 5.
[6] Pierre Caquet (2014), “50 Years of Franco-Chinese Relations”, s. 3.
[7] Jean-Pierre Cabestan (2001), “France’s Taiwan Policy: A Case of Shopkeeper Diplomacy”, s. 3.
[8] Michelle Vachon (2016), “De Gaulle’s Visit: A Time Before Glory Faded”, The Cambodia Daily, Erişim Tarihi: 16.05.2018, Erişim Adresi: https://www.cambodiadaily.com/editors-choice/de-gaulles-visit-time-glory-faded-119051/.
[9] “Fransa’nın Nükleer Silah ve NATO’dan Ayrılış Hikayesi: De Gaulle” (2017), Stratejik Ortak, Erişim Tarihi: 16.05.2018, Erişim Adresi: https://www.stratejikortak.com/2017/12/de-gaulle-donemi.html.
[10] Pierre Caquet (2014), “50 Years of Franco-Chinese Relations”, ss. 3-4.
[11] Eşref Hilmi Açık (2008), Geçmişten Günümüze Türkiye Fransa İlişkileri, s. 390.
[12] Pierre Caquet (2014), “50 Years of Franco-Chinese Relations”, s. 8.
[13] “France Bars Taiwan Sales, Warming China Ties” (1994), The New York Times, Erişim Tarihi: 16.05.2018, Erişim Adresi: https://www.nytimes.com/1994/01/13/world/france-bars-taiwan-sales-warming-china-ties.html.
[14] Pierre Caquet (2014), “50 Years of Franco-Chinese Relations”, s. 8.
[15] Eşref Hilmi Açık (2008), Geçmişten Günümüze Türkiye Fransa İlişkileri, s. 391.
[16] Eşref Hilmi Açık (2008), Geçmişten Günümüze Türkiye Fransa İlişkileri, s. 391.
[17] Eşref Hilmi Açık (2008), Geçmişten Günümüze Türkiye Fransa İlişkileri, ss. 392-393.
[18] “Paris’te Olimpiyat protestosu” (2008), DW, Erişim Tarihi: 16.05.2018, Erişim Adresi: http://www.dw.com/tr/pariste-olimpiyat-protestosu/a-3249605.
[19] “Raidissement des relations sino-françaises” (2008), RFI, Erişim Tarihi: 16.05.2018, Erişim Adresi: http://www1.rfi.fr/actufr/articles/100/article_65073.asp.
[20] “Fransa ile Çin arasında Dalay-Lama gerginliği” (2008), Hürriyet, Erişim Tarihi: 16.05.2018, Erişim Adresi: http://www.hurriyet.com.tr/dunya/fransa-ile-cin-arasinda-dalay-lama-gerginligi-9418478.
[21] “China assails France after Sarkozy meets with Dalai Lama” (2008), The New York Times, Erişim Tarihi: 16.05.2018, Erişim Adresi: https://www.nytimes.com/2008/12/07/world/europe/07iht-france.1.18462289.html.
[22] “China media: Francois Hollande visit” (2013), BBC, Erişim Tarihi: 16.05.2018, Erişim Adresi: http://www.bbc.com/news/world-asia-china-22305620.
[23] Ali Rıza Taşdelen (2017), “Fransa-Çin ilişkilerine bakış”, Aydınlık, Erişim Tarihi: 16.05.2018, Erişim Adresi: https://www.aydinlik.com.tr/fransa-cin-iliskilerine-bakis-ali-riza-tasdelen-kose-yazilari-kasim-2017.
[24] “French Prime Minister Manuel Valls Seeks Trade 'Rebalance' with China” (2015), NDTV, Erişim Tarihi: 16.05.2018, Erişim Adresi: https://www.ndtv.com/world-news/french-prime-minister-manuel-valls-seeks-trade-rebalance-with-china-735610.
[25] Ali Rıza Taşdelen (2017), “Fransa-Çin ilişkilerine bakış”, Aydınlık, Erişim Tarihi: 16.05.2018, Erişim Adresi: https://www.aydinlik.com.tr/fransa-cin-iliskilerine-bakis-ali-riza-tasdelen-kose-yazilari-kasim-2017.
[26] “France: Trade Statistics”, Global Edge, Erişim Tarihi: 16.05.2018, Erişim Adresi: https://globaledge.msu.edu/countries/france/tradestats.
[27] “La Chine et la France « peuvent créer un des axes moteurs du monde post-américain” (2018), Le Monde, Erişim Tarihi: 16.05.2018, Erişim Adresi: http://www.lemonde.fr/idees/article/2018/01/07/la-chine-et-la-france-peuvent-creer-un-des-axes-moteurs-du-monde-post-americain_5238453_3232.html.
[28] “Çin, 184 Airbus uçağı alacak” (2018), Dünya, Erişim Tarihi: 16.05.2018, Erişim Adresi: https://www.dunya.com/dunya/cin-184-airbus-ucagi-alacak-haberi-397938.
[29] “Relations between France and China are entering a new era” (2018), Gouvernement.fr, Erişim Tarihi: 16.05.2018, Erişim Adresi: https://www.gouvernement.fr/en/relations-between-france-and-china-are-entering-a-new-era.
[30] Ali Rıza Taşdelen (2018), “Fransa-Çin ilişkilerinde dönüm noktası”, Aydınlık, Erişim Tarihi: 16.05.2018, Erişim Adresi: https://www.aydinlik.com.tr/fransa-cin-iliskilerinde-donum-noktasi-ali-riza-tasdelen-kose-yazilari-ocak-2018.
[31] Kim Willsher & Tom Phillips (2018), “Emmanuel Macron to visit China as Beijing shifts focus from UK to France”, The Guardian, Erişim Tarihi: 16.05.2018, Erişim Adresi: https://www.theguardian.com/world/2018/jan/07/emmanuel-macron-china-visit-beijing-ties-eu-xi-brexit.
[32] Georgiana Boboc (2018), “Macron and May: A Tale of 2 China Visits”, The Diplomat, Erişim Tarihi: 16.05.2018, Erişim Adresi: https://thediplomat.com/2018/02/macron-and-may-a-tale-of-2-china-visits/.
[33] Huileng Tan (2018), “Macron's China visit points to Beijing's shifting relationship with Europe”, CNBC, Erişim Tarihi: 16.05.2018, Erişim Adresi: https://www.cnbc.com/2018/01/10/macrons-china-visit-points-to-beijings-shifting-relationship-with-europe.html.
[34] Charlotte Gao (2018), “Why Did France's Macron Start His China Trip in Xi’an?”, The Diplomat, Erişim Tarihi: 16.05.2018, Erişim Adresi: https://thediplomat.com/2018/01/why-did-frances-macron-start-his-china-trip-in-xian/.
[35] “France-China, a global strategic partnership (Infographic)”, France Diplomatie, Erişim Tarihi: 16.05.2018, Erişim Adresi: https://www.diplomatie.gouv.fr/en/country-files/china/france-and-china/france-china-a-global-strategic-partnership/.
[36] Vincent Bonhaume & Thibaut Minot (2018), “China-France Relations Gaining Momentum in 2018”, China Briefing, Erişim Tarihi: 16.05.2018, Erişim Adresi: http://www.china-briefing.com/news/2018/01/23/china-france-relations-gaining-momentum-2018.html.