15 Aralık 2017 Cuma

Timothy Snyder’in Chatham House Konuşması


Timothy D. Synder (1969-)[1], yıllardır Yale Üniversitesi Tarih bölümünde ders veren[2] ve İkinci Dünya Savaşı, Holokost ve Orta ve Doğu Avrupa tarihi üzerine uzmanlaşmış önemli Amerikalı bir tarihçi akademisyen ve yazardır. Birçok önemli kitabı bulunan Synder, son olarak On Tyranny adıyla best-seller bir kitaba imzasını atmış[3] ve bu eser Tiranlık Üzerine Yirminci Yüzyıldan Yirmi Ders adıyla -Zeynep Erez tarafından- Türkçe’ye de çevrilmiştir[4]. Synder, geçtiğimiz günlerde İngiltere’nin köklü düşünce kuruluşu Chatham House’da bir sunum gerçekleştirmiş ve kitabında da işlediği “modern otoriteryanizm” (modern authoritarianism) kavramını açıklamaya çalışmıştır. Bu yazıda, Synder’ın Chatham House konuşması özetlenecektir.

Synder’ın yazıda özetlenen konuşması

Timothy Synder, konuşmasına “otoriteryanizm” kavramıyla ne anlatmak istediğini açıklayarak başlamaktadır. Synder’a göre, otoriteryanizm, bir kimsenin kanunların üzerinde olduğu ve yeri geldiğinde kanunları bizzat kendisinin yapabildiği bir sistemdir. Daha sonra, Synder, son dönemde dünyada artış gösteren modern otoriter rejimlerin 1930’ların ideologları ve düşünürlerine yaslanarak yükseldiklerine dikkat çekmekte ve bu düşünürleri örneklendirmektedir. Bu noktada yazarın dikkat çektiği düşünür ise, Rus din ve siyaset felsefecisi Ivan Ilyin’dir (1883-1954). Bolşevizm karşıtı “Russian All-Military Union” hareketinin ideolojik lideri ve muhafazakâr bir teorisyen olan Ilyin, Rus lider Vladimir Putin’in sıklıkla referans yaptığı ve son yıllarda Rus siyasal eliti ve entelektüelleri tarafından adeta yeniden keşfedilen bir kişidir. Synder, "faşist" olarak nitelendirdiği Ilyin’in Putin’in düşüncelerine etkisinden bahsettikten sonra, ABD Başkanı Donald Trump’ın 1940’larda Nazilerle işbirliğini savunan “America First” komitesinin sözcüsü Charles Lindbergh’ten alıntı yaptığına vurgu yapmakta ve modern otoriteryanizmin etkilerinin ABD gibi kökleşmiş bir liberal demokrasiye bile uzanabildiğini göstermektedir.

Bu girişin ardından, Synder, modern otoriter rejimlerin 5 farklı adımda kuruldukları ve güçlendikleri modelini açıklamaya başlamaktadır. İlk adım, devrimler yerine seçimler yoluyla iktidara gelmektir. Yazara göre, otoriter bir hükümetin kurulduğu ülkelerde seçimler devam etse bile, her seçimde demokrasinin kalitesi biraz daha azalmakta ve hangi noktada demokrasiden çıkılıp otoriter rejime geçildiğinin saptanması zor olabilmektedir. Bu noktada Rusya’yı örnek gösteren yazar, bu ülke tarihinde hiçbir zaman tam anlamıyla bir demokrasinin kurulmadığını, ama özgür ve adil seçimler yapılabileceğine dair inancın da son yıllarda kaybolduğuna işaret etmektedir. Dolayısıyla, normalde demokrasinin silahı olan seçimler, ilginç bir şekilde popülist siyasetin başarısı sayesinde otoriter rejimlerin sandık sonuçlarıyla kurulabildikleri bir mekanizmaya dönüşebilmektedir. İkinci adım, gazetecilerin peşinden gitmek ve onları ürkütmektir. Özgür basının ve gazetecilerin olmadığı bir rejim, hiç kuşkusuz olumsuz gelişmelerin halka duyurulmadığı ve farklı ve muhalif seslere yer verilmeyen niteliktedir. Bu durum ise, hiç şüphesiz otoriter yönetimlerin elini kuvvetlendirmektedir. Üçüncü adım, hukuk devleti (rule of law) ilkesini ayaklar altına almaktır. Otoriter rejimlerin kökleşebilmeleri için, hukukun herkese eşit biçimde uygulanmadığının insanlara hissettirilmesi ve kabul ettirilmesi gerekmektedir. Snyder, bu duruma örnek olarak Rusya, Macaristan ve Polonya’yı saymakta ve hukuk devletinin ortadan kaldırılması durumunda bunun yeniden tesis edilmesinin çok zor olduğunu belirtmektedir. Dördüncü adım, Hitler’in Nazi rejimini inşa etmek için kullandığı “Reichstag Yangını” benzeri bir olayla ülkede olağanüstü hâl ilan etmek ve bu ortam içerisinde otoriter rejimi tüm kanun ve unsurlarıyla birlikte inşa etmektir. Rusya’daki Putin rejimi için bu süreç 1999 yılında gerçekleşmiş, Türkiye’de ise geçtiğimiz yıl yaşanan darbe girişimi sonrasında ilan edilen olağanüstü hâl rejimi içerisinde yapılmıştır. Bu aşamada 1930’lara kıyasla önemli bir fark ise, o dönemdeki aşırı ideolojik (komünist veya faşist) partilerin aksine, lider odaklı günümüzün modern otoriter partilerinin ideolojik niteliklerinin gevşek olabilmesidir. İki dönemin ortak noktası ise, her iki dönemde de bir şekilde tek parti rejimlerinin hayata geçiriliyor oluşudur. Otoriter rejimleri kalıcı hale getiren beşinci ve son adım ise, otoriter lider ve partilerin hakikati kendi kontrollerine almaları ve dünyayı onların gözünden görmemizi zorunlu hale getirmeleridir. Bunu yaparken, otoriter rejimler ilginç bir yol takip etmekte ve Timothy Synder’in “deliberate uncertainty” (kasıtlı belirsizlik) adını verdiği politikalar doğrultusunda, tüm medya kuruluşlarına karşı vatandaşlara güvensizlik aşılamaktadırlar. Bu güvensizliğin sonucu ise, ABD örneğinde “Netflix ve kanepe” (Netflix and the couch) adı verilen şekilde vatandaşların siyaset kurumundan soğumaları ve siyasete ilgisiz hale gelmeleridir. Kendilerini tarafsız addeden tüm medya kuruluşlarını itibarsızlaştıran otoriter rejime yandaş medya kuruluşları, kendilerini ise “dürüst” olarak ortaya koyarak bu şekilde rejim üzerinde söz sahibi olabilmekte ve yönetimin gücünü pekiştirmektedirler. Bu doğrultuda bir diğer yöntem ise, medya yoluyla siyasi kurguya dayalı gerçek-dışı bilgilerin topluma kabul ettirilmeye çalışılmasıdır. Bu duruma örnek olarak ABD Başkanı Donald Trump’ın önceki Başkan Barack Obama’nın Afrika’da doğduğunu iddia etmesini (Cumhuriyetçi Parti destekçilerinin yarısı bunun doğru olduğuna inanmaktadır), Rusya’nın Ukrayna’yı işgali sırasında 3 yaşında bir Rus çocuğunun Ukraynalılar tarafından çarmıha gerildiğinin Rus televizyonundan duyurulmasını ve Polonya’da 2010 yılında Devlet Başkanı Lech Kaczynski’nin uçağının Rusya’nın Smolensk havalimanına yaklaşırken düşürülmesinin Ruslar tarafından yapıldığının iddia edilmesini gösteren Synder, bu gibi olayların seçmenleri çok ciddi biçimde kutuplaştırdığını ve siyasetin temel parametresini sağ-sol, değişimci-muhafazakâr gibi değerlerden çıkararak, bu iddialara inananlar-inanmayanlar temelinde oluşturduğunu söylemektedir.

Konuşmasının sonraki bölümünde, Snyder, “sadopopulism” (sadopopülizm) kavramını gündeme getirmektedir.[5] Klasik “popülizm” kavramıyla elitleri hedef alan tabandan gelen değişimci siyasetlerin kastedildiğini hatırlatan yazar, “sadopopülizm” kavramıyla ise muğlak ve hatta bazen seçmenlerin kendi aleyhlerine olan siyasetlerin halka kabul ettirildiğine dikkat çekmektedir. Snyder, Rus lider Vladimir Putin ve ABD Başkanı Donald Trump’ın iktidara yürüyüşleri arasında paralellikler kurmakta ve her ikisinin de güç odaklarına karşı (Putin örneğinde oligarklar, Trump örneğinde ise Hillary Clinton ve küresel destekçileri) alternatif bir güç odağı oluşturarak halktan destek bulduklarını belirtmektedir. Bu durumun toplumsal eşitsizliklerden beslendiğinin de altını çizen Snyder, otoriter liderlerin belli toplumsal gruplarla özdeşleşim kurmasının ve onları popülist argümanlarla kendilerine bağlamalarının da bu noktada çok etkili olduğunu söylemektedir. Örneğin, yazara göre, Donald Trump’a oy veren beyaz Amerikalıların birçoğu, ülkelerinde beyazlara yönelik ırkçılığın Afrikalı Amerikalılara yönelik ırkçılıktan fazla olduğuna gerçekten de inanmaktadırlar. Böyle bir durumun gerçekte olmadığını söyleyen Timothy Synder, buna karşın Trump’ın bu gibi kurguya dayalı bilgileri kullanarak geniş bir kitleyi etkisi altına alabildiğini göstermektedir. Bu yöntemle yaratılan yapay krizlerle gerçek siyaset konularının gözden kaçırıldığını da söyleyen Snyder, ABD’de Başkan Trump’ı destekleyen kitlelerin Başkan’ın yapmak istediği vergi reformu ve sağlık sistemi değişikliğinden en olumsuz yönde etkilenecek grup olmasına karşın onu desteklemeye devam etmelerini, sadopopülizmin somut bir başarısı olarak ortaya koymaktadır. Rusya’da Putin rejiminin Suriye ve Ukrayna krizleri gibi olayları benzer şekilde (adeta bir gösteri ve propaganda platformu) kullandığına vurgu yapan Amerikalı akademisyen, bu sayede Rusya vatandaşlarının sorunlarının çözümüyle alakalı gerçek siyaset konularından uzak tutulduklarını vurgulamaktadır. Meselenin bir diğer boyutu ise, Rusya’da başarılı olan bu modelin ABD gibi demokratik bir ülkede nasıl başarılı olduğu ve Donald Trump gibi Başkan seçilmesine kimsenin ihtimal bile vermediği bir siyasetçinin Hillary Clinton gibi bir favoriyi yenerek seçilebildiğidir. Bu noktada, yazar, ABD’deki gelir adaletsizliğinin son yıllarda Rusya’daki gibi olumsuz seviyelere geldiğini belirtmektedir. Avrupa’daki aşırı sağ partilerin AB (Avrupa Birliği) karşıtı retorikleriyle kazandığı başarılara da dikkat çeken Amerikalı konuşmacı, Avrupalı sağ ve aşırı sağ siyasetçilerin çok sık vurgu yaptığı ulus-devlet modelinin aslında Avrupa tarihinde hiçbir zaman uzun süreli olarak var olmadığını ve Avrupa tarihinin daha çok imparatorluklar ve entegrasyon tarihi olduğunu iddia etmektedir.

Konuşmasının son bölümünde otoriter liderlerin “masculinity” (maskülinite, erkeklik) olgusunu siyasette çok başarılı şekilde kullandıklarına dikkat çeken Snyder, sözlerini modern otoriter rejimlerde kullanılan korku ve endişe politikalarının başarısına vurgu yaparak sonlandırmaktadır. 


Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ



[1] Web sitesi için - http://timothysnyder.org.
Wikipedia - https://en.wikipedia.org/wiki/Timothy_D._Snyder.
[2] Bakınız; https://history.yale.edu/people/timothy-snyder.
[3] Bakınız; https://www.amazon.com/Tyranny-Twenty-Lessons-Twentieth-Century/dp/0804190119.
[4] Bakınız; http://www.kitapyurdu.com/kitap/tiranlik-uzerine-amp-yirminci-yuzyildan-yirmi-ders-/422752.html.
[5] Bu konuda yazarın başka bir konuşması için; https://www.youtube.com/watch?v=oOjJtEkKMX4.

12 Aralık 2017 Salı

Jonathan Powell’ın Chatham House Konuşması


Jonathan Powell (1956-)[1], ülkesi Birleşik Krallık’ta İşçi Partisi (Labour Party) lideri Tony Blair’in iktidarı (1997-2007) döneminde Başbakan Danışmanlığı görevinde bulunmuş olan deneyimli bir İngiliz diplomattır. Powell, bu dönemde devletinin Kuzey İrlanda konusunda başmüzakerecisi olarak görev yapmış ve bu sorunun çözümünde kilit bir rol oynamıştır. Powell, bu görevi sonrasında İspanya-ETA müzakereleri ve Kolombiya-FARC müzakerelerine de katılmış ve bu süreçlerde yaptığı katkılarla adından söz ettirmiştir. Powell, daha önce Türkiye’deki Kürt Sorunu ile alakalı çözüm süreci hakkında da bazı değerlendirmelerde bulunmuş ve Türk devletinin bu konuda sabırlı ve umutlu olması gerektiğini belirterek, hapisteki PKK lideri Abdullah Öcalan’la yakın geçmişe kadar görüşmeler yapan MİT Müsteşarı Hakan Fidan’a destek vermiştir.[2] Bu yazıda, Jonathan Powell’ın geçtiğimiz gün Chatham House oturumunda yaptığı “terörle müzakere” konulu sunum özetlenecektir.

Powell’ın konuşması

Powell, konuşmasına 2011 yılında kurduğu Inter Mediate[3] adlı kurum aracılığıyla dünyadaki 11 farklı çatışma bölgesi hakkında çalışmalar yaptığını belirterek başlamakta ve kendisinin aslında klasik bir Britanyalı diplomat olarak yakın geçmişe kadar teröristlerle müzakere edilmesine hiç de sıcak bakmadığını söylemektedir. Tümgeneral olan babasının (John Frederick Powell) geçmişte IRA’nın yaptığı bir terör saldırısında yaralandığını ve eski Başbakanlardan Margaret Thatcher’ın dış politika danışmanlığını yapan ağabeyi Charles Powell’ın IRA’nın ölüm listesine girdiğini hatırlatan Powell, bu nedenle Sinn Fein lideri Gerry Adams’la ilk karşılaştığında kesinlikle onunla müzakere yapmayı düşünmediğini itiraf etmektedir. Hatta o dönemde (1997) Başbakan Tony Blair’in Gerry Adams’ın elini sıkmasına rağmen kendisinin Adams’la tokalaşmadığını da söyleyen Powell, daha sonra Blair’in onayıyla Belfast’a giderek IRA (İrlanda Cumhuriyet Ordusu) ile gizli görüşmeler yaptığını anlatmaktadır. Powell, bu noktada Downing Sokağı 10 numaraya tıkılı kalarak sorunların çözülemeyeceğini ve kendilerine karşıt olan gruplarla ilişkileri normalleştirmek için öncelikle diyalog kurulması ve karşılıklı güven oluşturulması gerektiğini vurgulamaktadır. Gerry Adams ve Martin McGuinness ile yaptığı görüşmelere referansla, müzakere sürecinde karşılıklı güven oluşturmanın özellikle devlet tarafı açısından ne kadar zor olduğunu esprili bir dille anlatan (saat örneği) Jonathan Powell, daha sonra neden Kuzey İrlanda konusunda yaptıkları müzakere sürecinin doğru olduğunu kendi perspektifinden izah etmeye başlamaktadır.

Powell’a göre, devleti Birleşik Krallık’ın yöneticileri halka daima teröristlerle asla müzakere etmediklerini söylemelerine karşın, aslında hep bu yöntemi tercih etmişlerdir. 1919 yılında İngiliz Başbakanı Lloyd George’un İrlandalı lider Michael Collins’le yaptığı anlaşma, Powell’a göre bunun tipik bir örneğidir. Powell, dekolonizasyon döneminde Başpiskopos III. Makarios (Kıbrıs Cumhuriyeti), Menahem Begin (İsrail) ve Jomo Kenyatta (Kenya) gibi bir dönem terörist ilan edilen liderlerle sonunda barış yapıldığını ve kendilerinin Londra'da üst düzey protokolle karşılandığını hatırlatarak, terörle müzakere geleneğinin Britanya’da köklü bir geçmişi olduğunu vurgulamaktadır. Fransa’nın Cezayir konusunda İsviçre’de FLN ile yaptığı müzakere sürecini de benzer bir örnek olarak hatırlatan Powell, bu noktada zaman zaman İngiliz toplumunun bir tür amnezi (hafıza kaybı) yaşadığını belirtmektedir. Daha sonra terörle müzakere fikri konusunda en temel eleştirinin “appeasement” (yatıştırma) olduğunun altını çizen Powell, teröristlerle müzakere etmenin kesinlikle onlarla aynı fikirde olmak anlamına gelmediğini belirtmekte ve siyasi tarihteki “appeasement” politikası[4] ile iç politikada terör gruplarıyla müzakere etmenin kıyaslanamayacağını söylemektedir. IRA ile müzakerelerde Birleşik İrlanda konusunun gündeme bile gelmediğini hatırlatan Powell, bu bağlamda teröristlerle konuşmanın teröristlere destek vermek olmadığının altını ısrarla çizmektedir. Terörle müzakere konusunda ikinci temel eleştirinin onlara meşruiyet (legitimacy) kazandırma riski olduğunu vurgulayan İngiliz diplomat, bunun da bir zorunluluk olmadığını ve örneğin FARC’ın 1999-2002 döneminde müzakerelerde gösterdiği ciddiyetsiz tutum nedeniyle onların devrimci bir gruptan ziyade bir narko-terör örgütü gibi algılanmaya başladığını ve korkulanın tam tersine, halk nezdindeki meşruiyetlerinin müzakere sürecinde daha da azaldığına dikkat çekmektedir. Powell, ayrıca bu tür bir meşruiyetin ancak müzakere süreciyle sınırlı olacağını belirterek, bu eleştirinin de haksız olduğunu iddia etmektedir. Terörle müzakere sürecinde üçüncü temel eleştirinin halkın kötü davranışlara (silahla hak aramak) teşvik edilmesi olduğunu vurgulayan İngiliz diplomat, biriyle konuşmamanın iyi bir cezalandırma yöntemi olmadığını söylemekte ve tüm bu argümanları geçersiz saymaktadır.

Konuşmasının sonraki bölümünde geniş halk desteğine sahip olan büyük terör örgütleriyle yapılan müzakerelerde sorunun temelden çözümü için mutlaka bir siyasi çözüm bulunmasının gerektiğini söyleyen Powell, Almanya'daki Baader-Meinhoff Çetesi (Kızıl Ordu Fraksiyonu) gibi kitlesel desteği az olan küçük terör örgütleriyle mücadelede sadece askeri yöntemlerin tercih edilebileceğini, ancak kitleselleşmiş ve siyasal hedefleri olan terör örgütleriyle mücadelede müzakere ve siyasi çözümün mutlaka gerekli olduğunu iddia etmektedir. IRA’nın Kuzey İrlanda’da tarihi, kültürel ve dini (Katolisizm) sebeplerle çok büyük destek aldığını hatırlatan Powell, bu nedenle onlarla konuşmanın mutlaka gerekli olduğunu söylemektedir. Güvenlik çalışmaları yapan akademisyenlerin vurguladığı bir diğer politika önerisinin “decapitation” (başını kesme, lideri yok etme) olduğunu belirten Powell, bu doğrultuda bazı cesaretlendirici örnekler olmasına karşın, çoğu örnekte kitleselleşmiş hareketlerin liderlerinin öldürülmesi sonrasında da aynı şekilde mücadeleye devam ettiklerini vurgulamaktadır. PKK lideri Abdullah Öcalan’ın yakalanmasının ardından Türkiye’deki terörün devam ettiğini ve Hamas lideri Ahmed Yasin’in İsrail hava saldırısında öldürülmesi sonrasında bu ülkedeki terör saldırılarının arttığını hatırlatan Powell[5], bu nedenle “decapitation” modelini ciddiye almamaktadır. Sri Lanka’da Tamil Kaplanları’na karşı uygulanan askeri çözüm modelinin de (tüm teröristlerin yok edilmesi) liderleri Velupillai Prabhakaran’ın öldürülmesi sonrasında bile başarılı olamadığını ve hükümetin bu süreçte güç kaybettiğini hatırlatan Powell, Avrupa ülkelerinde Sri Lanka’daki gibi insan haklarını hiçe sayan bir terörle mücadele süreci yürütülemeyeceğini de vurgulamaktadır. Rus lider Vladimir Putin gibi diktatoryal yetkileri olan bir siyasetçi olunmadığı sürece kitleselleşmiş terör örgütleriyle mücadelede askeri çözüm yöntemlerinin asla başarılı olamayacağını iddia eden Powell, Birleşik Krallık gibi demokratik bir ülkede bu tarz bir yöntem uygulanamayacağını da sözlerine eklemektedir.

Bu nedenle, İngiliz diplomat, konuşmasında ana fikir olarak “siyasi sorunlara karşı siyasi çözümler geliştirilmelidir” tezini ortaya koymakta ve bu tezi savunmaktadır. Ayrıca terörle müzakere sürecinde halkta ve yakınlarını terör olaylarında kaybedenlerde oluşabilecek tepkileri bertaraf etmek için gizli kanallar oluşturulması gerektiğini kaydeden İngiliz diplomat, teröristlerin büyük ölçüde kendi gettolarında yaşayan insanlar olduğu için, onlarla diyalog kurmanın ve onlara saygı göstermenin çok gerekli olduğunu iddia etmektedir. Ayrıca Powell’a göre, terörle müzakere sürecinin uzun bir süreç olacağını da bilmek ve bu tarz bir sorunun hemen aşılamayacağını öngörmek gerekmektedir. Terörle müzakere ve siyasi çözüm için “mutually hurting stalemate” (iki tarafa da zarar veren çıkmaz veya yenişememe durumu) pozisyonunun ideal olduğunu belirten Powell, Birleşik Krallık-Kuzey İrlanda örneğinde Birleşik Krallık Ordusu’nun 1980’lere doğru IRA’yı sınırlı tutmayı ve zaptetmeyi (contain) başardığını, ama IRA’yı tamamen yok etmenin mümkün olmadığını anladığı için siyasi çözüm için yeşil ışık yaktığını hatırlatmaktadır. Powell, aynı şekilde IRA liderlerinin Birleşik Krallık Ordusu’nu ve 60’lı 70’li yaşlarına gelen FARC liderlerinin de Kolombiya Ordusu’nu yenemeyeceklerini anladıkları için müzakereye yanaştıklarını vurgulamaktadır. Powell, “mutually hurting stalemate” dışında bu süreçte liderlik (leadership) olgusunun da çok önemli ve gerekli olduğunu belirtmektedir. Güney Afrika’daki barış sürecinde Nelson Mandela ile Frederik Willem de Klerk’in gösterdikleri liderliğin bunun en mükemmel örneği olduğunu vurgulayan Powell, İngiltere-Kuzey İrlanda örneğinde de David Trimble, Bertie Ahern ve Tony Blair’in bu liderlik misyonunu üstlendiklerini hatırlatmaktadır. Bu tarz süreçlerde kritik karar alıcıların yaşadığı ölümcül hastalık ve sağlık sorunlarının da pozitif anlamda etkili olabileceğini vurgulayan Jonathan Powell, Kuzey İrlandalı lider Ian Paiesley’nin 2004’te hastaneye kaldırılması sonrasında Kuzey İrlanda Sorunu’nu vefat etmeden önce çözmek konusunda büyük bir çaba içerisine girdiğini anlatmaktadır. Benzer şekilde, Kolombiya-FARC müzakereleri sürecinde kansere yakalanan Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez’in olumlu rol oynadığını belirten Powell, bu tarz ölüm riski durumlarının insanları barış ve çözüm konusunda cesaretlendirdiğini iddia etmektedir.

Daha sonra müzakere süreci ile ilgili detaylara geçen Powell, bu konuda süreci devam ettirmenin çok kritik bir hadise olduğunu, zira sürecin çökmesi durumunda ortaya bir boşluğun çıkacağını ve bunun çok riskli olacağını (şiddetin bu boşluğu dolduracağını) söylemektedir. İsrail eski Cumhurbaşkanı Şimon Peres’in İsrail-Filistin Sorunu’na dair söylediği “tünelin sonunda ışık var ama ortada tünel yok” sözünü hatırlatan Jonathan Powell, bu doğrultuda barış ve müzakere süreçlerinin mutlaka devam ettirilmesi gerektiğini anlatmaya çalışmaktadır. Konuşmasının sonraki bölümünde yeni ortaya çıkan din temelli (köktendinci) terör örgütlerine odaklanan Powell, İsrail’deki bir Bakan’ın söylediğinin aksine, “Tanrı işe karışıyorsa ödün yoktur” sözünü reddetmekte ve Endonezya’da ve Filipinler’de (Moro İslami Kurtuluş Cephesi) İslamcı örgütlerle müzakere sürecinin başarıyla ulaşabildiğini ortaya kanıt olarak koymaktadır. Powell, ayrıca İslamcı örgütlerin nihilist ve irrasyonel oldukları görüşünü de reddetmekte ve yabancı gazetecilere ya da yardım görevlilerine yapılmış vahşi IŞİD saldırılarının bilinçli yapılmış gözdağı hamleleri olduklarına dikkat çekmektedir. Kendisinin 2008’de Dış İşleri’ndeki görevinden ayrılırken yaptığı “El Kaide, Hamas ve Taliban’la konuşmaya hazır olmalıyız” açıklamasına büyük tepki gösterildiğini, ama geçen süre zarfında İsrail hükümetinin Hamas’la ateşkes konusunda endirekt olarak görüşmeye başladığını, ABD’nin Taliban’la müzakere masasına oturduğunu ve eski bir MI5 yöneticisinin “El Kaide ile görüşmeliyiz” dediğini söyleyen Powell, insanların görüşlerinin zaman içerisinde değiştiğine dikkat çekmektedir. Bu noktada IŞİD’in yaşadığı büyük toprak kaybına karşın tamamen bitmeyeceğini iddia eden Powell, örgütün yeraltına çekilerek mücadelesine devam edeceğini söylemektedir. IŞİD’in Sünni gruplara yönelik olarak Irak’ta uygulanan dışlayıcı politikaların bir sonucu olarak güçlendiğini iddia eden İngiliz diplomat, bu bağlamda Nuri el Maliki hükümetini eleştirmektedir.

Jonathan Powell, konuşmasının son bölümünde terörle mücadele konusunda ellerinde 3 farklı unsur ve bunların karışımı olarak ortaya çıkabilecek farklı modeller olduğunu söylemektedir. İlk unsur, sert güç olarak adlandırılabilecek ve askeri-güvenlik tedbirleri ile istihbarata dayalı güvenlik politikalarıdır. İkinci unsur, sosyal politikalar olarak adlandırılabilecek ve mağdur olan grupların sorunlarını belirterek, bunlara yönelik çözüm önerileri geliştiren yaklaşımdır. Üçüncü ve son unsur ise, sorunun temel kaynağına yönelik olarak geliştirilecek olan siyasi çözümdür. Bu üç unsurun hepsinin gerekli olduğunu belirten Powell, askeri önlemler ve baskı olmadan siyasi çözümün mümkün olamayacağını, aynı şekilde sadece siyasi çözüme dayalı bir formülün de geçersiz kalacağını vurgulamaktadır. Son olarak, El Kaide ve IŞİD’in yok edilmesi durumunda bile terörizmin tamamen sona ermeyeceğini belirten İngiliz diplomat, bu tarz tüm sorunların çözülebilir olduğunu iddia etmekte ve en önemli meselenin sabırlı ve cesur liderler bulmak olduğunu söyleyerek konuşmasını tamamlamaktadır.

Jonathan Powell’ın konuşmasının somut örneklere ve deneyimlere dayalı etkileyici bir konuşma olduğu, ancak İngiliz uzmanın meseleye büyük ölçüde devlet tarafında yaklaştığı ve devlet-sermaye ilişkisini görmezden geldiği iddia edilebilir. Zira büyük devletlerin savunma sanayileri ve büyük silah şirketlerinin de bu tablo açıklanırken bir yerde konumlandırılması gerekmektedir. Oysa Powell’ın konuşmasında bu unsur tamamen görmezden gelinmiş ve sermayenin terörizmi kârlı bir endüstri olarak gördüğü gerçeği atlanmıştır. Oysa yakın zamana kadar komplo teorisi gibi algılanan bu konu, Irak Savaşı’ndaki Blackwater Skandalı sonrasında dünya gündemine taşınmıştır ve ilerleyen yıllarda daha da popüler bir tema haline gelecektir.


Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ



[1] Hakkında bilgiler için; https://en.wikipedia.org/wiki/Jonathan_Powell_(Labour_adviser).
[2] Bakınız; https://www.cnnturk.com/video/turkiye/ingilterenin-hakan-fidanindan-cozum-sureci-mesaji.
[3] Web sitesi için; http://www.inter-mediate.org.
[4] Siyasi tarihe geçen meşhur “appeasement policy” (yatıştırma politikası) tabiri, İngiliz Başbakanı Neville Chamberlain’in Nazi lideri Adolf Hitler’in saldırgan politikaları karşısında sessiz kalmasını kastetmek için kullanılır. Bu politikalar Hitler’i ve Nazi Almanya’sını daha da saldırgan hale getirdiği ve İkinci Dünya Savaşı’nın çıkmasına neden olduğu için, Chamberlain’in politikası neredeyse tamamen başarısız bir model olarak ele alınır.
[5] Powell, bu noktada Türkiye’nin 1999-2007 döneminde neredeyse terörü sıfırlama noktasına geldiğini ve terör olaylarının büyük düşüş gösterdiğini esgeçmektedir.

8 Aralık 2017 Cuma

Thomas P. M. Barnett’dan ‘Pentagon’un Yeni Haritası – Harekât Planı’

Harvard Üniversitesi’nden Siyaset Bilimi alanında doktora derecesi almış olan Thomas P. M. Barnett[1] (1962-), son yıllarda strateji ve dünya siyaseti hakkında yazdığı best-seller kitaplarla Amerika ve dünyada adından sıkça söz ettiren önemli bir yazardır.[2] Barnett’in Türkçe’ye çevrilen iki kitabı bulunmaktadır. Bunlar; 2004 tarihli The Pentagon’s New Map: War and Peace in the Twenty-First Century[3] (Türkçesi Pentagon’un Yeni Haritası: 21. Yüzyılda Savaş ve Barış[4]) ve 2006 tarihli The Pentagon’s New Map: Blueprint for Action - A Future Worth Creating[5] (Türkçesi Pentagon’un Yeni Haritası 2 / Harekât Planı Yaratmaya Değer Bir Gelecek[6]) eserleridir. Bu kitaplarda, yazar, Amerikan dış politikası ve dünya siyasetinin geleceğine dair çok ilginç saptama ve öngörülerde bulunmuştur. Bu öngörülerden bir kısmı şimdilik yanlışlanmış gözükse de, bunları değerlendirmekte yine de fayda vardır. Bu yazıda, Barnett’in Volkan Yalçıntoklu tarafından Türkçe’ye çevrilen ve 1001 Kitap tarafından basılan Pentagon’un Yeni Haritası 2 / Harekât Planı Yaratmaya Değer Bir Gelecek eserinden Türk okurlara ilginç gelebilecek bazı bölümler özetlenecektir.

Pentagon’un Yeni Haritası 2 / Harekât Planı Yaratmaya Değer Bir Gelecek

Thomas P. M. Barnett, ABD’deki George W. Bush iktidarının Irak Savaşı nedeniyle büyük tepkilerle yüzleştiği bir dönemde yazdığı bu eserinin “Türkçe Baskı İçin Önsöz” bölümünde, Türk okurlar için Türkiye’ye özgü bazı düşüncelerini dile getirmiştir. Barnett’e göre; Türkiye, İslam dünyasına modernlik, çoğulculuk ve serbest piyasa ekonomisi açısından liderlik edebilecek kapasitedeki tek ülkedir. Lakin Barnett, Türklerin bu rolü (İslam dünyasına liderlik etmek) isteyip istemedikleri konusunda henüz kararsız olduklarını düşünmektedir. Türkiye’nin Avrupa Birliği tam üyeliği başvurusuna verilecek olan cevabın dünyanın bir “Medeniyetler Çatışması” sürecine sürüklenip sürüklenmeyeceğine yanıt olacağını iddia eden yazar, Türkiye’nin terörizmle mücadele gibi konularda ABD ve Batı dünyası açısından hala çok önemli bir müttefik olduğuna da vurgu yapmaktadır.

Kitabın “Sözlük” adlı bölümünde, Barnett, kitabında kullandığı bazı anahtar kelimelere açıklık getirmektedir. Bu kavramlardan en kritik olanları şunlardır:

Bağlantılılık: Enformasyon Devrimi ile birlikte ortaya çıkan ve küresel ekonomik sistemin finansal, lojistik ve teknolojik değişimlerinden etkilenme kapasitesi. Batılı devletler ve Batı’ya yakın ülkelerde “bağlantılılık” derecesi yüksektir.

Bağlantısızlık: Barnett’in çağımızın en büyük tehlikesi olarak dikkat çektiği, küresel toplumdan etkilenmeme ve izole kalabilme potansiyeli. En büyük müttefiki Çin’in bile sözünü geçiremediği Kuzey Kore devleti, günümüzde bu yaklaşıma en uygun devlet olarak gözükmektedir.

İşleyen Merkez (Functioning Core): Ulusal ekonomilerini küresel ekonomik sisteme entegre etmeyi başarmış ve küreselleşmenin getirdiği kurallar dizisini kabul eden unsurlar/devletler. Barnett’e göre Kuzey Amerika, Avrupa ve Japonya “eski merkez”i, Rusya, Brezilya, Hindistan ve Çin gibi ülkeler ise (BRIC ülkeleri) “yeni merkez”i oluşturmaktadır.

Leviathan: ABD Ordusu’nun savaş gücü potansiyeli ve bildik türde hasımlara karşı yüksek performanslı savaş birlikleri, silah sistemleri, uçakları, zırhlıları ve gemilerini kapsayan savunma teknolojileri. Bir nevi ABD’nin askeri-sınai kompleksi.

Entegre Olmayan Boşluk (Non-Integrating Gap): Dünyanın küreselleşmeden “bağlantısız” kalmayı başaran ve bağlantısızlık olgusu yüksek kısımları/devletleri. Barnett’e göre; Afrika’nın büyük bölümü, Orta Doğu’nın önemli bir bölümü ve Asya’daki bazı bölgeler bu statüdedirler.

Bağlantı Devletleri: Merkez ülkelere dâhil olmaya aday olan ama henüz gelişmeye devam etmeleri nedeniyle bağlantısız devletler ve bölgelerle de ilişkileri olan devletler. Barnett, Meksika, Brezilya, Güney Afrika, Fas, Cezayir, Yunanistan, Türkiye, Pakistan, Tayland, Malezya, Filipinler ve Endonezya gibi ülkeleri bu kapsamda değerlendirmektedir.

Sistem Yönetici: ABD’nin savaş gücünü yansıtan Leviathan’ın başarılı olması durumunda siyasal sistemi ve istikrarı sağlayacak olan diplomatik yapılanma. Bu yapı, istikrar ve destek operasyonları, insan yardım faaliyetleri, savaş-dışı askeri operasyonlar ve düşük yoğunluklu çatışma operasyonları düzenlemekle görevli ve istikrarı koruyucu bir unsur olarak düşünülmektedir.

Kural Dizisi: Bir faaliyetin nasıl gerçekleşmesi gerektiğini ortaya koyan kurallar toplamı. Barnett’in teorisi özelinde ele alındığında, bu kavramla ABD ve küresel düzenin belli başlı konularda belirlediği ilkeler bütünü kastedilmektedir.

Sistem Sarsıntıları: 11 Eylül faciası (9/11) örneğinde olduğu gibi, hiç beklenmedik, sistemi sarsan ve küreselleşme karşıtı muhalefeti bir araya getirmeyi başaran sistemdışı olaylar. ABD’nin dikte ettiği yeni küresel düzeni tehdit eden sıradışı olaylardır.

The Pentagon’s New Map: Blueprint for Action - A Future Worth Creating

Kitabın “Günümüzde Dünyanın İhtiyacı Olan Şey Ne?” başlıklı birinci bölümünde, Barnett, Saddam Hüseyin’in devrilmesi için desteklediği Irak Savaşı’nın Amerikan Ordusu’nu zor bir duruma soktuğunu kabul etmekte, ama ABD Ordusu’nun başarısızlığa karşı çok güçlü ve hızlı tepki verebilen bir kurum olduğunu da belirtmektedir. Yazar, ayrıca ülkesi ABD’de Savunma Bakanlığı ve Dış İşleri Bakanlığı arasındaki anlaşmazlıkları çözümlemek için yeni bir Bakanlığa ihtiyaç duyulduğunu da iddia etmektedir. Barnett’in Pentagon (ABD Savunma Bakanlığı) hakkında yaptığı çok dikkat çekici bir tespit ise, Pentagon’un görevinin savaşı sürdürmek değil, savaşı hazırlamak şeklinde olduğudur. Bir diğer ifadeyle, Pentagon analistleri ve karar alıcılar, geleceğin savaşının ne olacağını öngörmek ve hatta planlamak ve Amerikan Ordusu’nu buna hazırlamakla yükümlüdürler. Savaşı ise, olması durumunda, Amerikan Generalleri (askerler) sürdüreceklerdir. Barnett, bu bölümde karar alma süreci teorisini geliştiren Albay John Boyd, Dördüncü Nesil Savaş (4GW - Fourth-Generation Warfare) konseptini geliştiren William Lind, Ronald Reagan yönetimine askeri harcamalar konusunda çok önemli uyarılar getiren raporu hazırlayan Franklin C. Spinney (Chuck Spinney), askeri alandaki bilgi teknolojisi devrimini kaçınılmaz olarak gören ve buna uygun stratejiler geliştiren Andrew Marshall, Pentagon’un savaş terminolojisini Marshall’ın tavsiyeleri doğrultusunda değiştiren/dönüştüren Amiral Arthur Karl Cebrowski ve Dördüncü Nesil Savaş konseptini geliştiren bir diğer önemli subay olan Thomas Hammes’i de bu bölümde yâd etmekte ve Pentagon stratejisine yaptıkları katkılardan söz etmektedir.

Kitabın “Savaşı Bağlantılılık Yoluyla Kazanmak” başlıklı ikinci bölümünde, Thomas P. M. Barnett, başta Orta Doğu olmak üzere Batı dünyasındaki dışındaki coğrafyalarda Soğuk Savaş sonrası dönemde ortaya çıkan iki temel akıma işaret etmektedir:

1-) Bağlanma ve zaman içerisinde asimile olma (NATO’dan sonra AB üyeliği için de büyük çaba gösteren Türkiye örneği),

2-) Bağlantısız kalma ve tek bir kimliğe ulaşmaya çalışma (Batı ile ilişkisini ticaret temelinde sınırlı tutan Suudi Arabistan örneği).

Üçüncü ve alternatif bir model ise, bağlantılı ve tamamen Müslüman olarak her ikisini de yapmaya çalışan Pakistan örneğidir. Olivier Roy’a referansla El Kaide’nin 11 Eylül 2001’de (9/11) Hıristiyanlığın merkezi olan Vatikan’a değil, küreselleşmenin sembolü olan İkiz Kuleler’e saldırdığına dikkat çeken Barnett, İslam dünyasında küreselleşmeci güçlerin de bulunduğunu, ancak bağlanma ve asimile olma riski karşısında Müslüman toplum ve devletlerin farklı ölçülerde küreselleşme ve modernleşmeye karşı reaksiyonlar geliştirdiklerini belirtmektedir. 9/11 sonrasında Dördüncü Nesil Savaş (4GW) teorisyenlerinin El Kaide ve Radikal İslam ideolojisini kendilerine mücadele edilmesi gereken temel düşman olarak seçtiklerine vurgu yapan Barnett, ABD’nin bu süreçte savaşçı ruhunu yeniden canlandırması gerektiğini yazmaktadır. Orta Doğu coğrafyasını sisteme bağlamanın ABD için en temel mesele olduğuna inanan Barnett, bu konuda nasıl stratejiler geliştirilmesi gerektiği konusuna kafa yormakta ve ortaya farklı fikirler atmaktadır. Bu noktada Barnett’in İran’a verdiği önem ise dikkat çekicidir ve günümüzdeki Amerikan yönetiminden çok daha farklı bir bakış açısını ortaya koymaktadır. Kitabında İran’ın cihatçı ve aşırıcı Selefi ideolojisine kaynaklık eden bir devlet olmadığını vurgulayan Barnett, bu ülkenin -görünürdeki molla rejimine karşın- değişim isteyen genç bir nüfusa ev sahipliği yapan önemli bir devlet ve dinamik bir toplum olduğunu vurgulamaktadır. İran’ın nükleer programına da dikkat çeken yazar, İran’ın nükleer güce ulaşması durumunda Washington ile Tahran arasında büyük bir pazarlık yapılacağını ve İran’ın “şer ekseni” listesinden çıkarılarak serbest ticaret ve uluslararası kurumlara açılacağını düşünmektedir. ABD’nin böyle bir durumda İran’ın desteğiyle Filistin’de iki devletli çözümü desteklemeye başlayacağını ve Irak, Suriye ve Lübnan’ın İran’ın etki alanına gireceğini düşünen Barnett, İran karşıtlarının aksine bu ülkeyi dünya barışı için en büyük tehlike olarak değerlendirmemekte ve ABD’nin bu ülkeye sorumluluklar vererek Barack Obama döneminde yapıldığı gibi sisteme entegre etmeye çalışması gerektiğini düşünmektedir. Ancak Barnett’in beklentisinin aksine, ABD, Obama döneminde bu konuda erken davranarak İran’ın nükleer programı konusunda anlaşma sağlamış ve nükleer programını durdurması karşılığında bu ülkeyi küresel sisteme açmıştır. Ancak şimdilerde, ABD Başkanı Donald Trump, bu anlaşmayı “ABD tarihinin en kötü anlaşması” olarak değerlendirmekte ve anlaşmayı iptal edeceğini söylemektedir.

Barnett, ABD’nin Suudi Arabistan’daki otoriter rejimin halktan kopuk yapısına rağmen bu rejime destek vermenin ABD açısından bir sorun olduğuna da dikkat çekmekte ve Orta Doğu coğrafyasını “bağlantılı” hale getirmek için, özellikle Türkiye’deki “iyiliksever” yönetime daha fazla destek ve sorumluluk verilmesini önermektedir. Bu noktada yazarın bir diğer önerisi ise, küresel terörizme karşı mücadele bir “kural dizisi” oluşturmaktır. Bu bağlamda Barnett’in öne çıkardığı iki kural ise şöyledir:

1-) Kötü veya zayıf bağlantısız devletleri istikrarlı ve güçlü devletlerle değiştirmek,

2-) Terörist grupları etkisiz hale getirmek.

ABD’nin savaşlarını kişiselleştiren ve bu sayede başarılı olan bir devlet olduğunu da vurgulayan yazar, Kral George ve Adolf Hitler sonrasında ABD’nin günümüzde Usama Bin Ladin ve Ebu Musar el Zarkavi gibi düşmanlarla savaştığını vurgulamaktadır. Bin Ladin ve Zerkavi’yi The Usual Suspects (1995) filmindeki “Kaiser Soze” karakterine benzeten Barnett, bu tarz Radikal İslamcı grup ve liderlerin birbirlerinden dağınık İslamcı grupların yaptıkları bağımsız eylemler sayesinde nasıl küresel güç odakları haline geldiğine vurgu yapmaktadır. Barnett’in bu noktada olay yaratabilecek çok önemli bir cümlesi ise şöyledir: “Halkımızın zihninde tutarlılıkla yarattığımız herşeye kadir tip Bin Ladin mi, Zerkavi mi? Sonuçta bunun bir önemi yok. Çünkü onlar olmasaydı, onları yaratmamız gerekecekti. Aslında onlar yakalandığı veya öldürüldüğü anda yerlerine yenilerini getirmemiz gerekecek”… Bu cümleden anlaşıldığı kadarıyla, Barnett, Radikal İslamcı terör örgütleri ve liderlerin Pentagon’un savaş stratejisi için gerekli ve faydalı olduğunu vurgulamakta ve bunların yok edilmesi durumunda yerlerine yenilerini getirmeleri gerektiğini belirtmektedir. Ayrıca Bin Ladin’in zannedildiği gibi Sovyetleri Afganistan’da mağlup etmeyi başaran büyük bir anti-komünist olmadığını da vurgulayan yazar, Afganistan zaferinin Bin Ladin’den çok milliyetçi mücahitlerin başarısı olduğunu söylemektedir.

Barnett’in haritası

Kitabın “Doğu’yu Sağlama Alarak Merkez’in Büyütülmesi” başlıklı üçüncü bölümünde, Thomas P. M. Barnett, tartışma yaratan işleyen merkez (functioning core)-entegre olmayan boşluk (non-integrating gap) haritasını açıklamakta ve ABD askerlerinin yüzde 95’inin boşluk olarak ifade edilen bölgelerde konuşlandığına dikkat çekmektedir. Yazar, yüksek askeri harcamalar nedeniyle ABD’nin stratejik olarak “boşluk”taki güçlerini azaltması gerektiğini ve bu bölgelerde diğer “merkez” devletlere sorumluluk vererek, ya da yeni merkez devletler yaratarak (örneğin Türkiye) istikrarı sağlaması gerektiğini belirtmektedir. Zira Barnett’in yarattığı haritada, neredeyse tüm Afrika, tüm Orta Doğu ve hatta Türkiye, Güneydoğu Asya ve Asya’nın önemli bir bölümü “entegre olmayan boşluk” kapsamında değerlendirilmektedir. ABD’nin bütün bu coğrafyalarda istikrarı ve güvenliği sağlayabilmesi kuşkusuz çok zor bir iştir. Dahası, Barnett’in istikrarlı ve “işleyen merkez” kapsamında değerlendirdiği Rusya gibi ülkelerde de zaman zaman ABD’nin koyduğu uluslararası kuralları hiçe sayan gelişmeler yaşanmaktadır. Unutulmamalıdır ki, bu kitabın yazılmasından iki sene kadar sonra, 2007’de, Rus lider Vladimir Putin, Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı önemli konuşmada[7] tek kutuplu dünya düzeninin sona erdiğini tüm dünyaya açıkça ilan etmiş ve ABD’ye meydan okumuş, Irak Savaşı nedeniyle ABD’nin büyük tepki çektiği bu dönemde de Putin’e tüm dünyadan destek mesajları yağmıştır. Keza günümüzde Çin Halk Cumhuriyeti’nin ABD’ye yönelik geliştirdiği ılımlı küresel muhalefet de dünyada birçok ülke ve toplumda sempati yaratabilmektedir. Dolayısıyla, Barnett’in ABD’nin gücünün zirvesinde olduğu dönemde yazdığı bu kitaptan günümüze kadar geçen süreçte işler ABD açısından son derece kötü gitmiş ve yazarın sistemdışı addettiği “boşluk” sürekli büyümüştür.

Bu bölümde Çin’de yaşadığı dönemde başından geçen kişisel olayları da anlatan Barnett, ayrıca Çin’in yakın bir zamanda dünyanın en büyük ekonomisi olacağını da bildiğinden ülkesi ABD ile bu ülke arasında Fred Bergsten’in G2 vizyonuna benzer bir stratejik ortaklık kurulması gerektiğini de yazmıştır. Bunun bir tercih değil, bir zorunluluk olacağına da değinen yazar, bunun 20. yüzyıldaki ABD-İngiltere ortaklığı kadar önemli olacağını vurgulamıştır. Çin’in Doğu dünyası için ABD’nin Batı dünyası için taşıdığı anlam kadar önemli olacağını belirten Barnett, bu durumun Batı dünyasında korku yaratacağını öngörmekte, ama güç politikası yerine merkez değerleri benimseyen ve küreselleşmeyi savunan bir Çin’in dünya açısından tehdit olmayacağını düşünmektedir. 11 Eylül saldırılarının ABD ile Çin’i bazı noktalarda işbirliği yapmaları gerektiği konusunda cesaretlendirdiğini de kaydeden yazar, Çin’in çok büyük ve devasa nüfusa sahip (1,3 milyar) bir ülke olarak ABD ile aynı paralelde değerlendirilemeyeceğini de düşünmektedir. Çin tarihindeki dünyaya açılma dönemlerinin kötü bir miras bıraktığına, buna karşın Ming ve Qing hanedanları gibi içe kapanılan dönemlerin başarılı sonuçlar verdiğine değinen yazar, bu nedenle Çin’in küresel dünyaya açılmasını en çok kendilerinin teşvik etmesi gerektiğini, zira bu süreçten en çok Pekin’in korktuğunu iddia etmektedir. Çin Komünist Partisi’nin ülkesinde yaşanan büyük dönüşümü kontrol etmekte zorlandığına da dikkat çeken Barnett, Çin’in 2025 yılına kadar tek partili sistemden daha çoğulcu bir siyasal sisteme doğru dönüşeceğini de iddia etmektedir. Ancak Barnett’in bu öngörüsü, şimdilik pek de olanaklı görünmemektedir. Zira Çin’de Komünist Parti ekonomiyi iyi götürmeyi başararak halk desteğini halen korumakta ve Çin’in yeni Devlet Başkanı Şi Cinping de adı anayasaya bile yazılan çok güçlü bir lider profili sergilemektedir. Barnett’in bir diğer çok önemli vurgusu ise, Amerikalı gazeteci Robert Wright’ın “dünyayı yönetmeye çalışmanın ilk kuralı, kaçınılmaz olandan kaçınmamaktadır” mottosuna uygun şekilde, Tayvan’ın günün birinde Çin’e katılacağını hesap etmektir. Tayvan’ın dışında Güneydoğu Asya’daki birçok küçük ulus ve devletin de eninde sonunda Çin’in yörüngesine gireceğini iddia eden yazar, ABD’nin bu süreçte “kötü adam” rolüne düşmemek için küreselleşmenin kurallarına uygun davranması gerektiğine dikkat çekmekte ve “bağlantılılık kuraldır” prensibi doğrultusunda hareket etmeleri gerektiğine vurgu yapmaktadır. ABD’nin Tayvan’a verdiği savunma garantisini acilen geri alması gerektiğini de yazan Barnett, bunun Taipei rejimi için de daha iyi olacağını savunmaktadır. Çin’in mevcut ve potansiyel gücü sebebiyle bağlantısızlık ya da boşluğa kaybedilmemesi gereken çok önemli bir güç olduğuna dikkat çeken yazar, bu bağlamda Tayvan ve Asya politikaları konusunda Çin’in bölgesel bir süpergüce dönüşmesine sıcak bakıyor gibi algılanmaktadır. ABD’nin gelecekteki en önemli müttefiklerinin Çin ve Hindistan başta olmak üzere hızla gelişen yeni merkez ülkeler olacağını düşünen Thomas P. M. Barnett, küresel şirketlerin doygunluk noktasına ulaştığı Batı pazarları yerine bu ülkelerin pazarlarına girmek için yeni dönemde mücadele vereceklerini ve bu nedenle bu ülkelerin dünya siyaseti ve ekonomisinde istikrarlı bir şekilde yükseleceğine dikkat çekmektedir.


Yine bu bölümde, yazar, Kuzey Kore rejimiyle ilişkiler konusunda da çok ilginç öngörü ve önerilerde bulunmaktadır. Barnett, Kim Jong-il veya yerine geçecek oğlu (Kim Jong-un) ile anlaşılamaması durumunda ABD’nin Kuzey Kore’ye rahatlıkla silah çekebileceğini (savaş ilan edebileceğini) düşünmektedir. Ancak bunun topyekûn bir savaş olmayacağını da sözlerine eklemektedir. Çin’e Tayvan konusunda verilecek bir tavizin ise Kuzey Kore rejimini derinden sarsacağını iddia eden yazar, iyi, kötü ve çirkin senaryolar adıyla bu ülke lideriyle yapılabilecek olan anlaşma türlerinden söz etmektedir. İyi senaryo Kim ailesi ile (Kim Jong-il veya oğlu Kim Jong-un) anlaşmak ve ayrıcalıklarını koruyarak başka yere gitmelerini sağlamak (Bebe Doc Duvalier modeli), kötü senaryo Panama diktatörü Manuel Noriega’ya yapıldığı gibi onu özel operasyonla tahtından indirmek ve çirkin senaryo ise Kuzey Kore’ye savaş ilan ederek Irak diktatörü Saddam Hüseyin’e benzer şekilde onu yok etmektir. ABD’deki neo-con George W. Bush iktidarının Irak’ta giriştiği büyük savaş sayesinde edindiği ürkütücü imajın bu noktada Washington açısından avantaj olabileceğine dikkat çeken Barnett, bu sayede savaşa gerek kalmadan sorunun diplomasi yoluyla çözümlenebileceğini ummaktadır. Lakin bugün gelinen nokta itibariyle Kuzey Kore krizi çok zor ve dönülmez bir sürece girmiş gibi gözükmektedir. Çin’in bazı girişimlerine rağmen Kim Jong-un rejiminin nükleer programı ve kıtalararası balistik füze denemelerinden henüz vazgeçmemesi, Barnett’in öngörüsünün şimdilik yanlışlandığını düşündürmektedir.

“Bağlantısızlığa Son Vererek Boşluğu Küçültmek” adlı dördüncü bölümde, Thomas P. M. Barnett, ABD’nin 21. yüzyılda üstünlüğünü koruması için gerekli olan politika önerilerini ortaya koymaktadır. Bu bağlamda, yazarın ilk önerisi geleceğe dair ümitli olmak ve umut beslemektir. Bu iyimserlik (optimizm), Barnett’e göre, Amerikalıların en büyük silahıdır. Zira haklı olmak ve kazanacağını bilmek düşüncesi toplumların daha güçlü olmasını sağlar. Ayrıca pragmatizm de ABD’nin bu yeni dönemde ihtiyaç duyacağı bir siyasi eğilim olacaktır. Günümüzde başarıya ulaşabilmek için, yeri geldiğinde esnek davranmak gerekmektedir. Dolayısıyla, Amerikalıların barıştan yana ama savaşmaya hazır olmaları gerekmektedir. Barnett’e göre; Amerikalılar demokrasi ve liberalizm gibi değerleri savunmayı bırakırlarsa, bu durumda diğer merkezi devletlerin de savunma refleksleri azalacak ve boşluk bölgelerde yeni totaliter ve otoriter rejimler türeyebilecektir. Bu nedenle, ABD’nin Leviathan adı verilen askeri gücünü zinde tutması ve özgürlük ve demokrasi karşıtı boşluktaki devletlere karşı mücadele vermesi gerekmektedir. Yazar, bu bağlamda 3 basit ilke (kural) ortaya atmaktadır:
  • Boşluk’un küçültülmesinin dalgalar halinde aşamalı olarak gerçekleştirilmesi (NATO ve Avrupa Birliği’nin genişlemeleri),
  • Merkez’in genişlemesinin domino stratejisi ile gerçekleştirilmesi ve boşluğun dışarıdan içeriye doğru sıkıştırılması,
  • Boşluk’u küçültme süresinde Pentagon’un Birleşik Komuta Planı olarak bilinen küresel komuta yapısına yeni bir şekil vermesi.

Bu ilkeler doğrultusunda, Barnett, Boşluk adı verilen bölgeyi 4 temel alana ayırmaktadır:

1-) Kuzey Afrika, Orta Doğu, Orta ve Güneybatı Asya, yani temelde İslam dünyası,

2-) Asya-Pasifik kıyısı,

3-) Karayipler, Orta Amerika ve Güney Amerika’nın And Dağlarını kapsayan Latin Amerika,

4-) Sahra-altı Afrika’sı.

ABD’nin yeni dönemde “şer ekseni” adını verdiği strateji doğrultusunda kendisine hedef seçebileceği ülkeleri Irak, Iran, Kuzey Kore, Suriye, Venezuela ve Zimbabve olarak sıralayan yazar, bu bağlamda Irak Savaşı sonrasında İran’dan ziyade Kuzey Kore meselesini daha önemli ve öncelikli görmektedir. Kolombiya’da barış sürecinin başarıya ulaşması durumunda Venezuela’daki Chavez rejiminin zayıf düşeceğini de düşünen yazar, merkez veya merkeze yakın ülkelerdeki devlet sistemlerini çökertmemenin de boşluğu büyütmemek adına çok önemli ve gerekli bir strateji olduğunu vurgulamaktadır. Ayrıca tüm çözümleri Amerika’dan beklememek ve müttefiklere çeşitli sorumluluklar dağıtmak da ABD açısından iyi bir politika önerisi olabilir. Bu bağlamda, Barnett, ideal bir hükümeti halkı ile dış dünya arasında geniş bir ekonomik ve ağ bağlantılığı kurulmasını sağlayan bir hükümet olarak tanımlamaktadır. Dolayısıyla, Barnett’in “iyi hükümet” tanımında demokrasiden, laiklikten ya da çoğulculuktan daha ön planda olan kavram “küreselleşmeye açık olmak” yani “bağlantılılık” hususudur. Zira küresel sisteme entegre olan devletler, eninde sonunda bir şekilde modernleşmek ve liberalleşmek zorunda kalmaktadırlar. Bu bağlamda, yazara göre, güncel siyasetin temel parametresini demokrasi fetişizmine sağlanıp kalmak yerine “bağlantılılık” olarak ele almak daha yerinde bir tavır olacaktır.

“Düşman ile Tanıştık” başlıklı kitabın beşinci ve son bölümünde, yazar, ilk kitabına The Pentagon’s New Map: War and Peace in the Twenty-First Century (Pentagon’un Yeni Haritası: 21. Yüzyılda Savaş ve Barış) yapılan eleştirileri kategorize etmekte ve bunlara cevap vermektedir. Geliştirdiği “Boşluk’la mücadele stratejisi”, Barnett’e göre 3 farklı düzlemde eleştirilmektedir:

1-) Kolay cevap ve hızlı sonuçlara dayalı fast-food kültürüne sahip Amerikalılar için bu tarz uzun vadeli bir strateji cazip olmayacak ve fayda yerine zarar getirecektir.

2-) Amerikalıların kendi kültür ve değerlerini başka toplumlara ve dünyaya empoze etme ve dünyayı yönetme gibi bir hakları yoktur.

3-) Küreselleşmeyi gerçek kılmak, dünyaya faydadan çok zarar getirecek ve Dünya’yı yaşanılmaz bir yer haline getirerek ekosistemi mahvedecektir.

Barnett, ilk eleştiriye karşılık olarak, Amerikalıların bu mücadeleden kaçma lükslerinin olmadığını ve aksi takdirde dünya halkları ve Amerikalıları çok kötü bir sürecin beklediğini (eşi görülmemiş büyüklükte bir parçalanma ve çok büyük güvenlik riskleri) düşünmektedir. Francis Fukuyama’nın “Tarihin Sonu” tezinin bir dönem için Amerikalıları büyük bir uyuşukluğa sürüklediğini, ancak bu sürecin kısa sürdüğünü hatırlatan yazar, yeni dönemde komünizm olmasa bile başka modellerin (İslamcılık, otoriterlik vs.) hala dünyada etkili olduğunu yazmaktadır. Bu nedenle, Amerikalıların kendileri ve dünya halklarının iyiliği adına demokrasi ve özgürlüklere mantıksal bir strateji çerçevesinde sahip çıkmaları daha doğru bir yaklaşımdır.

Barnett, ikinci eleştiriye karşılık olarak, kendisinin ve devletinin kendi değerlerinden çok evrensel değerleri yaymaya çalıştıklarını açıklamakta ve bu eleştirilerin bu nedenle temelsiz olduğunu vurgulamaktadır. Samuel Huntington’a referansla ulus-aşırıcılığı 3 temel motife (evrenselcilik, ekonomik yaklaşım ve ahlakçı yaklaşım) dayandıran Barnett, bu üç kavramdan birini seçmenin doğru olmayacağını ve hepsinin de küreselleşme açısından önemli unsurlar olduğunu belirtmektedir. Huntington’ın yaptığı gibi Amerikan istisnacılığını öne çıkarmadığını da söyleyen yazar, Amerikan modernleşmesi ve gelişiminin başka coğrafyalarda da yeniden yaşanabileceğini düşünmektedir.

Barnett, üçüncü eleştiriye karşılık olarak, çevrecilerin sıklıkla üzerinde durduğu dünyanın küreselleşme ile birlikte yok olacağı düşüncesini reddetmekte ve fütüristlerin dikkat çekmek için yaptıkları karamsar tahminlerin neredeyse daima haksız çıktığına vurgu yapmaktadır. Jared Diamond’ın Collapse: How Societies Choose to Fail or Succeed eserinde anlatıldığı gibi bir senaryonun zorunluğu olmadığını vurgulayan Barnett, insan yaşam standartlarının yükselmesi ile küreselleşmenin eşzamanlı olarak gelişebileceğini düşünmektedir. Thomas Malthus ve Jules Verne’den beri gelecek odaklı düşünenlerin (Aldous Huxley, H. G. Wells, Eugene Zamyatin, Philip K. Dick ya da George Orwell) çoğunlukla karamsar davrandıklarına dikkat çeken yazar, oysa insanoğlunun çok iyi adapte olabilen ve gelişebilen bir canlı olduğunu belirtmektedir. Bu nedenle, “distopya”vari yaklaşımlar geliştirmek yerine umutlu olmakta fayda vardır. Zira teknolojinin ilerlemesi, sorunlarla mücadele konusunda da bize yardımcı olacaktır.

Barnett, bu bölümde ayrıca 21. yüzyılda dünya siyasetinde yaşanabilecek olan ilginçlikleri de listelemektedir. Bunlar arasında en dikkat çekici olanları şunlardır:
  • Feminist neo-con: ABD siyasetinde ilerleyen yıllarda muhafazakâr ama feminist bir siyasetçi ortaya çıkabilir. Şimdilik tam tersi gerçekleşmiş gözüküyor.
  • Birliğin 51. Eyaletinin ilk Valisi: Nasıl ki Avrupa Birliği genişleyebiliyorsa, ABD de topraklarına yeni eyaletler katabilmelidir ve katacaktır. Bu, şimdilik gerçekleşmese de ileride mümkün olabilir.
  • Önemli bir mevkide ilk Çinli kız çocuğu: Son dönemde yaygın şekilde Çinli kız çocuklarını evlat edinen Amerikalılar nedeniyle, ilerleyen yıllarda Çinli Amerikalılar arasında önemli kişiler çıkacaktır. Bu da, gayet makul bir tahmin gibi gözükmektedir.
  • Rusya’nın Bill Clinton’ı: Rusya, küresel sisteme entegre olmaya devam ettikçe, Bill Clinton benzeri reformist bir lidere ihtiyaç duyacaktır. Bu konuda da Rusya’nın Putin döneminde Batı karşıtı alternatif bir küreselleşmeye yöneldiği ve Barnett’in öngörüsünün şimdilik haksız çıktığı söylenebilir.
  • İslami Avrupa’nın Martin Luther King’i: Müslümanların sayısının sürekli artması nedeniyle Avrupa’dan Martin Luther King benzeri bir İslami reformist çıkabilir. Bu tarz bir lider, Avrupa’da gettolaştırılan Müslüman sorununa bir çözüm olabilir.
  • Teröre karşı savaşta insan hakları ihlallerini gündeme getiren Serpico: Terörle mücadelenin nazik yapısı nedeniyle zaman zaman Ebu Gureyb Hapishanesi’nde olduğu gibi büyük yanlışlıklar yapılmaktadır. New Yorklu polis karakteri Frank Serpico (Al Pacino canlandırmıştır) gibi kişiler, bu tarz sorunları gündeme getirerek küresel vicdanın sesi olabilirler.
  • NATO’ya ilk Rus Genel Sekreter: Bu, yazarın en fantastik iddialarından birisidir ve olması kısa ve orta vadede hiç mümkün gözükmemektedir.
  • Çin’in JFK’si: Çin’de ilerleyen yıllarda John F. Kennedy gibi reformist bir Başkan ortaya çıkabilir. Bu da oldukça temelsiz bir iddia gibi gözükmektedir.
  • Ortak bir Çin-Amerikan Sistem Yönetimi operasyonuna ilk Çinli komutan: G2 vizyonuna uygun şekilde ABD-Çin işbirliği derinleşirse, bu tarz bir gelişmenin olması hayal ürünü olmaktan çıkacaktır.
  • Hindistan’ın Margaret Thatcher’ı: Gerçekleşmemesi için herhangi bir neden yoktur. Modernleşen Hindistan’da piyasa ekonomisi reformlarını savunan güçlü bir muhafazakâr kadın lider günün birinde hakikaten de gündeme gelebilir.
  • Görevini yasal sürede bırakacak olan ilk Arap lideri: Bu, hepsinden bile daha zor gözükmektedir! Zira Arap ve İslam dünyasının otoriter rejimlerinde yönetimler koltuklarını ancak “ölüm” durumunda bırakmaktadırlar.
  • Müslüman rap müziğinin Eminem’i: Gayet mümkün ve olası bir iddiadır.
  • Bir Arap devletinin ilk kadın lideri: Günün birinde gayet mümkün ve olasıdır.
  • İlk Afrikalı Papa: Şimdiye kadar zaten 3 Afrikalı Papa olmuştur (son 15 yüzyıl içerisinde değil). Hıristiyanlığın Afrika’daki etkisi düşünüldüğünde, bu, gayet makul bir öngörüdür.

Sonuç olarak, Thomas P. M. Barnett’in kitabının son derece ilginç ve popüler bir eser olduğu ve geleceğe dair insanların kafasında yeni düşünceler oluşturmayı başardığı, ancak bilimsel yaklaşımlardan ziyade fütüristik askeri doktrinler ve popüler kültürden beslenen yazarın eserini bu şekilde okumak gerektiği belirtilebilir.


Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ



[1] Hakkında bilgiler için; https://en.wikipedia.org/wiki/Thomas_P._M._Barnett. Web sitesi için; http://thomaspmbarnett.com.
[2] Yazarın Amazon.com’daki kitaplarına buradan bakılabilir; https://www.amazon.com/Thomas-P.-M.-Barnett/e/B001IOBI3U.
[3] Bakınız; https://www.amazon.com/Pentagons-New-Map-Twenty-First-Century/dp/0425202399/.
[4] Bakınız; http://www.kitapyurdu.com/kitap/pentagonun-yeni-haritasi-21-yuzyilda-savas-ve-baris/65888.html.
[5] Bakınız; https://www.amazon.com/Blueprint-Action-Future-Worth-Creating/dp/0425211746/.
[6] Bakınız; http://www.kitapyurdu.com/kitap/pentagonun-yeni-haritasi-2--harekat-plani-yaratmaya-deger-bir-gelecek/80902.html.
[7] Bu önemli konuşma buradan izlenebilir; https://www.youtube.com/watch?v=hQ58Yv6kP44.

5 Aralık 2017 Salı

Foreign Policy Dergisine Göre 2017 Yılının En Önemli Küresel Düşünürleri


Amerika Birleşik Devletleri merkezli saygın uluslararası ilişkiler dergisi Foreign Policy’nin ilk kez 2005 yılında düzenlediği En Önemli Küresel Düşünürler Araştırması (Top 100 Global Thinkers), bu yıl da oldukça ilginç sonuçlara gebe oldu.[1] Çeşitli kamuoyu araştırmaları ve etkili kişilerle yapılan mülakatlara dayalı bu çalışmada kullanılan “düşünür” (thinker) teriminin siyaset felsefesinde yetkinlikten ziyade, geniş bir grup üzerinde etkili olabilmeyi başaran kişileri kastetmek için kullanıldığı bilgisini verdikten sonra, listeyi incelemeye geçebiliriz.

Listeye geçmeden önce, derginin listeyi sunmadan önce verdiği açıklama metnini incelemekte de fayda var. Dergi, 2016 yılının ABD’de Donald Trump ve Filipinler’de Rodrigo Duterte gibi popülist milliyetçi liderlerinin Başkan seçilmeleri ve Brexit referandumu ile dünya siyasetinde “reaksiyoner popülizm” (reactionary populism) döneminin başladığına dikkat çekmekte ve 2017 yılında da bu sürecin devam ettiğine vurgu yapmaktadır. Popülist dalga dışında 2017 yılına damga vuran bir diğer önemli konu da, Kuzey Kore’nin ABD’yi vurabilecek kapasitedeki yeni kıtalararası balistik füzelerini denemesidir. Bunun yanında, Ortadoğu’da birkaç yıl süreyle fırtınalar estiren IŞİD’in yok olma aşamasına gelmesi ve Rusya’nın demokratik ülkelerin iç politikalarına yaptığı müdahaleler de 2017 yılının en önemli konu başlıkları arasındadır. 2017 yılında dünya genelinde aşırı sağın (alt-right) yükselişi ve iktidara yürüyüşü devam ederken, bu duruma tepki olarak aşırı sol ideoloji de bu süreçte yeniden güç kazanmaya başlamıştır. Tüm bunlar olurken, dünya, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana en büyük insani trajediyi de deneyimlemektedir; zira geçtiğimiz birkaç yıl içerisinde rekor sayıda insan ülkelerinden çeşitli nedenlerle göç etmek zorunda kalırken, 20 milyon insan da açlıktan ölme riskiyle karşı karşıyadır. Bunların yanı sıra, 2017 yılında bazı olumlu gelişmeler de yaşanmaktadır. Örneğin, Suudi Arabistan’da kadınlar nihayet yalnız başlarına araba sürme hakkını kazanmışlardır. Genetik rahatsızlıklarla mücadele konusunda gen araştırmalarının geliştirilmesi, cinsel saldırılarla ilgili dünya kamuoyunda yaygın bir bilinç geliştirilmesi, mülteci krizine Çinli muhalif bir sanatçının (Ai Weiwei) duyarlı tepkisi[2] ve Ho Dang Hoa tarafından Vietnam Savaşı hakkında yerel seslere de yer veren yeni ve çarpıcı bir dizinin (The Vietnam War)[3] çekilmesi de olumlu gelişmeler arasında belirtilmektedir.

2017 yılının en önemli küresel düşünürlerine geçtiğimizde ise, şu gibi bazı önemli isimler dikkat çekmektedir:
  • ABD’de Demokratlara Trump döneminde umut aşılayan California Başsavcısı Kamala Harris,
  • Güney Kore’de doğru düzgün bir demokratik liderlik inşa etmeye çalışan Başbakan Moon Jae-in,
  • ABD’ye “yeni kahverengi Amerika”yı anlatan Hint asıllı Amerikalı komedyen ve aktör Hasan Minhaj,
  • Wikileaks belgelerini sızdırdığı için hapis yatan ve kimin hain, kimin kahraman olduğunu sorgulatan Amerikalı kadın asker Chelsea Manning,
  • Donald Trump’a Başkanlık seçimini kazandıran “America First” (Önce Amerika) stratejisini geliştiren Stephen Bannon,
  • Irak’ı yeniden bütüncül bir ülke haline getirmeye başlayan Haydar Abadi,
  • Meksika’nın kirli siyasi sistemini sarsacak bir şekilde bağımsız olarak Jalisco Kongresi’ne giren 1990 doğumlu genç siyasal aktivist Pedro Kumamoto,
  • Harvey Weinstein’ın tacizlerini gündeme getirerek cinsel saldırı olgusunu gündem maddesi yapan Jodi Kantor, Megan Twohey ve Ronan Farrow,
  • Afgan kadınlarının sorunlarını beyazperdeye yansıtan Afganistanlı genç kadın yönetmen Roya Sadat,
  • Birleşik Krallık’ta gençleri yeniden siyasete çekmeyi başaran İşçi Partisi (Labour Party) lideri Jeremy Corbyn,
  • Siyasete yönelik eleştirileriyle takdir toplayan Amerikalı milyarder Mark Cuban,
  • Trump yönetiminin dış politikasına yön vermeye çalışan Michael Anton,
  • Ülkesi Endonezya’da radikal İslami akımlara karşı duran “Ahok” lakaplı Çin asıllı Hıristiyan siyasetçi Basuki Tjahaja Purnama,
  • Ülkesi Gambiya’da Devlet Başkanı seçilen Adama Barrow,
  • Suudi Arabistan’da kadın haklarının geliştirilmesi için faydalı girişimler yapan Manal al-Sharif, Noura al-Ghanem, Fawziah al-Bakr ve Monera al-Nahedh,
  • Dünyadaki mülteci krizine dikkat çeken sanatsal çalışmalarıyla dikkat toplayan Ai Weiwei,
  • Filipinler’de Devlet Başkanı Rodrigo Duterte’ye uyuşturucuyla mücadele konusunda uyguladığı sert yöntemler konusunda isyan bayrağı açan Leila de Lima,
  • ABD’de göçmenler konusunda Trump yönetimini eleştiren ve ABD’nin bir göçmen ülkesi olduğunu hatırlatan Demokrat Austin-Teksas Valisi Steve Adler,
  • Yaşlılık ve yaşlanmayla (aging) ilgili düşüncelerimizi değiştiren ve hükümeti bu konuda harekete geçmeye zorlayan Jo Ann Jenkins,
  • Avrupa’ya dinamizm kazandıran ve Avrupa Birliği projesi konusunda umutları yeşerten Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron,
  • Porto Riko’da yaşanan Maria kasırgası felaketi sırasında umut haline gelen San Juan Valisi Carmen Yulin Cruz,
  • “The Vietnam War” adlı Vietnam Savaşı konulu televizyon dizisiyle bu tarihi olaya farklı bir bakış açısı sunan yapımcı Dang Hoa Ho,
  • Orta Doğu’da barış girişimlerini teknoloji ekonomisiyle cesaretlendiren Yadin Kaufmann,
  • ABD Başkanı Donald Trump’ın 7 ülke vatandaşlarının ABD’ye girişini yasaklayan kararnamesine karşı direnen ABD Adalet Bakanı Vekili Sally Yates,
  • Çinli gay erkekler için bir dating uygulaması geliştiren Ma Baoli,
  • ABD’de Chobani yoğurt firmasının kurucusu ve sahibi olan Kürt asıllı Türk işadamı Hamdi Ulukaya,
  • Güney Afrika Cumhuriyeti’nde halkın hükümete ve yargı sistemine güvenini geliştiren hukukçu Thuli Madonsela,
  • Kolombiya’da hükümetle barış anlaşması imzalayan ve silahların susmasını sağlayan FARC lideri “Timochenko” lakaplı Rodrigo Londono,
  • Arama motoru Google’a internet alışverişinde rekabet kurallarını ihlal ettiği gerekçesiyle 2,42 milyar avro ceza verilmesini sağlayan AB Komisyonu’nun rekabetten sorumlu üyesi Margrethe Vestager,
  • Avrupalılara AB’nin ne için kurulduğu ve gerekli olduğunu hatırlayan Belçikalı siyasetçi Guy Verhofstadt,
  • Çeçenistan’da gay karşıtı uygulamaları eleştirdiği için ölüm tehditleri alan Rus kadın gazeteci Elena Milashina,
  • ABD’de tarafsız (bipartisan) siyasetin mümkün olduğunu gösteren Demokrat Kongre üyesi Seth Moulton,
  • ABD’de bilimin ulusal güvenlikteki rolüne dikkat çeken Jason Gaverick Matheny,
  • Bu yılın Ocak ayında Kanada Dış İşleri Bakanı olan ve küresel liderlik konusunda değer odaklı bir yaklaşım geliştiren kadın siyasetçi Chrystia Freeland,
  • Kuzey Kore lideri Kim Jong-un’un yaptıklarını analiz eden[4] Rus akademisyen Andrei Lankov,
  • Dünyadaki su krizi konusunda çözüm önerileri geliştiren Evelyn Wang,
  • Kadınlara yönelik cinsel saldırılara tepki gösteren ABD’deki #MeToo hareketi,
  • ABD’nin geleneksel dış politika reflekslerini canlandıran ABD Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi Nikki Haley,
  • Arap dünyasında gay hakları konusundaki geri kalmışlığa müziğiyle dikkat çeken Lübnanlı rock sanatçısı Hamed Sinno,
  • Genetik hastalıklarla mücadele konusunda önemli başarılar elde eden David Liu ve Feng Zhang,
  • ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya lideri Vladimir Putin’e eleştirel yaklaşımlar geliştiren Amerikalı Rus gazeteci ve aktivist Masha Gessen,
  • Brezilya’daki siyasetçilerin yolsuzluklarının üzerine giden federal hâkim Sergio Moro,
  • Organ gelişimi ve organ nakli konusunda çığır açan Amerikalı doktor Anthony Atala,
  • Almanya’da popülist dalgayı canlandıran AfD lideri Alexander Gauland,
  • Sosyal bilimleri olumsuz yönde etkileyen sahte haberlerle mücadele konusunda çalışmalar yapan Alice Marwick ve Philip N. Howard,
  • Irak’ta yaşanan Yezidi (Ezidi) soykırımına dikkat çeken Irak Parlamentosu’ndaki tek Yezidi milletvekili Vian Dakhil,
  • İnternetteki gözetleme sistemlerini ifşa eden Kanadalı Profesör Ronald Deibert,
  • Buenos Aires’in ilk kadın Valisi olan Arjantinli genç politikacı Maria Eugenia Vidal.
Hamdi Ulukaya

Listeyle ilgili ilk söylenmesi gereken husus, listede yer alan kişilerden bazılarının belirli siyasal değerlerden ziyade, siyasal ya da toplumsal etkileri bağlamında seçilmiş olmalarıdır. Nitekim Almanya’da AfD partisi ile aşırı sağı canlandıran Alexander Gauland de bu listede yer alabilmiştir. Bu, kuşkusuz liberal ve özgürlükçü değerleri savunması beklenen bir ülke (ABD) ve orada yayınlanan bir yayın organından (Foreign Policy) beklenmeyecek bir tutumdur. Listede Hamdi Ulukaya’nın yer alması ise Türkiye adına önemli bir kazanımdır. Ulukaya, özellikle Prof. Dr. Selçuk Şirin’in Hürriyet gazetesindeki köşeyazılarında sürekli dikkat çektiği[5] ve şirket hisselerinin bir bölümünü çalışanlarına devreden ilginç bir patron profili olarak Türkiye’de daha çok dinlenmeyi ve takdir görmeyi hak etmektedir.

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ



[1] Araştırma buradan incelenebilir; https://gt.foreignpolicy.com/2017/?178149b9c5=.
[2] Çalışmalarına buradan bakılabilir; http://aiweiwei.com.
[3] Bakınız; http://www.imdb.com/title/tt1877514/.
[4] Buradan okunabilir; http://foreignpolicy.com/2017/04/26/kim-jong-un-is-a-survivor-not-a-madman/.
[5] Bakınız; http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/selcuk-sirin/zor-zamanda-konusmak-hamdi-ulukayanin-islamofobi-ile-mucadelesi-40443202.

4 Aralık 2017 Pazartesi

2018 Yeni Kaledonya Bağımsızlık Referandumu


Okyanusya kıtasında Avustralya’nın kuzeydoğusunda ve Yeni Zelanda’nın kuzey ucunda Mikronezya takımadaları içerisinde yer alan Yeni Kaledonya (Fransızcasıyla Nouvelle-Calédonie)[1], 1853 yılından beri Fransa’ya bağlı bir bölgedir. Fransa Denizaşırı Bölgeler Topluluğu üyesi olan bölge[2], 1774 yılında ünlü İngiliz kâşif James Cook tarafından keşfedilmiş (Cook, keşfettiğinde burayı İskoçya’ya benzetmiştir) ve bir dönem İngiliz kolonisi olarak kalmıştır. 1853 yılında Fransız kolonisi olan Yeni Kaledonya, 1946 yılına kadar Fransa sömürgesi olarak kalmış, 1946 yılından 2003 yılına kadarsa Fransa Denizaşırı Bölgeler Topluluğu içerisinde “denizaşırı bölge” (territoire d’outre-mer) olarak yer almıştır. Bölge, 2003 yılında gerçekleştirilen anayasa değişikliği sonucunda ise Fransa’ya bağlı kendine özgü bir bölge (sui generis) statüsünü elde etmiştir. Toplamda 18.576 km² yüzölçümüne sahip olan bölge, 278.000 civarında nüfusa sahip olan (yarısına yakını -yüzde 45- Kanak adı verilen yerli nüfustan oluşmaktadır) ve resmi dili Fransızca olan bir takımadadır. Adada en büyük iki etnik grup olan Kanaklar ve Avrupa kökenliler (yüzde 30 civarında) arasında zaman zaman gerginlikler yaşanabilmektedir. Ayrıca Yeni Kaledonya, dünya nikel rezervlerinin yüzde 25’ine sahip olan ekonomik açıdan önemli bir bölgedir.[3] Tamamına yakını Hıristiyan (çoğunluğu Katolik) nüfustan oluşan Yeni Kaledonya, bölgenin neredeyse tamamını oluşturan Grande Terre adası dışında, Belep Adası, Chesterfield Adaları, Pins Adası ve Sadakat Adaları gibi küçük adaları da kapsamaktadır. Başkenti Nouméa olan bölgenin Devlet Başkanı Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’dur. Ancak bölgenin kendi Devlet Başkanı (Philippe Germain) ve Yüksek Komiseri de (Thierry Lataste) bulunmaktadır. Lionel Jospin’in Başbakanlığı döneminde imzalanan 1998 tarihli Nouméa Anlaşması uyarınca[4], Yeni Kaledonya, 2018 yılında Fransa’dan bağımsızlığını kazanmak için bir referandum düzenleyecektir. Bu yazıda, 2018 Yeni Kaledonya bağımsızlık referandumu hakkında yazılanlar özetlenecektir.

Yeni Kaledonya haritası

2018 yılında yapılacak referanduma geçmeden önce, Yeni Kaledonya’daki bağımsızlık taleplerinin yeni başlamadığına ve geçmişte de bir bağımsızlık referandumu düzenlendiğine dikkat çekmek gerekir. Ancak 1987’de düzenlenen referandumda, halkın yüzde 98,3 gibi ezici bir çoğunluğu bağımsızlık aleyhinde oy kullanmış[5] ve Fransa’ya bağlı kalmak istediklerini göstermiştir. Lakin 1988 yılında Ouvéa’da bağımsızlık yanlısı militanlar silahlı bir eylem gerçekleştirmiş ve 4 jandarmayı öldürerek, 27 jandarmayı da esir almışlardır.[6] Bu olay sonrasında Fransa bölgeye askeri kuvvetlerini göndermiş ve 2 Fransız askerinin öldüğü çatışmalar sonucunda rehineler kurtarılmıştır. Bu olay sayılmazsa, Yeni Kaledonya’daki bağımsızlık hareketinin silahlı militan çizgiden uzak kaldığı ve günümüzde de Yeni Kaledonya’da bağımsızlık yanlılarının etkisinin son derece sınırlı olduğu görülmektedir. Öyle ki, önceki Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande döneminde bu konu bizzat Cumhurbaşkanı tarafından dile getirildiğinde, birçok Yeni Kaledonyalı sokaklara dökülmüş ve Fransa lehinde gösteri yapmıştır.[7] Ancak unutmamak gerekir ki, 1977 yılında Cibuti ve 1980 yılında Vanuatu gibi bölgeler de uzun süre Fransız kolonisi kalmış, ama bu tarihlerde yapılan referandumlar sonucunda kendi bağımsız devletlerini ilan etmişlerdir.[8]

Fransa Başbakanı Edouard Phillippe’in Yeni Kaledonya temasları Fransız basınının dikkatini çekti

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, kısa bir süre önce yaptığı açıklamada, alkolizm, işsizlik, yüksek suç oranları ve kötü eğitim sistemi gibi sorunlarla uğraşan adanın Fransa’ya bağlı kalacağını umduğunu açıklamıştır.[9] Önümüzdeki yıl Kasım ayı içerisinde gerçekleşecek referandum öncesinde geçtiğimiz gün bu bölgeye giden Fransa Başbakanı Edouard Philippe ise, bölgede yaptığı temaslarla anavatanın gücünü ve demokratik sürece olan desteğini Yeni Kaledonyalılara göstermiş ve kararın Yeni Kaledonya halkı tarafından verileceğinin altını çizmiştir.[10] Sonuçta, 2018 Kasım ayında yapılacak olan referandumda büyük ihtimalle bağımsızlık karşıtlarının bir zafer kazanması beklenmektedir. Bu, kuşkusuz Fransa’nın ve Fransızca’nın bölgedeki kültürel hâkimiyeti ile alakalı bir durumdur ve bu ülkenin eski kolonilerindeki yumuşak gücünü bir nebze de olsa koruyabildiğinin ispatıdır.


Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ





[1] Burası hakkında temel bilgiler için; https://tr.wikipedia.org/wiki/Yeni_Kaledonya.