23 Kasım 2017 Perşembe

André Maurois’dan Amerika Tarihi


Soğuk Savaş dönemi, getirdiği birçok olumsuz siyasal faktörünün yanında, yeni bir dünya savaşının oluşmasına izin vermemesi ve ABD ve Sovyet Rusya liderliğinde oluşan iki blok ekseninde kutuplaşan dünyada görece istikrarlı bir ortam yaratması gibi bazı olumlu sonuçlar da üretmiştir. Ayrıca Soğuk Savaş döneminde dünyadaki siyasal ve kültürel hayata çok önemli katkılar yapılmış ve insanoğlunun kolektif birikimi geliştirilmiştir. Bu bağlamda, ünlü Fransız tarihçi ve yazar André Maurois (1885-1967)[1] ile Fransız şair ve romancı Louis Aragon’un (1897-1982) birlikte yazdıkları Amerika Rusya (1917-1960 Paralel Tarih ve Görüşmeler) adlı kitap[2], son derece ilginç, özgün ve dikkat çekici bir girişimdir. Kitapta, Maurois ABD’nin, Aragon ise Sovyet Rusya’nın tarihini anlatmıştır. Galip Üstün’ün çevirisiyle Cem Yayınevi tarafından Türkçe olarak da 1968’de yayımlanan eserde, iki usta Fransız yazar, 1917’den 1960’a kadar Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliği’nin tarihlerini incelemiş ve karşılaştırmalı olarak iki ülke tarihini birlikte sunmuşlardır. Kitapta, iki önemli yazarın Amerikan ve Sovyet ileri gelenleriyle yaptıkları bazı konuşma ve röportajlara da yer verilmiştir. Bu yazıda, kitapta yer alan André Maurois’nın ABD tarihi ve siyaseti hakkındaki görüşleri ve araştırmaları özetlenerek, bu ülkenin tarihine dair bazı önemli hususlara değinilecektir.

Louis Aragon ve André Maurois

André Maurois’ya göre, 19. yüzyılın sonunda gelişme hastalığından muzdarip olan ABD’de herkes sistemin bir reforma ihtiyaç duyduğunun farkındaydı. Yıllardır Avrupa’nın farklı ülkelerinden gelerek bu ülkeye yerleşen kişiler, burada yeni bir hayat ve adeta bir tür “Altın Çağ” yaşamak için ABD’ye göç etmişler; ancak birçoğu o dönemde pis mahallelere tıkılmak zorunda kalmışlardır. Ancak göçmenlerin iyimser ruh halleri buna karşın devam ediyordu; zira kendilerinin değilse bile çocuklarının Amerika’da iyi bir hayat kuracaklarına inanıyor ve yeni ülkelerini “it is a great country” (bu, büyük bir ülke) olarak anlatıyorlardı. Hakikaten de, dünyada çok az ülke ABD kadar hızlı bir gelişim göstermişti; 1790’da 4 milyon nüfusu olan ABD, 1840’da 17 milyon nüfusa ulaşmıştır. Bu ilk göçmen kuşağında ağırlık İngilizler, Almanlar, Hollandalılar ve daha az sayıda Fransızlardan (Louisiana yöresinde) oluşuyordu. 1840-1850 döneminde ise, kıtlıktan kaçan İrlandalılar ve politik zulümden kaçan Almanlar yoğun şekilde ABD’ye göç ettiler. Kimseye ait olmayan bu yeni ülkeye göç etmek, kendi ülkelerinde mutsuz olan Avrupalılar için en ideal tercihti. Zira devletlerin güçlü olduğu Avrupa’da, yerleşik sınıflar ve sistem halkı eziyordu. Oysa ABD’de, insanların soylarına göre değil, yeteneklerine göre değerlendirilebilecekleri ve yükselme şanslarının yüksek olduğu yeni bir sistem kuruluyordu. Kimilerinin bir hayal olarak değerlendirdiği “Amerikan Rüyası”, daha o zamanlarda oluşmaya başlamıştı. Amerikalılık üst kimliği ve “özgürlük” fikri insanları öylesine etkiliyordu ki, Amerikan İç Savaşı’nda çarpışan birliklerde henüz doğru düzgün İngilizce bilmeyen ama gururla “Ben Amerikalıyım” diye konuşan gençler bile vardı. ABD nüfusu 1890’da 50 milyonu, 1900’de 75 milyonu, 1910’da ise 91 milyonu buldu. Bu göçlerde ise yoğunluk İtalyanlar, Ruslar ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’ndan geliyordu. Avrupa’da artan anti-Semitizm nedeniyle, özellikle Yahudi göçleri de bu dönemde artmaya başlamıştı. Bu kadar farklı milletin bir araya gelmesiyle oluşturulan Amerikan milleti (günümüzde “melting pot” tabiri kullanılmaktadır), iyimser tahminle ırkların kaynaşmasından oluşacak uyumlu bir toplum olacaktı. Şehirlerde bunlar olurken, Orta Batı’da da farklı bir Amerika kuruluyordu. Tarım, et ve konserveciliğin geliştiği bu şehirlerde, kovboylarla Kızılderililer arasında devam eden toprak mücadelesinin yanında demiryollarının inşası sayesinde ticaret de gelişiyor ve Amerikan ulusu adeta sıfırdan yaratılıyordu.

Amerika Rusya

20. yüzyılda da ABD’nin hızlı gelişimi devam etti. Gelişim ve değişim her alandaydı; bedenlerini örten kıyafetler yerine vücutlarını sergileyen kıyafetlere ağırlık veren kadınlar, şehir yaşamına giren otomobiller, yeni kurulan üniversiteler ve şirketlerle birlikte, ABD, adeta bir süpergüce dönüşme sancılarını yaşıyordu. Bu dönemde sinema da gelişiyordu; Mary Pickford tüm Amerika’nın sevgilisi olurken, sosyalist Charlie Chaplin de “The Tramp” tiplemesiyle yoksul ve mağdur Amerikalıların gözdesi haline geldi. Bu dönemde de Amerikan Rüyası güçlenerek büyümeye devam etti. Ancak liberal esaslara dayalı olarak kurulmasına karşın, ABD’de daha o dönemlerde anti-tröst uygulamaları gelişmeye başlamıştı. Zira devletin halkı köleleştirmesi kötüyse de, devletin birkaç şirket ve kişinin eline düşmesi de iyi bir gelişme değildi. Tröstler, aslında girişimciliği ve piyasa ekonomisinin gelişmesini de engelliyorlardı. Nitekim daha 1890’da ABD’de “Sherman Antitrust Act” adıyla bilinen ve tröst biçimindeki her türlü sözleşmeyi ve ticareti sınırlayan bir kanun çıkarıldı. Ancak anti-tröst uygulamalarının dışında, Amerika’daki iş kültürü hakikaten de çok gelişmişti; Arnold Benett’e göre bir İngiliz işadamı işinden en çabuk nasıl ayrılacağının hesabını yaparken, bir Amerikalı işadamı için işi bir zorunluluktan çok tutkuydu. Amerikalılar, iş yaşamına ve para kazanmaya adeta tutkuyla bağlıydılar. Amerikalı işverenler, çalışanlarının da yaşam koşullarının gelişmesini istiyorlar ve sömürü düşüncesine karşı çıkıyorlardı. Taylorizm sayesinde üretim kalitesi artar ve maliyetler düşerken, işçilerin yaşam standartları da yukarıya çekiliyordu. Ford’un (Fordizm) geliştirdiği zincirleme montaj tekniği sayesinde otomotivde de üretim patlaması yaşanmıştı. Nitekim Ford, bu gelişme üzerine işçi ücretlerine iki katın üzerinde bir zam yaptı. Amerikalılar, böyle hızla gelişen bir ekonomi ortamında, devletten sadece tarafsız bir hakem olmasını ve rekabetin sürdürülebileceği bir piyasa ekonomisini korumasını bekliyorlardı. Bu doğrultuda ise, gerekirse devletin tröstlere müdahale etmesi toplumca olumlu karşılanıyordu.

Aydınlar açısından bakıldığında ise biraz daha farklı eğilimler vardı. Amerikalı entelektüeller, 1860’lara kadar yoğun olarak “Transcendentalisme” (Transandantalizm) akımına rağbet ediyorlardı. Aslında dini temelleri de olan bu akımın kurucusu olan Van Wyck Broock’a göre, iyi düşünmek ve davranmak esastı, ama kötü davranışlara ve düşüncelere de engel olunmamalıydı. Maurois’nın Fransız ütopyacı romantizmi ile Alman mistikliğinin bir karışımı olarak değerlendirdiği bu eğilim, Amerika’nın özgürlükçü devlet esaslarıyla çok iyi örtüşüyordu; bu yeni devlette, iyi veya kötü, doğru veya yanlış, yasaları çiğnemediği sürece herkese ve herşeye yer vardı. Ancak bu iyimser dönemin ardından, Charles Darwin’in “evrim” düşüncesinin etkisiyle, serbest piyasanın sadece güçlülerin ayakta kaldığı bir sistem olarak değerlendirildiği ve bunun olağan karşılandığı daha karamsar ve acımasız bir ruh hali içerisine girildi. Bu dönemin aydınları ve edebiyatçıları (Jack London, Upton Sinclair, Theodor Dreiser, Frank Norris), yeryüzünün kara ve yırtıcı bir tablosunu çiziyorlardı. Bu geçici karamsar ruh hali, Woodrow Wilson’ın Başkanlığında yeni bir tür İdealizm akımının ortaya çıkmasıyla birlikte sona erdi. Amerikan aydınları, yeniden alışageldik şekilde hürriyet düşüncesinin iyimserliğine kapıldılar. Bireyi her türlü zorbalıktan kurtarmak ve ekonominin bir azınlık grubunun tekeline geçmesine engellemek en temel ve geçerli tezlerdi.

20. yüzyılın ilk yıllarında Amerikan dış politikası da ilginç bir süreçten geçiyordu. Kurulduğundan o güne kadar genelde tarafsızlık politikası takip etmiş olan ABD, Avrupa’nın iç çekişmelerine hiçbir zaman taraf olmamış ve Avrupa’nın Atlantik ötesindeki işlere karışmasına da daima engel olmak istemiştir. Özellikle 1815 sonrasında ABD’nin izolasyonizm (kendini tecrit) politikası netleşti; Monroe Doktrini doğrultusunda, ABD, Avrupa’dan kendisini soyutluyor ama Avrupa’nın Amerika kıtasındaki sömürgeci politikalarına da engel olacağını ilan ediyordu. Aslında ABD’nin bu dönemde denizlere hâkim olan İngilizlerin desteği olmadan bunu sağlayabilecek bir kapasitesi yoktu; ama İngilizler de Monroe Doktrini’ne destek çıkıyor ve Avrupalı sömürgeci rakiplerinin Kuzey, Orta ve Güney Amerika’da güçlerini azaltmaya çalışıyordu. Amerikan karar alıcılarına Birinci Dünya Savaşı’na doğru gidilirken hem İngiliz, hem de Alman kanadından kur yapılıyordu. ABD, İngilizlere karşı bağımsızlığını kazanmış bir devlet olmasına karşın, İngilizlerin liberal muhafazakâr yaklaşımı Amerikalılara daha yakın geliyordu. Almanlar ise, Maurois’ya göre otokratik rejimleri ve beceriksiz diplomasileriyle Amerikalılara antipatik geliyordu. Buna karşın, tarafsızlık politikasında bir süre daha ısrar edildi. ABD’yi savaşa sokmamayı başarmak propagandasıyla yeniden Başkan seçilen Wilson, müttefiklerle ticareti kesmelerini isteyen Almanya ile ilişkilerin bozulmasına engel olamadı. Almanlar, bu dönemde Meksika ve Japonya’ya yaptıkları önerilerle ABD’ye saldırılmasını isteyecek karar gözlerini karartmışlardı. Almanların hesaplamalarında, oluşum sancıları çeken bir ülke olan Amerika’nın hemen büyük bir ordu hazırlayamayacakları düşüncesi ağır basıyordu. Bu nedenle, Amerikalılara saldırmaları karşılığında Meksikalılara Teksas, Arizona ve Yeni Meksika’yı vaat etmişlerdi. Amerikan halkı ve devleti, hakikaten de bu dönemde savaşa hazır değildi; hem ulus yaratma süreci daha tamamlanmamıştı, hem de güçlü bir orduları yoktu. Böyle bir ortamda, Başkan Wilson meşhur 14 ilkesini (Wilson İlkeleri) açıkladı; ABD, serbest pazardan ve ulusların kendi kaderlerini tayin hakkından yana taraf oluyordu. Sonuçta, savaş (Birinci Dünya Savaşı) Avrupalı devletleri zayıflatırken, ABD savaştan yıpranmamış şekilde ve güçlenerek çıktı.

Savaş sonrasında ABD Başkanı Wilson’ın durumu sağlam gözüküyordu. Amerikan halkını soylu bir takım ilkeler etrafında toplamayı başarmış ve yeryüzündeki liberallerin umudu haline gelmişti. ABD’nin dünya hâkimiyeti henüz maddi güçten yoksunsa da, manevi olarak kabul görmüş ve Almanya’da bile liberal esaslara dayalı bir Cumhuriyet (Weimar Cumhuriyeti) kurulmuştu. Paris ve Londra’da alkış yağmuruna tutulan Wilson için herşey mükemmel gidiyor gibiydi. Ancak Wilson’ın büyük umutlar bağladığı Cemiyet-i Akvam (Milletler Cemiyeti) aynı ölçüde başarılı olamayacaktı; onun umduğunun aksine, bu cemiyet bir dünya polisi olmayı başaramadı ve İngiliz ve Fransız çıkarlarının temsilcisi gibi algılandı. Daha ilginci, Başkan Wilson’ın adını taşıyan anlaşmayı kendi Kongre’sinden geçirememesi olmuştu. Amerikan halkı ve siyasal eliti, Avrupa ve dünya siyasetinin sahnesine çıkmak konusunda hala oldukça ürkeklerdi. Dahası, ülke içerisindeki ekonomik sorunlar ve güçlenen muhalif işçi hareketleriyle yaşanan siyasal ve toplumsal gerginlikler de ABD’nin liberal doğasını bozmaya başlamıştı. Dolayısıyla, ABD açısından yeni bir inziva (isolationism) dönemi başlayacaktı. Amerikan gençleri ve entelektüelleri ise, moda, müzik (caz), alkol ve seks odaklı yeni bir kültürün cazibesine kendilerini kaptırmış ve dünya liderliği hedefinden uzaklaşmışlardı. Bu dönemin küskün ama bir yandan da bireyci ve gerçekçi ruh halini romanlardan takip etmek de mümkündür. Ernest Hemingway’in The Sun Also Rises ve Farewell to Arms ve F. Scott Fitzgerald’ın romanlarında bu ruh hali sezilebilir; bu yazarların düşüncesinde tüm Tanrılar ölmüş, bütün savaşlar lekelenmiş, bütün inançlar sarsılmış ve ortaya yitik ve ahlaki açıdan farklı bir kuşak çıkmıştır. Entelektüel açıdan her türlü sorunun kaynağını cinsel bastırılmışlıkla açıklayan Sigmund Freud’un görüşlerinin popüler olması da bu trendi güçlendiriyordu. Böyle bir ortamda, ABD’de içki yasağı (prohibition) devreye girdi. Yüzde 1’in üzerinde alkol bulunan bütün içecekler, yeni kanuna göre yasaklanıyordu. Bu, kuşkusuz beyhude ve çılgınca bir denemeydi ve ABD’yi daha da zorlu sorunlara itti. Zira halka ucuz maliyetlerle ve kaçak olarak alkol sunan (bootlegging) suç çeteleri ve organize olmuş haliyle mafya, bu dönemde ABD’de hakikaten de meşru ve halkın desteğini kazanan bir yapı haline geldi. Sanayiciler de o dönemde büyük bir hata yaparak içki yasağını desteklediler; çünkü onlar için alkol, iş kazalarını arttırabilen ve işçi verimini düşürebilen bir faktörden ibaretti. İçkili otomobil kullananların yaptıkları kazalar da bu görüşe haklı bir temel kazandırıyordu. Ancak yasak, Amerikan halkının ve Amerikan devletinin temelinde var olan “özgürlük” düşüncesiyle taban tabana zıt bir karardı; nitekim yasak nedeniyle normalde içki içmeyen kişiler bile alkol almaya başladılar. “Hip flask” adı verilen ve pantolonun arka cebinde taşınan yassı şişe, o dönemde yasaklara meydan okumanın sembolü haline gelmişti. Bu yıllarda Amerika’da kitaplıklar gizli içki tezgâhları haline geldi ve kokteyl partileri geleneği başladı. Bir diğer önemli gelişme ise, bu garip ortamda ırkçı Ku Klux Klan’ın yeniden hortlamasıydı. Amerikalılık adına Afrikalı Amerikalılarla, Yahudilerle, Katoliklerle ve sol-liberal görüşlülerle mücadele eden ve yeteneksiz kafaları kendisine çekmeyi başaran bu ırkçı örgüt, bu dönemde 4,5 milyonluk geniş bir tabana yayılmaya başardı. William Joseph Simmons adlı bir albayın kurduğu bu örgüt, kısa sürede mafya ve suç çeteleri gibi yasadışı eylemler yapan tehlikeli bir gruba dönüştü. Abraham Lincoln’un köleliği yasakladığı ve Wilson’ın prensipleriyle dünyada liberalizmin bayraktarlığını üstlendiğini ABD’den, çok kısa bir süre içerisinde bambaşka bir Amerika’ya dönüş yaşandı.

1920 seçimlerini Warren G. Harding’in kazanması da ABD’nin izolasyonist politikasını hızlandırdı. Harding, göreve başlar başlamaz ülkesinin dünyanın mukadderatı konusunda rol almak istemediğini bildirdi. Cemiyet-i Akvam’ın dışında kalmak için çabaladı ve her türlü uluslararası işbirliğine karşı durdu. Ekonomide de iyi bir performans gösteremedi; bu dönemde ani fiyat düşmeleri yaşandı ve işsizlik oranları arttı. Buna karşın kesinlikle kötü biri değildi; hatta sosyalist lider Eugene V. Debs’i özgürlüğüne o kavuşturdu. “Komünizm tehlikesi” yani “kızıl tehlike” de ilk kez bu dönemde Amerika’da yaygın şekilde konuşulur oldu. Hatta National Society League gibi oluşumlar da kuruldu. Başkan Harding, 1923’te 57 yaşında kalp krizinden vefat etti.

Sonraki Başkan Calvin Coolidge ise, Allen White’a göre “Babil kulesinde bir Protestan softası” idi. Ahlak kurallarının dibe vurduğu bir dönemde Başkan olan Coolidge, hakikaten de erdemli ve dindar özellikleri olan ilginç bir kişiydi. Dürüst ama aynı zamanda biraz acımasız bir kişiydi; işsiz kalanların kusurlarının kendilerinde olduğuna inanıyor ve bu konuda bir sorumluluk hissetmiyordu. Bu yıllarda Amerika’da din, iş dünyasında bile çok etkili olmuştu. Hatta Bruce Barton, The Man Nobody Knows kitabında Hz. İsa’nın büyük bir iş yöneticisi olduğunu anlatarak best-seller olmuştu. Dış politikada da çelişkili ruh hali devam ediyordu; bir yanda savaştan ve dış siyasetten nefret ediliyor, ama diğer yanda da Wilson tarafından belirlenen ilkelere sahip çıkamamanın verdiği huzursuzluk hissediliyordu.

Coolidge’in Başkanlığı bir mali kasırga ile son buldu. 1929 Büyük Buhranı sonrasında başa Herbert Hoover geçiyordu. 1929 yılının 24 Ekim’inde Kara Perşembe olarak anılan günde Wall Street çöktü. Bir ayda kayıplar 30 milyar doları bulmuştu. Piyasanın yıkılması yeni seçilen Hoover’ın suçu değildi kuşkusuz; ancak Amerika’nın üzerine kurulu olduğu liberal değerler doğrultusunda piyasaya müdahale etmeme düşüncesi, bu kriz döneminde ülkesine pek de yardımcı olmuyordu. Kısa sürede Amerika’nın krizi küresel bir krize dönüştü ve tüm dünyaya yayıldı. Almanya’da Hitler iktidara geldi ve İkinci Dünya Savaşı koşulları oluşmaya başladı. İnsanlar, satamadıkları ürünleri artık yakar hale gelmişlerdi; Kanada’da buğday, Brezilya’daysa kahve yakılıyordu. ABD’de şehir çeperlerinde “Hooverville” adı verilen gecekondu mahalleleri de kurulmaya başlamıştı. Sefaletin hayır işleriyle (charity) önlenebileceği düşünen Amerikan sağcıları için, bu, tartışmasız bir yenilgiydi. Hoover ekonomiye müdahaleyi reddettikçe, kriz daha da derinleşiyordu. 4 milyon geçimi olmayan aile olduğu halde, Başkan Hoover durumun iyi olduğunu söyleyebiliyordu. Sosyalizm ve devletçilik fobisi nedeniyle, Başkan Hoover krizi çözmekte başarısız oldu. Ancak en sonunda o da pes etti ve kısmi devlet tedbirlerine başvurdu. Reconstruction Finance Corporation’ın kurulması, büyük yapım işlerine başlanması ve ucuz konut yapımı gibi politikalara yöneldi. Buna karşın, işsizlere doğrudan yardımı reddetmekte ısrar ediyordu. Dış politikada çekingenlik de devam ediyordu. Hatta Japonya’nın Mançurya’yı işgali bile Amerikan dış politikasını değiştirememişti.


Franklin Delano Roosevelt

1932’de başa geçen Franklin D. Roosevelt (FDR) ise, “New Deal” (Yeni Düzen) politikasıyla ABD tarihini değiştiren bir lider oldu. Birinci Dünya Savaşı gazisi parlak bir Bahriyeli olan Roosevelt, New York Valiliği de yapmış olan yakışıklı bir atletti. Sonradan çocuk felci nedeniyle tekerlekli sandalyeye mahkûm oldu. Ancak insanüstü bir gayretle yeniden ayaklanmayı başardı; sakatlığı onu durdurmak bir yana, Roosevelt’i daha da çalışkan ve azimli hale getirmişti. Bu sayede Amerikan toplumuna da zor bir dönemde çok başarılı bir rol model olmayı başardı. Amerikan halkına korkulacak tek şeyin korkmak olduğunu salık veren Roosevelt, New Deal politikalarıyla (1933-1938) “3 R” şeklinde özetlenebilecek şu amaçları kendisine hedef koymuştu: Recovery (rahatlama), Recovery (iyileşme) ve Reform (reform). Yani somut olarak belirtmek gerekirse; işsiz ve yoksullar için yeni ve küçük işler yaratılarak durumlarında rahatlama yaratılması, çöküşün ardından ekonomi ve borsanın normal seviyelere getirilerek genel ekonomik tablonun iyileştirilmesi ve tekrar çöküşü önlemek için finansal sistemin reforme edilmesi amaçlanmıştır. New Deal, istikrarlı bir şekilde başarılı oldu ve ABD’de işsizlik oranları hızla düştü. Sosyal gerginlikler azaldığı gibi, halkın kendine güveni de yerine geldi. Bu başarıda Columbia Üniversitesi’nden gelen genç ekip ve daha sonraları Felix Frankfurter’in Harvard’dan getirdiği ekibin rolü büyüktü. Daha sonraları Tom Corcoran ve Benjamin Cohen gibi kişiler de ekibe dâhil oldular. Bu kişilerin ortak özelliği; çok uzun vadeli planlardan ziyade, somut sorunlara yönelik etkili çözümler geliştirmeyi tercih etmeleriydi. Keynesçi iktisadın yeniden değer kazandığı bu dönemde, ABD’de ekonomik alanda birçok reform yapıldı. Bu reformlar arasında özellikle 1935 tarihli Sosyal Güvenlik Kanunu ABD açısından son derece önemlidir. Roosevelt, bu kanunla 200 yıllık aşırı bireyci sisteme bir son veriyor ve emekli sandığı, işsizlik sigortası ve yaşlı ve engellilere destek gibi sosyal devlet politikalarını işler hale getiriyordu. Sonuç itibariyle, New Deal, korkulduğu gibi ABD’yi sosyalist bir devlet yapmadı ve ekonomiyi toparladı. Yaratılan sistem tam bir piyasa ekonomisi değilse bile, denetimli ve halk yararına işleyen bir tür kapitalizmdi. Sosyal gelişme canlandı ve 1939 yılında nüfus 130 milyona yükseldi. Nüfus artışı bir önceki 10 yıla göre daha azdı; çünkü hem göç kısıtlanmış, hem de ekonomik kriz nedeniyle çocuk yapan aile sayısı azalmıştı. Ancak Hitler’den kaçan çok önemli Avrupalı (daha çok Alman) bilimadamları ve meslek sahipleri de bu dönemde ABD’ye getirildi (Albert Einstein da bunlardan birisidir) ve sonraki dönemde sağlanan bilimsel ilerlemelerin temeli atıldı. Ayrıca sinema, radyo ve eğitimde çok büyük ilerlemeler kaydedildi.

İstisnai bir şekilde 4 dönem ve 12 yıl süren Roosevelt dönemi, dış politika açısından da çok önemli gelişmelere sahne oldu. En önemli konu hiç kuşkusuz İkinci Dünya Savaşı idi. Roosevelt, başta dışarıdan savaşı önlemek için bazı naif girişimlerde bulundu. Tüm bu çabalara ve İngiliz Başbakanı Neville Chamberlain’in yatıştırma politikasına rağmen Hitler Polonya’yı işgal edince, Roosevelt, tarafsız dış politika çizgisinden caymak zorunda kaldı. Robert Sherwood’a göre, Büyük Buhran’ı bile atlatmayı başaran FDR, ilk kez bu kriz karşısında korkunç ve anlamsız bir boşluk devresine girdi. Hitler’in orduları “Blitzkrieg” taktiğiyle Avrupa’nın dört bir yanını zapturapt altına alırken, ABD hareketsiz kalmaya devam ediyordu. Avrupa’da özgür Fransa’yı savunan Charles de Gaulle İngiltere’ye kaçmış, İngilizler ise Almanlar karşısında Amerikan desteği olmadan savaşı kazanabilecekleri konusunda çok karamsar bir ruh haline bürünmüşlerdi. Roosevelt, büyük bir ikilemle karşı karşıyaydı; ya tüm gücünü ABD’nin iç meselelerine odaklayacak ve Avrupa’yı kendi kaderine terk edecek, ya da Churchill ve diğer müttefiklere destek vererek dünyayı Nazilerden kurtarmayı deneyecekti. Roosevelt, tercihini Avrupa’yı kurtarmaktan yana yaptı. Başta İngilizlere silah desteğiyle başlayan yardım, daha sonra ABD’yi büyük bir savaşa sokmaya ve Nazileri yok etmeye kadar gidecekti. Dürüst bir adam olan Roosevelt, Hitler’i adeta bir “şeytan” gibi görüyor ve America First Committee’nin üyeleri tarafından kendisine yapılan çirkin saldırılara rağmen Avrupa’yı kurtarmak için mücadele etmekten vazgeçmiyordu. Committee to Defend America by Aiding the Allies gibi gruplarsa Başkan’ı destekliyorlardı. Bu komitenin Başkanı, ABD’nin en iyi gazetecilerinden olan William Allen White’dı. 1940 yılında üçüncü kez seçilen Roosevelt, artık demokrasi ordusunu kurmaya girişebilirdi. ABD, bu dönemde hızla savunma sanayiinde atılım hamlesine girişti. Harry Hopkins’in yardımıyla bu politikasını izah etmek için ilginç bir deyim de bulmuştu; “Demokrasinin donatım ambarı olacağız”. Amerikalılar ve İngilizlerin işini kolaylaştıran ise Hitler’in Rusya’ya saldırması oldu. 1941 sonunda Pearl Harbor’daki Amerikan üssüne Japonların yaptığı beklenmedik saldırı sonrasında ise, ABD, artık resmen İkinci Dünya Savaşı’na giriyordu. Savaş döneminde Amerikan üretimi mucizeler yarattı; kaynakları sınırsız genç ve dinamik bir toplum olan Amerikalılar, zaferden hiçbir zaman endişe etmemiş, ancak büyük kayıplar verme konusunda çekinceli davranmışlardır. En önemli hamle ise hiç kuşkusuz filmlere de konu olan Normandiya Çıkarması’dır. Amerikalılar, dikkatli bir planlama sonrasında Nazilere saldırılacak noktayı Le Havre ve Cherbourg arasındaki Normandiya kıyısı olarak seçmiş ve Calais’den (Dover Boğazı) bir çıkarma bekleyen Almanları şaşırtmışlardır. “Ike” olarak bilinen Dwight D. Eisenhower’ın yaptığı bu plan, hakikaten de zorlu ama başarılı bir operasyona sahne olmuş ve VII. Alman Ordusu’nun kıstırılmasına sebebiyet vermiştir. Normandiya Çıkarması sonrasında Fransa hızlı bir şekilde ve sihirli bir el dokunmuş gibi kurtarılmıştır. 1944’te dördüncü kez seçilen Roosevelt ise, artık dünya savaşını kazanmaya doğru giden büyük bir kahraman durumundadır. Ancak kısa süre sonra vefat eder ve yerine Başkan Yardımcısı Harry Truman geçer.

Harry Truman

Truman, Başkan olana kadar atom bombası çalışmalarından haberdar değildir. Bu konuda çok zor bir karar vermesi gerekecekti; ancak karar alma konusunda o kadar da zorlanmadı. Zira ABD ile Japonya arasında savaşın devam etmesi durumunda toplam 1 milyon kişinin daha öleceğinin belirtilmesi üzerine, atom bombasını Japon şehirleri üzerinde test etmenin daha az can kaybına yol açacağı görüşüne kolayca ulaştı. Roosevelt de daima bu görüşte olmuştu; atom bombası (Manhattan Projesi), ABD’ye savaşı kazandırmak için gizlice yürütülmüştü ve zamanı geldiğinde uygulanacaktı. Ancak 6 Ağustos’ta Hiroşima’ya atılan ilk atom bombasının etkileri yine de korkutucu oldu; toplam 100.000’e yakın insan hayatını kaybetmişti. Buna rağmen Japon Ordusu savaşmaya devam ediyordu. Bunun üzerine, 9 Ağustos’ta Nagazaki’ye ikinci bomba atıldı ve ertesi gün 10 Ağustos’ta Japon İmparatoru barışı kabul etmek zorunda kaldı. Truman, Japonlara özgürlüklerini vereceklerini söyleyerek barışı kabul etmelerini kolaylaştırdı. Savaşın kazanılması ABD’de çok olumlu bir ruh hali yarattı; savaştan sonra kurulan düzen de ABD’yi bir süpergüce dönüştürdü. Başkan Truman, Truman Doktrini ve Marshall Yardımı ile ABD’nin süpergüç olacağı yeni dönemin dış politik ve ekonomik altyapısını hazırladı. Batı Avrupa, Japonya ve diğer müttefikler bu süreçte kalkındırılacak ve komünist yayılmacılık karşısında özgür dünyanın liderliği üstlenilecekti. 1945’te Roosevelt’in ölümüyle Başkan olan Truman, 1948’de seçimi kazanarak gerçekten Başkan oldu. Marshall Planı çok başarılı olduğu için, Truman, rahat bir zafer kazanmıştı. Başarısını borçlu olduğu General George Marshall ise Dış İşleri’nden ayrılmak zorunda kalmış ve yerine Dean Acheson geçmişti. Acheson, kültürlü ve uyanık, yani örnek bir Dış İşleri Bakanı idi. Ancak savaş sonrasındaki istikrar, Çin’deki gelişmelerle çok geçmeden bozuldu ve Soğuk Savaş koşulları oluşmaya başladı. Kısa süre içerisinde NATO kuruldu ve Kore Savaşı başladı. Truman dönemi başarıyla sona ererken, yeni ve daha zorlu bir dönem başlamak üzereydi.

Dwight D. Eisenhower

Cumhuriyetçiler, 12 yıllık Roosevelt ve 8 yıllık Truman iktidarları sonrasında tam 20 yıl iktidardan uzak kalmış ve bu süreçte çok bilenmişlerdi. Nitekim Eisenhower gibi iyi bir aday çıkararak seçimi kazandılar. Eisenhower, kendisini Kore Savaşı ve Stalin’in ölümü gibi önemli gelişmelerin yaşandığı bir dönemde Başkan olarak buldu. Eisenhower, Dış İşleri Bakanı John Foster Dulles ile birlikte bu dönemde Amerikan dış politikasına yön vermiştir. Başlarda amaçları barışçıl bir dış politika oluşturmak ve herkesle iyi geçinmek olan bu ikili, Soğuk Savaş koşulları içerisinde birçok defa sert politika unsurlarını da kullanmak zorunda kalmışlardır. Başkan Yardımcısı Richard Nixon da etkili bir figürdür. Bu dönemde özellikle Mısır ve Orta Doğu merkezli gelişmeler ABD dış politikasında ve dünya gündeminde etkili olmaya başlamıştır. Mısır’da milliyetçi rüzgârlar estiren Cemal Abdülnasır karşısında İngiliz ve Fransızların tepkilerini kontrol etmek ve İsrail’in güvenliği meselesi, bu dönemde giderek artan ölçüde Amerikan dış politikasına yön veren konular haline gelmiş ve Asya’daki yoğunluk biraz olsun azalmıştır. Süveyş Kanalı krizi başarıyla çözümlenirken, iç politikada da Afrikalı Amerikalılar açısından önemli olan sivil haklar konusunda ilerlemeler kaydedilmiştir. Hatta “segregation” yasağı sonrasında okullarına zenci öğrencileri almamaya çalışan gruplara karşı (Little Rock Nine olayı), Başkan Eisenhower, buraya 1000 paraşütçü göndermek zorunda bile kalmıştır. 1961’e kadar iki dönem Başkanlık yapan "Ike", Eisenhower Doktrini ile Amerikan dış politikasını Orta Doğu’ya yönlendirmeyi başarmış önemli bir tarihsel figürdür.

Kennedy ve Nixon

Amerikan tarihinin en ilginç Başkanlık seçimi ise, 8 Kasım 1960 tarihinde Cumhuriyetçi aday ve dönemin mevcut Başkan Yardımcısı Richard Nixon ile Demokrat aday ve Massachusetts Senatörü olan İrlanda asıllı John F. Kennedy arasında gerçekleşmiş ve sonuçta Kennedy Başkan seçilmiştir. Çok sevilen Eisenhower’ın Nixon'a desteğine rağmen, Kennedy, genç ve karizmatik bir aday olarak beklenmedik bir zafer kazanmıştı. Kennedy’nin ilk ve tek Katolik ABD Başkanı olması da ilginç bir bilgidir. Nitekim Kennedy’nin seçilmesinde Katoliklerin desteği çok etkili olmuştur. Kennedy’nin güneyli Lyndon Johnson’ı Başkan Yardımcısı olarak ilan etmesi de stratejik bir hamledir ve seçim sonuçlarında etkili olmuştur. Televizyondan yayınlanan ve milyonlara ulaşan Başkanlık tartışması ise ABD’de büyük heyecan yaratmıştır. Kennedy, az bir farkla Başkan seçilmiş ve Amerikan tarihinin en ilginç ve karizmatik Başkanlarından biri olmayı başarmıştır. Genç, yakışıklı ve güzel eşi (Jacqueline Kennedy Onassis) ve renkli özel hayatıyla da dikkat çeken Kennedy, Küba Füze Krizi’nde gösterdiği başarıdan sonra hala tam olarak aydınlatılamayan ilginç bir suikasta kurban gitmiştir.

Kitapta bu şekilde yakın dönem Amerikan tarihini ve ABD Başkanlarını inceleyen André Maurois, daha sonra Amerikan devleti ve toplumuna dair bazı genel gözlem ve saptamalarda bulunmaktadır. Yazara göre, Amerikan toplumunun en önemli özelliği hareketliliktir. ABD’ye göç halen devam etmektedir ve göç olgusu o tarihe kadar (1960) ABD’yi güçlendiren bir faktör olmuştur. Maurois, Amerikalıların aynı zamanda yardımsever bir millet olduğunu düşünmektedir. Elbette Amerika’da da açgözlü ve sert kişiler vardır; ancak toplumun geneli iyi niyetli ve yardımseverdir. Amerikalıların hürriyet veya özgürlük kavramına çok düşkün olmaları da yazarın bir diğer gözlemidir. Modern demokrasilerde eşitlik ve özgürlük dengesinin iyi bir sonuç yaratacağı düşünülmesine karşın, ABD özelinde -çok net bir şekilde- “özgürlük”, “eşitlik” olgusuna kıyasla daha önemli bir kavram durumundadır. Yazar, ayrıca ABD’nin Sovyet Rusya’yı yok etmek istemediğini ve birlikte barış içerisinde yaşamayı savunduğunu da söylemektedir. Ancak farklı coğrafyalarda bu ülke ile bir nevi köşe kapmaca, yani Soğuk Savaş'ın yaşandığının da farkındadır. Amerikan ekonomisi ise yazara göre ABD’nin en güçlü yönlerinden birisidir. Amerikan ekonomisi, tam bir piyasa ekonomisinden ziyade karma ekonomi özelliği gösterir. Amerika’da devletin üretici ya da denetçi olduğu sektörler hayli çoktur. Ülkedeki yüzde 4-5’lik işsizlik oranı ise doğaldır. Bu anlamda, Maurois, Amerikan ekonomisini Galbraith’ten alıntıyla “bolluk ekonomisi” olarak değerlendirmektedir. Ayrıca ABD’de şaşılacak şekilde işçi sendikaları da oldukça güçlüdür. Ancak büyük sermayenin etkisi de haliyle çok fazladır. Savunma Bakanlığına Ford’dan Robert McNamara’nın getirilmesi bunun ispatı olsa gerek. Eğitim de Amerikan sisteminin temelinde yer alan bir olgudur. Ruslarla yaşanan rekabet, Amerikalı gençleri daha fazla çalışmak için motive etmektedir. Yüksek öğrenim yapanların oranı yüzde 38 gibi o dönem için yüksek bir orandır. Edebiyat ve kültür endüstrisi de bu ülkede oldukça gelişmiştir; polisiye romanlardan bilimsel eserlere, cinsel içerikli romanlardan pahalı ve süslü kitaplara kadar çok geniş bir yelpazede kitap çeşitleri Amerika'da sürekli üretilmekte ve satılmaktadır. Bunun dışında, bu kadar hızlı değişen ve özgürlükçü bir toplum olmasına karşın, Püriten ahlakı dış politikada halen etkilidir. Ayrıca az gelişmiş ülkelere yardım edilmesi ve onların Amerikan modeli doğrultusunda geliştirilmesi de Amerikan dış politikasında çok etkili bir vizyondur. Bu bağlamda, ABD, her yönüyle büyük bir güçtür.

Sonuç olarak, André Maurois’nın ABD tarihini yorumladığı ve gözlemlerini aktardığı bu eseri, hakikaten de bu ülke tarihini ve gelişimini anlamak açısından faydalıdır. Ancak yazarın fazla eleştirel bir tarz benimsemediği ve bu ülkeye yönelik olarak oldukça iyimser yaklaştığı da bu noktada belirtilmelidir.


Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ



[1] Hakkında bilgiler için; https://tr.wikipedia.org/wiki/André_Maurois.
[2] Kitabı buradan bulabilirsiniz; https://www.nadirkitap.com/amerika-rusya-1917-1960-andre-maurois-aragon-kitap6321410.html.

21 Kasım 2017 Salı

Hardt ve Negri'den 'İmparatorluk'


Michael Hardt ve Antonio Negri tarafından 1990’ların sonlarında yazılan ve kimi Marksist çevreler ve düşünürlerce 21. yüzyılın Komünist Manifesto’su olarak kabul edilen İmparatorluk (Empire) isimli kitap[1], Abdullah Yılmaz’ın çevirisiyle 2001 yılında Ayrıntı Yayınları’ndan piyasaya sürülmüştür.[2] Kitap, zengin teorik içeriğiyle dünyadaki tüm Marksistleri ve muhalif görüşlüleri heyecanlandırmış ve sol duyusu gelişmiş entelektüel çevrelerde önemli izler bırakmıştır. Ancak küreselleşmenin etkilerini çarpıcı bir şekilde göstermesi bakımından son derece önemli olan bu kitap, sosyalist mücadeleyi de ulus devleti aşan küresel bir düzlemde yürütmek gerektiğinin altını kalınca çizerek liberal küreselleşmeye zımni destek verdiği yönünde eleştirilere maruz kalmıştır. Michel Foucault ve post-yapısalcı akımdan da fazlasıyla etkilendikleri açık olan Hardt ve Negri’nin bu önemli eseri, bu nedenle, özellikle ulusalcı perspektiften bakıldığında, kuşkusuz birçok noktada eleştiriye açıktır. Ancak eleştirilere geçmeden önce, bu yazarların ne dediklerini iyice anlayalım.

Negri ve Hardt

Kitabın “Önsöz” bölümünde, demokrasi ve özgürlüğü yaymak amacıyla son derece iddialı ve eleştiriye fazlasıyla açık bir işe giriştiklerini itiraf eden Hardt ve Negri’nin teorik perspektifini oluşturan iki temel kavram “çokluk (multitude)” ve “İmparatorluk”tur. İmparatorluk terimi, kitapta klasik anlamından ziyade, günümüzün küreselleşen serbest piyasa ekonomisi tabanlı dünyasında ulus devletleri aşan ve birbiriyle bağlantılı birçok daha küçük parçadan oluşan devasa bir baskı mekanizmasını anlatmak için kullanılıyor. Hardt ve Negri’ye göre; aynı üç farklı pozitif yönetim biçiminin (monarşi, aristokrasi ve demokrasi) iç içe geçtiği Roma İmparatorluğu gibi, günümüzün hâkim ve tek İmparatorluğu da, “Dünya Bankası gibi ulus-aşırı birimlerden, ulus devletlere ve oradan yerel ve bölgesel sivil toplum kuruluşlarına kadar görece otonom farklı tipte yapılar ve örgütler” sayesinde var olan bütünlüklü bir küresel kuruluş özelliği taşımaktadır (Hardt & Negri, 2001: 14). Ancak klasik İmparatorlukların aksine, günümüzde İmparatorluk’un bir Roma’sı yani merkezi yoktur. Bunun yerine, değişik zamanlarda ve değişik çapta etkileri bulunan farklı büyüklüklerde birçok Roma yeni dünya düzenini belirleyen merkezlerdir. Yani Washington’ın, Brüksel’in, Pekin’in, Moskova’nın, Birleşmiş Milletler’in ve Bilderberg’in olduğu kadar, Afganistan’da Tora-Bora Dağları’nda saklanan sakallı radikal İslamcı bir liderin (Usama Bin Ladin) ya da New York’ta bayan hayranlarından kalan zamanında pahalı şaraplar içerek yeni kitabını yazmaya koyulan anarşist ruhlu bir yazarın da (Chuck Palahniuk) dünya siyasetinde farklı ölçeklerde ağırlıkları bulunmaktadır. Yani İmparatorluk, herşeyi içerisinde barındıran ve birbirini destekleyen daha küçük çarklar sayesinde işlev gören inanılmaz büyüklükte bir makinedir. Bu noktada, yazarların Foucault’nun dışarısına çıkılamayan ancak yalnızca sınırları belirlenebilen “discourse” (söylem) fikrinden esinlendikleri ortadadır. Bu inanılmaz büyüklükteki düşmanın zayıf noktası ise, yarattığı düzen içerisindeki “çokluk”tur. Hardt ve Negri’nin kendilerinin de itiraf ettiği gibi, çokluk kavramı kitapta çokça işlenmesine rağmen, yazarlar bu kavramı açıklarken soyut ve “poetik-şiirsel” düzeyi aşmakta oldukça zorlanmaktadırlar. Yazarların ifadesiyle, çokluk kavramı, birlik oluşturan “halk” kavramıyla ya da edilgenlik özelliği bulunan “güruh, kalabalık ve kitle” kavramlarıyla karıştırılmamalıdır (Hardt & Negri, 2001: 15). Kendilerini “otonomist Marksist” olarak nitelendiren Michael Hardt ve Antonio Negri, “halk”ın aksine, yekpare bir bütünlük oluşturmayan ve “güruh, kalabalık ve kitle” gibi edilgen olmayan, etkin ve çok boyutlu “çokluk”un otonomi ve demokrasiyi gerçekleştirebilme yeteneğine sahip olduğunu düşünmektedirler. Ancak biçim, içerik, nihai hedef, izlenen strateji gibi konularda birbirinden çok farklı olan ve zaman zaman birbirleriyle karşı karşıya kalan bu “çokluk” öğelerinin, İmparatorluk’u yıkmak için nasıl birlikte hareket edebilecekleri bir muammadır ve yazarların temel hedefi de bu ideolojik tavrı belirleyebilmektir. Açık örnek vermek gerekirse, küresel kapitalizme ve ulus devlet yapılanmasına karşı olan Marksist, anarşist ve radikal İslamcı gruplar, Hardt ve Negri’ye göre bu noktada işbirliği yapabilmek için ortak bir strateji geliştirmek zorundadırlar.

İmparatorluk

İmparatorluk’un ayakta kalmasını sağlayan güçler; fabrikalar, bombalar, yarattığı dayanılmaz korku ve sanrılar ve tabii ki tüm bunları birbirine bağlayan ve politik süreçleri etkileyen küresel kapitalizm ve serbest piyasa ekonomisi ağıdır. Hardt ve Negri, bu küresel hâkimiyet düzeninin sembolünün de New York’taki “Twin Towers” (İkiz Kuleler) olduğunu ifade etmişlerdir. 11 Eylül (9/11) saldırısı sonrası bu yazarları kâhin mi ilan etmeliyiz bilemiyorum; ancak sömürü düzenini küresel ölçekte yaygınlaştıran ve kontrol altında tutan mekanizma elbette sadece İkiz Kuleler’le sınırlı değildir. Düzenin devamını sağlayan hayal, korku ve sanrıları sağlayacak olan, ünlü muhalif düşünür Noam Chomsky’nin de sık sık belirttiği gibi, medya kuruluşları ve büyük bütçeli Hollywood filmleridir. Tabii bir de işler çığırından çıkmaya başladığında, yani kültürel, ideolojik ve ekonomik hegemonya yetersiz kaldığında devreye giren askeri birlikler, tanklar-toplar-uçaklar-bombalar vardır. Post-modern dönemin bir hediyesi olan “enformatikleşme” ve “maddi olmayan emek” (Hardt & Negri, 2001: 297-303), İmparatorluk’un sömürü düzeninin devamını çeşitlendirerek gizlemeye çalışırken, bu düzeni yıkmak için gerekli olan da bir “karşı-İmparatorluk” yani tek ve büyük bir sendikadır. Yazarlara göre, İmparatorluk’la baş edebilmenin tek yolu, “çokluk”un yardımıyla “onun dünya piyasasına meydan okuma ve direnme amacına yönelik olan aynı şekilde küresel düzeyde bir alternatif” yaratmaktan geçmektedir (Hardt & Negri, 2001: 219-220). Bu noktada, yazarlar, Deleuze ve Guattari’ye katılarak sermayenin küreselleşmesine engel olmak yerine, süreci hızlandırmak gerektiğini ifade etmektedirler. Hardt ve Negri; bunun için Saint Augustine’in Roma İmparatorluğu’nu yıkma amaçlı, bütün insan topluluklarını ve bütün dilleri tek bir yolculukta birleştiren Katolik cemaatine benzer bir şekilde, 20. yüzyılın ilk yarısında sınırlı derecede de olsa etkili olmuş Dünya Endüstri İşçileri (IWW) benzeri büyük bir sendikanın kurulmasını savunmaktadırlar (Hardt & Negri, 2001: 221). Yazarlara göre, “bu karşı güçler, bir yanda insani koşullarının yerel ve tikel sınırlandırmalarından kaçarken, öte yandan da yeni bir organizma ve yeni bir hayat kurmak için sürekli mücadele etmelidirler” (Hardt & Negri, 2001: 228). Walter Benjamin’in deyimiyle, bu, “yeni ve olumlu bir barbarlık türüdür”. Devrimci barbar unsurlar, ortak stratejik hedefleri doğrultusunda enternasyonal projelerini gerçekleştirmek için öncelikle ulus devlet mekanizmalarını yok etmeye yönelmelidirler.

İmparatorluk, kuşkusuz ciddi bir teorik birikim gerektiren ve bu kısa yazıyla açıklanamayacak derinlikte olan bir kitaptır. Ancak Negri ve Hardt’ı liberal küreselleşmeye destek verir çizgiye yönlendiren unsurları kanımca bu noktada tartışmaya açabiliriz. Yazarların temel argümanlarından biri, ulus devlet çağının kapanmakta olduğu ve uluslararası (international), uluslarüstü (supranational) ve yerel kurumların günümüz dünyasında daha ön planda yer aldığı ve giderek de daha önemli hale gelecekleri şeklindedir. Elbette son birkaç on yılda küreselleşme ve uluslararasılaşmanın tüm dünyada derinleştiği su götürmez bir gerçek. Ancak bu, dünyadaki karar alma mekanizmalarının ulus devletlerin tekelinden çıkacağı anlamına geliyor mu, henüz bunu söylemek için son derece erken… Hatta son dönemde milliyetçilik ve devletçilik (korumacılık) gibi değerlerin ABD’den başlayarak yeniden yükselişine şahit olmaya başladığımız bir döneme girdiğimiz bile iddia edilebilir. Lakin küreselleşmenin engellenmesi çok zor bir süreç olduğu da ortada; zira tüm ekonomik sorunlara karşın, insanlar, küreselleşmenin sanatsal, kültürel ve eğlenceli boyutlarını tüm dünyada benimsediler. Bu nedenle, Hardt ve Negri’nin de yaptığı gibi, sol görüşlülerin akıntıya karşı kürek çekmek yerine, küreselleşmenin ajandasını değiştirmeye yönelik muhalefete yönelmeleri belki de daha doğru bir strateji olabilir. Öte yandan, liberal kesimlerin yere göğe sığdıramadıkları küreselleşmenin daha fazla çatışma ve daha fazla tekelleşme gibi sorunlara yol açtığı ve çalışan kesimin haklarının tüm dünyada geriye gittiği de yadsınamayacak bir gelişme. Bu bağlamda, küreselleşmenin halen devam etmekte olan bir süreç olduğu ve bu yöndeki tartışmaların sol siyasette henüz neticelenmediğini belirtmek gerekir. Daha önemlisi ise, Hardt ve Negri'nin radikal İslamcıları da devrimci barbar unsurlar olarak iktidar alternatifi muhalif gruba dahil eden yaklaşımının aksine, radikal İslam gibi bir tehdit karşısında, uygar dünyanın önceliklerini küreselleşme karşıtlığı şeklinde değil, barbarlıkla mücadele şeklinde değiştirmesi gerekir. Zira radikal İslam, modernizmin tüm birikimi yok etmekte ve tüm ideolojileri dönüştürerek siyasal alanda tekelini kurmaktadır. Böyle bir dünyada ise, kölelik ve eşitsizlik her alana yayılacak ve nihayetinde, kapitalist küreselleşmeden bile daha kötü bir sistem dünyaya egemen olacaktır.


Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


KAYNAKLAR
Ø    Hardt M. & Negri A., “İmparatorluk”, 2001, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

18 Kasım 2017 Cumartesi

Necdet Pamir'den 'Enerjinin İktidarı'


21. yüzyılda dünya siyasetine yön verecek ana unsurlardan birisi de enerji politikaları olacaktır. Enerji politikaları, hem ulus-devletler temelinde karar alıcıları bazı stratejik tercihler yapmaya zorlayacak, hem de bütçeleri devasa boyutlara ulaşan küresel enerji şirketlerinin varlığı nedeniyle dünya siyasetinde etkisini hissettirecektir. Türkiye ise, jeopolitik konumu nedeniyle dünya enerji siyaseti açısından en önemli bölgelerden birisi olmaya devam edecektir. Enerji fakiri bir ülke olan Türkiye, buna karşın jeopolitik avantajı nedeniyle kuzey ve doğusundaki enerji zengini ülkelerle batısındaki enerji açığı olan ülkeler arasında bir köprü vazifesi görmeye devam edecek ve bu sayede enerji piyasasına katkıda bulunacaktır. Bu nedenle, Türkiye’de son yıllarda enerji politikaları konusunda bilimsel çalışmalar yapılmaya başlanmış, hatta Ankara’da İhsan Doğramacı Bilkent Üniversitesi’nde "Enerji Ekonomisi ve Enerji Güvenliği Politikaları" adıyla bir yüksek lisans programı açılmıştır.[1] Bu program kapsamında ders veren Necdet Pamir (1954-) ise[2], Türkiye’de enerji politikaları ve enerji güvenliği konusunda ciddi çalışmalar yapan bir bürokrat, akademisyen ve siyasetçidir. Geçmişte TMMOB Genel Başkanlığı ve Dünya Enerji Konseyi Türk Milli Komitesi Yönetim Kurulu üyeliği de yapmış olan Pamir, şimdilerde Cumhuriyet Halk Partisi’nde Enerji Komisyonu Başkanı olarak görev yapmaktadır. Pamir, ayrıca bu sektöre dair birikimlerini ve düşüncelerini ilk baskısı 2015 yılında yapılan ve şimdiye kadar birçok baskı yapan Enerjinin İktidarı – Enerji Kaynaklarını Elinde Tutan, Dünyayı Elinde Tutar! adlı kitapta toplamıştır.[3] Bu yazıda, bu kitapta Türkiye ile alakalı görüş ve önerilerin yer aldığı “Sonsöz” bölümü özetlenecektir.

Necdet Pamir

8 bölüm ve “Sonsöz” bölümünden oluşan ve Hayykitap Yayınevi tarafından yayımlanan kitap, toplam 631 sayfalık önemli bir kaynak vazifesi görmektedir. Kitabın birinci bölümü “Giriş/Ezber Bozumu” başlıklıdır ve yazarın enerji piyasasına dair bazı ilginç anekdotları aktardığı bir giriş bölümüdür. “Enerji Nedir ve Neden Önemlidir?” başlıklı ikinci bölüm, Pamir’in enerjinin neden küresel piyasalar ve devletler açısından bu kadar önemli hale geldiğini anlattığı ve enerjiye bağımlı olarak gelişen sektörleri incelediği bir nevi ikinci giriş bölümüdür. “Enerji Güvenliği” başlıklı üçüncü bölüm, yazarın enerji güvenliği konusunu açıkladığı, “Enerji Kaynakları” başlıklı dördüncü bölüm ise, yazarın dünya enerji kaynakları hakkında önemli bilgiler verdiği bölümlerdir. “Dünyadaki Enerji Kaynaklarının Kullanımında Tarihsel Süreç Nasıl Gelişti?” başlıklı beşinci bölümde, Pamir, güneş, ateş, kömür, petrol, doğalgaz, nükleer enerji ve yeni ortaya çıkan kayagazı (shale gas) gibi enerji türlerini ve bunların küresel piyasalarda nasıl ve ne ölçülerde kullanıldığını açıklamaktadır. “Enerji Senaryolarına Dair” adlı altıncı bölümde, Necdet Pamir, dünya enerji piyasasındaki güncel gelişmeleri özetlemekte ve geleceğe dair bazı ipuçları vermektedir. “Enerji Arenası’nın Başlıca Aktörleri ile Bu Aktörlerin Enerji Politika ve Stratejileri: Değinmeler” başlıklı yedinci bölümde, yazar, enerji piyasasındaki önemli ülkelerin (ABD, Rusya Federasyonu) ve Avrupa Birliği gibi ulusüstü bir yapının enerji stratejilerini ve son yıllarda gündeme gelen önemli enerji projelerini incelemektedir. “Türkiye’nin Enerjide Genel Durumu ve Enerji Politikası” başlıklı ve kitabın en kapsamlı bölümü olan sekizinci ve son bölümde, Türkiye’nin enerji politikaları değerlendirilmektedir. Yazar, “Sonsöz” bölümünde ise, Türkiye’nin enerji politikalarına dair bazı somut önerilerde bulunmaktadır.

Enerjinin İktidarı

Necdet Pamir'e göre, enerji, yalnızca ekonomideki farklı sektörlerin (tarım, sanayi, ulaştırma, ticaret, kamu yönetimi vs.) gelişimi için gerekli olan bir unsur değil, aynı zamanda vatandaşların yaşam kalitesine de etki eden (sağlık, temiz su, ısınma) bir faktör olduğu için, bu konuda çok boyutlu ve bütünleşik (entegre) bir politika geliştirilmelidir. Bu nedenle, enerji politikaları oluşturulurken bu iki boyut -yani sektörlerin ve vatandaşların çıkarı- düşünülmeli ve bu doğrultuda bütüncül planlar hazırlanmalıdır. Yazara göre, son yıllarda Türkiye’de hor görülmeye başlanan “planlama” kavramı, en çok da enerji politikasında gözetilmesi gereken bir husustur. Bu doğrultuda, ülke, bölge ve il ölçeğindeki enerji kaynakları belirlenmeli ve enerjide dışa bağımlılığı arttıran doğalgaz ve petrol yerine, yerli ve yenilenebilir kaynakların azami biçimde değerlendirilmesine dayalı yeni bir politika oluşturulmalıdır. Elektrik üretiminde fosil yakıtların payını arttıran mevcut politikalardan acilen vazgeçilmeli ve stratejik öncelikler yenilenebilir kaynaklara dayalı projelere verilmelidir. Temel amaç; sürdürülebilir ve toplum yararı ve ulusal çıkarlara uygun bir enerji politikası olmalıdır.

Bu doğrultuda yapılacak ilk iş ise, Türkiye’nin enerji kaynakları, insan kaynakları ve mali kaynaklarının belirlenmesidir. Necdet Pamir’e göre, Türkiye kağıt üzerinde enerji fakiri bir ülke olarak durmasına karşın, aslında bu durum böyle devam etmek zorunda değildir. Zira Türkiye, doğru bir planlama ve yerinde politikalarla örneğin elektrik üretiminde çok daha yüksek seviyelere çıkabilecek bir ülkedir. Yazar, bu noktada Türkiye’deki karar alıcıların stratejik tercihlerini yerli ve yenilenebilir kaynaklardan ziyade yabancı ve yenilenebilir olmayan kaynaklardan yana yaptıklarını ima etmektedir.

Bir diğer önemli konu, enerji politikalarında çeşitliliğin sağlanmasıdır. Enerji güvenliği bağlamında tek bir ülkeye bağımlı olmak (Türkiye ve dünyadaki birçok ülke özelinde bağımlı olunan ülke Rusya’dır), bir ülkenin dış politikası ve güvenlik politikasında ciddi zaafiyetlere sebebiyet verebilecek olan çok riskli bir eğilimdir. Bu nedenle, Türkiye, yenilenebilir ve milli kaynakları azami ölçüde kullanmanın yanı sıra, dışarıdan ithal ettiği enerjiyi de çeşitlendirmek (ülke ve enerji çeşidi bağlamında) zorundadır. Oysa Türkiye, Rusya ve İran gibi demokratik rejimleri olmayan ülkelerle son yıllarda enerji politikası bağlamında çok yoğun bir bağımlılık ilişkisi içerisine girmiştir. Ancak Türkiye, askeri ve güvenlik politikaları açısından bu ülkelerden ziyade ABD ve Avrupa ülkelerine yakındır ve bir NATO üyesidir. Dolayısıyla, Türkiye’nin enerji çeşitliliğini sağlaması ve enerji ve güvenlik politikalarını birbirlerine uyumlu hale getirmesi, artık acil bir öncelik haline gelmiştir.

Bunlarla alakalı bir diğer önemli konu ise, enerji talep tahminlerinin doğru şekilde yapılmasıdır. Bu noktada ise, devreye mutlaka “bilim” girmelidir. Gerçekçi ve bilimsel temelde yapılacak olan tahminler, Türkiye’nin enerji politikasında doğru bir rota çizmesine yardımcı olacaktır. Bu bağlamda, nüfus artışı, ekonomik büyüme, sanayileşme, kırdan kente göç, yakıt fiyatlarının olası seyri ve küresel enerji politikaları gibi unsurlar da hesaplamalarda göz önünde bulundurulmalıdır.

Enerji politikalarıyla alakalı bir diğer önemli gereksinim ise depolamadır. Talep tahminleri ve arz durumu dikkate alınarak, Türkiye’de yeni dönemde mutlaka yeterli depo kapasitesi oluşturulmalıdır. Depolamanın yanında altı çizilmesi gereken en önemli husus ise kuşkusuz finansmandır. Depolama ve finansman dışında, piyasayla uyumlu işleyen bir hukuk sistemi de Türkiye açısından çok gereklidir. Kuralların önceden tanımlanmış ve piyasa düzenine uygun olması ve devletin piyasa akışına hukukdışı müdahalelerde bulunmaması, kuşkusuz Türkiye’nin enerji politikalarını daha geçerli ve başarılı yapacaktır. Hukukun üstünlüğünün sağlanması ve piyasaya doğru mesajlar verilmesi, Türkiye’de enerji başta olmak üzere tüm piyasaların daha hızlı gelişmesini sağlayacaktır.

Bir diğer önemli husus ise çevre güvenliğidir. Özellikle nükleer santral gibi projeler bağlamında, çevre güvenliği konusu ciddiye alınmalı ve yer ve teknoloji seçiminde hata yapılmamalıdır. Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) raporları dikkate alınmalı ve halkın karşı çıktığı projeler gerçekleştirilmemelidir. Ayrıca çevre güvenliği konusunu Türkiye’deki hükümetlerin bir engelleme aracı olarak görmekten kurtulması ve bunun gelecek nesiller adına bir zorunluluk olduğunun bilincine varması gerekmektedir.

Enerji piyasasında tekelleşme de Necdet Pamir’in dikkat çektiği bir diğer önemli sorundur. Serbest piyasa mantığında teoride sermayenin tabana yayılacağı iddia edilmesine karşın, Türkiye’de uygulanan özelleştirme politikaları sonucunda ilginç bir şekilde enerji piyasasında sermaye tabana yayılmamış, tersine hem istihdam oranları düşmüş, hem tekeller ortaya çıkmış, hem de enerji fiyatları hızla artmıştır. Dolayısıyla, Türkiye’de uygulanan politikaların piyasa ekonomisine uygun olmadığı, devletin stratejik tercihlerle piyasayı kontrol ettiği ve bunun Türk halkının lehine olmadığı görülmektedir. Sonuçta, bu durumun acilen değiştirilmesi gerekmektedir.

Bunların dışında, dış politika da enerji politikaları açısından çok önemlidir. Türkiye, dış politikada başka ülkelerde rejim değişikliğini hedefleyen maceracı politikalardan artık uzak durmalıdır. Elbette, Türkiye, halklarla tankların karşı karşıya kaldığı durumlarda söylemsel olarak demokrasi vurgusunu sürdürmelidir; ancak ulusal çıkarlarına zarar verecek ve dış politikada Türkiye’yi yalnız ve zor durumlara düşürecek politikalara da sürüklenmemek gerekir. Türkiye’nin, mutlaka komşusu olan ülkelerde istikrar sağlayıcı politikalara yönelmesi gerekir; bunun nasıl olacağı ise Dış İşleri Bakanlığı ve güvenlik bürokrasisince belirlenmelidir.

Sektörle alakalı bir diğer önemli öneri ise, EPDK’nın gerçek anlamda özerk bir yapıya kavuşturulmasıdır. Bu bağlamda, EPDK bünyesinde siyasal aidiyet ve yakınlıkların rol oynamadığı ve tamamen teknik ölçütlere dayalı bir lisans verme süreci oluşturulmalı ve kurum üzerindeki siyasal baskılar ortadan kaldırılmalıdır. Bu doğrultuda, Türkiye'de bir Ulusal Enerji Platformu’nun oluşturulması ve Ulusal Enerji Strateji Merkezi’nin kurulması da Necdet Pamir’in kitabında yer verdiği dikkat çekici önerileri arasındadır. Pamir, TPAO girişimleriyle yeni ve iddialı bir petrol arama hamlesi başlatılmasını da önerileri arasında saymaktadır. Ancak daha çok üzerinde durduğu konu, yenilenebilir (güneş, su, rüzgar) enerji kaynaklarının Türkiye’de geliştirilmesidir. Türkiye, bu konuda çok avantajlı bir ülke olmasına karşın, stratejik tercihlerde yenilenebilir kaynaklar en son sırada gelmektedir. Bu ise, Türkiye’yi dışa bağımlı kılan bir unsur haline gelmeye başlamıştır. Böyle devam edilmesi halinde, Türkiye, birkaç on yıl sonrasında tamamen Rusya ve İran gibi ülkelerin yörüngesine giren ve Batı demokrasilerinden uzaklaşan bir görüntü arz etmeye başlayabilir.


Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


[1] Bakınız; http://w3.bilkent.edu.tr/www/eeps/.
[2] Hakkında detaylı bilgiler için; http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=3651.
[3] Kitabı almak için; http://www.dr.com.tr/Kitap/Enerjinin-Iktidari/Necdet-Pamir/Arastirma-Tarih/Politika-Arastirma/Dunya-Politika-/urunno=0000000677931.

16 Kasım 2017 Perşembe

Çin Siyasi Kültürü


Dünyanın en büyük 2. ekonomisi olan[1] ve yakında ABD’yi geçerek dünyanın en büyük ekonomisi haline gelmesi beklenen Çin Halk Cumhuriyeti, kültürel olarak da kendine özgü ve farklı bir devlettir. Bu yazıda, Michael G. Roskin’in Çağdaş Devlet Sistemleri: Siyaset, Coğrafya, Kültür eserinden[2] özetle, Çin Halk Cumhuriyeti’nin siyasetine de bazı açılardan yön veren Çin siyasal kültürü çözümlenmeye çalışılacaktır. Yazıda, Roskin’in kitabındaki bilgilere tarafımdan güncel gelişmeler doğrultusunda yapılan bazı eklemeler de mevcuttur.

Çin kültürüne dair Roskin’in kitapta üzerinde durduğu ilk olgu, yüzlerce yıllık Konfüçyüsçülük inancının etkisiyle, Çinlilerin nazik ve saygılı insanlar olmalarıdır. Çin Komünist Devrimi’nin lideri ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurucusu olan Mao Zedong, Çinlilerin fakir ve boş olduklarını ve doğru değerlerle adeta bir “tabula rasa” (boş levha) gibi sıfırdan doldurulabileceklerini iddia etse de, Konfüçyüs öğretisinin sonucu olan bazı değerler Çinlilere fazlasıyla nüfuz etmiş ve bugün bile varlığını korumaktadır. Çin kültürüne dair bir diğer ilginç olgu ise başkent Pekin’le ilgilidir. Komünistler, 1949’da iktidarı ele geçirince Pekin’i tekrar başkent yapmış ve başkenti milliyetçilerin seçtiği Nanjing’den olması gereken yere getirerek, eski bir sembolü yerine koymuşlardır. Zira Çin tarihi açısından Pekin her zaman ayrıcalıklı bir yer olmuş ve Tiananmen Meydanı (Tanrısal Barış Kapısı) ve Yasak Şehir gibi özel yerler -aynı Moskova’daki Kızıl Meydan gibi- Pekin’de kurulmuştur.

Yasak Şehir

Çin siyasi kültürüne dair bir diğer çok önemli konu ise bölünmeye yönelik korkulardır. Çin tarihi boyunca birlik ve asla bölünmeme düşüncesi çok etkili olmuş ve yönetici hanedan ve kişileri derinden etkilemiştir. Nitekim Qing (Mançu) hanedanı döneminde ve ancak 1683’te Tayvan’ı Çin’e katmalarına karşın, Çin halkı açısından Tayvan bölünmez bir parçalarıdır ve bu uğurda güç kullanılması fikrine halk tepki göstermemektedir. Bugün Çin’in Tibet ve Doğu Türkistan politikaları incelenirse, temelde bir etnik ya da dini inanca düşmanlıktan ziyade, yine aynı tip bölünme korkularının etkili olduğu görülecektir. Bunun dışında, Roskin’e göre, Çinlilerde kendilerini bilge ve lider olarak görme eğilimi de hayli yüksektir. Bu nedenle, Çin tarihinde, Komünist Parti iktidarında bile yaşlı ve bilge liderlere güven yüksektir. Öyle ki, 70’li yaşlarında Çin’deki başarılı reform sürecini başlatan Deng Xiaoping, 90’lı yaşlarında sağır ve güçsüzken bile Çin siyasetine belli ölçülerde yön verebilmiştir. Ancak bu durum zaman zaman gerontokrasiye (yaşlıların gençleri ezmesi) sistemine de dönüşebildiği için, Çin Komünist Partisi son yıllarda partinin yönetici kadrolarını gençleştirmeye çalışmaktadır.

1899 Boxer Ayaklanması

Çin siyasal kültürü açısından kuşkusuz en baskın faktörlerden biri de -rejim komünist olmasına karşın- Çinlilerin son derece milliyetçi olmalarıdır. Çin milliyetçiliği, 100 yılı aşkın bir süredir ülkede ve toplumda çok etkili olan ve Batılı ülkeler karşısında küçük düşürülmüş bir ulusun[3] savunmacı refleksi olarak düşünebilecek bir milliyetçilik türüdür. 1899 Boxer Ayaklanması’ndan beri, Çin halkında Batı karşıtlığı ve anti-emperyalizm güçlü bir eğilimdir. Günümüzde bile, Çinliler, sömürgeci uluslara yönelik olarak eleştirel ve katı bir bakış açısına sahiptirler. Çinlilerin uzay çalışmalarında ileri gitmeleri, dünyanın en büyük ekonomisi olmaları için yoğun şekilde çalışmaları, Yeni İpek Yolu gibi çok büyük ve stratejik bir ticaret projesi geliştirmeleri ve 2008 Pekin Olimpiyat Oyunları’nda görüldüğü gibi uluslararası organizasyonlara ev sahipliği yapmak istemeleri, işte bu milliyetçi eğilimlerinin dışavurumu olarak da görülebilir. Çinli milliyetçiler, geçmişte -Japon milliyetçilere de benzer şekilde- Batılıların teknolojilerini alarak ve kendi öz kültürlerini koruyarak onları geçmeye ant içmişlerdir. Japonların daha 1868’de Meiji Restorasyonu ile başlattığı bu sürece, Çin, ancak son birkaç on yılda dâhil olabilmiştir. Dolayısıyla, Çin milliyetçiliğinin ana teması Batı’ya yetişme ve onları geçme güdüsüdür. Komünist rejim de milliyetçiliği belli ölçülerde topluma empoze etmektedir. Çinliler açısından eşitlik ve bağımsızlık son derece önemli bir konudur; bu nedenle zaman zaman yabancı düşmanlığı ve komplo teorilerine varan Batı karşıtı fikirlere kapılabilirler. 1999’da Belgrad’da ABD jetlerinin Çin Büyükelçiliğini bombalaması ya da 2001’de ABD gözetleme uçağının Çin hava sahasında Çin jetiyle çarpışması gibi kazalara dayalı olaylar da bu tip düşünceleri güçlendirmektedir. Ancak Çinliler açısından Japonya’ya yönelik öfke ve olumsuz düşünceler, ABD ve Batı’ya yönelik öfkeden bile daha öndedir. Çinliler, İkinci Dünya Savaşı öncesinde ve sırasında Japonların yaptıkları katliamları unutmamış ve özellikle “Nanjing tecavüzleri” gibi simgesel olaylar nedeniyle bu millete derinden bir öfke beslemeye devam etmişlerdir. Her ne kadar 2005’te Japon İmparatoru Akihito ve bazı Japon Başbakanları Çinlilerden geçmişte yaşanan olaylar nedeniyle özgür dileseler de, bu öfke tam anlamıyla yatışmamıştır. Örneğin, yakın geçmişte, 26 Aralık 2013 tarihinde Japonya’nın Başbakanı Şinzo Abe’nin Tokyo’da Yasukuni Tapınağı’nı ziyaret etmesi, iki ülke arasında yeni bir diplomatik kriz yaratmıştır.[4] Ancak Çin Komünist Partisi, Batı ve Japonya karşıtı milliyetçiliği bir ölçüde teşvik ederken, kitlesel sokak gösterileri ve protesto yürüyüşlerinin 1989 Tiananmen Olayları gibi kendisine yönelik bir eyleme dönüşmesinden de korktuğu için, genelde milliyetçiliğe belli ölçütlerde izin vermektedir.

Mao Zedong

Çin siyasal kültürü söz konusu olunca, kuşkusuz Maoizm etkisinden de söz etmek gerekir. Maoizm, günümüzde eski etkisini kaybetse de, Çinlilerin düşünce sistematiğine hala belli ölçülerde etki yapan Marksizm varyantı bir ideolojidir. Maoizm, daha çok Mao’nun gerilla savaşı stratejilerinden ve Marksizm’in Çin’in köylü toplumuna uygun yorumundan oluşur. Ancak Sovyet tipi bir Marksizm’den uzak durmak isteyen Mao, 1960’lardan itibaren bürokrasiyi yok etme, Kültür Devrimi ve sosyalist yenilenme gibi fikirlere kapılınca, az kalsın kendi kurduğu devleti yok olma noktasına getirmiştir. Bu nedenle, Mao, Deng döneminden başlayarak Çin’de daha çok bir kurucu lider olarak anlatılmaya ve aşırıcı düşünceleri törpülenmeye çalışılmıştır. Günümüzde ise, Çin’de, Devlet Başkanı Şi Cinping’in anayasaya da yazılan yeni bir düşünce sistematiği kabul edilmiş durumdadır. Bu nedenle, Mao, artık bir düşünce kaynağından ziyade Çin’in birliğini temsil eden bir sembol haline gelmiştir.

1989 Tiananmen Olayları

Çinlilerde bir ütopya ve hayal peşinde koşma eğilimi de oldukça yaygındır. Fakir bir toplumu çalışmaya teşvik etmek açısından, bu gibi eğilimler faydalı olarak görülebilir. Başlarda bu ütopyalar emperyal güçleri ve Japonları topraklarından atmak şeklindeyken, daha sonra Mao döneminde komünist ve eşitlikçi bir toplum yaratmak halini almıştır. Deng Xiaoping zengin ve yarı-kapitalist bir ülke hayalini halka başarıyla satarken, 1989 Haziran’ında Tiananmen Meydanı olayları sonrasında birçok Çinli umutsuzluğa kapılmıştır. Ancak Çin’in son yıllardaki hızlı ekonomik büyümesi ve Şi Cinping’in liderliğinde süpergüç haline gelecekleri inancı sayesinde, son dönemde Çinlilerde yeniden bir umutlanma süreci başlamıştır. Konfüçyüs değerlerinin büyük ölçüde silindiği ve Maocu değerlerin ıskartaya çıktığı bir dönemde, Çinlileri motive eden unsurlar artık bireysel açıdan zengin olma ve iyi yaşama ve ülkelerini süpergüç yapma hayalleridir.

Falun Gong

Batı toplumlarına kıyasla Çin’de hiç gelişmemiş bir olgu ise sivil toplumdur. Birçok Batılı düşünüre göre, demokrasinin altyapısını oluşturan kilise, sendika, firma ve gönüllü gruplar gibi sivil toplum oluşumları, Çin’de neredeyse hiç var olmamış, dahası devlet tarafından daima tehlikeli olarak görülmüştür. Nitekim son yıllarda tek örgütlü grup olan dini Falun Gong (Budist Kanun) hareketi, Çin rejimi tarafından yasaklanmış ve çok sert tedbirlerle yayılmasının önüne geçilmiştir.[5] Bu hareketin kısa sürede yakaladığı büyük başarı ve popülarite, Çinlilerin manevi değerlere aç olduğunu da göstermektedir. Bu nedenle, son yıllarda Çin’de Hıristiyanlık inancı da yayılmaktadır. Ancak devlet, bu tip hareketler karşısında hala fazlasıyla otoriter ve şüphecidir. Keza iş dünyasında sivrilen ve zenginleşen gruplar da devlet otoritesi tarafından kolaylıkla tüm güçlerinden edilebilmektedir. Çin siyasal kültürü açısından bir diğer önemli konu da başta ABD olmak üzere yurtdışına eğitime giden Çinli öğrencilerdir. Bu giden kişilerden birçoğu yeni gittikleri ülkelere yerleşmekte ve geri dönmemektedirler. Bu nedenle, rejim tarafından zaman zaman sınırlamalar yapılabilmektedir. Ancak geri dönüp Çin’in gelişimine katkıda bulunan öğrenciler de çoktur ve Çin’in son yıllardaki ekonomik kalkınmasında yurtdışında eğitim alanların pozitif etkisinden de söz edilebilir. Ayrıca topluma bir rol model olarak sunulan Çinli lider Şi Cinping de bir dönem ABD’de bulunmuş ve eğitim almıştır.

Şi Cinping

Çinlilerin siyasal kültürlerinde bir de “nei jin, wai song”, yani “dış görünüşte sükûnet ve içindekini saklı tutmak” anlayışı vardır. Rejim tarafından izlendiklerini bilen Çinliler, bu nedenle kendilerini daima sakin davranmak zorunda hissederler. Örneğin, yabancılarla temaslarında siyasi konulara girmemeye özen gösterir ve kişisel görüşlerini açık etmekten hoşlanmazlar. Lakin bu durum, bazı bireylerin içlerinde büyük bir öfke biriktirmesine de neden olabilmektedir. Öyle ki, Çin’de internet bile denetim altındadır ve Çin halkı, devletin baskıcı uygulamalarına yönelik olarak internet üzerinde zaman zaman alaycı şakalar yapmaktadırlar. Giderek zenginleşen, şehirleşen ve orta sınıflaşan Çin’de, kuşkusuz bireysel özgürlük talepleri giderek artacaktır. Komünist Parti’nin bu süreci nasıl yöneteceği ise 21. yüzyılda Çin açısından en kritik konu olacaktır.


Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ



[3] Çinliler, 1839-1949 yıllarını kapsayan ve Çin’in emperyalistler tarafından kontrol altına alındığı döneme “Küçük Düşme Yüzyılı” adını verirler.

14 Kasım 2017 Salı

Alman Siyasi Kültürü


ABD, Çin Halk Cumhuriyeti ve Japonya’dan sonra dünyanın en büyük 4. ekonomisi olan[1] ve Avrupa Birliği’nin lider ülkesi kabul edilen Almanya, son yıllarda istikrarlı ekonomisi ve demokratik siyasetiyle dünyada takdir toplamaktadır. Bu yazıda, Michael G. Roskin’in Çağdaş Devlet Sistemleri: Siyaset, Coğrafya, Kültür[2] eserinden özetle, Almanya’nın siyasal hayatına yön veren Alman siyasal kültürü açıklanmaya çalışılacaktır. Yazıda, Roskin’in kitabındaki bilgilere tarafımdan güncel gelişmeler doğrultusunda yapılan bazı eklemeler de mevcuttur.

Roskin’e göre; İkinci Dünya Savaşı’na kadar Weimar Cumhuriyeti gibi cılız bir demokrasi geleneği ve deneyimi olan Almanya, bu dönem sonrasında da liberal demokrasinin ahlaki gereklerini benimsemek konusunda zorlanmıştır. Nazi dönemi ise, Almanya’da derin bir ahlaki boşluk bırakmış ve onu doldurma süreci halen devam etmektedir. Nazi kökenli kimselerin savaş sonrasında da devlette görev yapmaya devam etmesi, Almanya'da özellikle genç insanlarda tepkilere neden olmuştur. Müttefik kuvvetler devlet kadrolarını Nazilerden temizlemeye çalışsalar da, 177 Nazi savaş suçlusu dışında (ki bunların 25’i idama mahkum edilmiştir) birçok Nazi Latin Amerika’ya kaçmış, birçoğu da Müttefik devletlere hizmet etmeleri için işe alınmıştır. Roskin’e göre, savaş sonrasında Nazilerle kesin bir hesaplaşma yapılamamasının nedeni, sıcak savaşın ardından hemen Soğuk Savaş’ın başlaması ve Nazilerin sahip oldukları bilgi birikimi nedeniyle Alman devleti ve Müttefik kuvvetlerce (başta ABD) yararlı olarak görülmeleridir. Zira bu dönemde asıl düşman Sovyetler Birliği ve komünist yayılmacılıktır ve Washington’a göre Nazilerle hesaplaşmak adına Almanların daha fazla burunlarını sürtmeye gerek yoktur. Nitekim yeni kurulan Federal Almanya’da, iki Cumhurbaşkanı-Kayzer (FDP’den Walter Scheel ve CDU’dan Karl Carstens) ve bir Başbakan-Şansölye (CDU’dan Kurt Kiesinger) eski Nazi Partisi üyesidirler.

Holokost pişmanlığı, Alman siyasi kültürünü şekillendiren en önemli olaydır

Alman siyasi kültürü ve kolektif psikolojisine yön veren en önemli olay, hiç kuşkusuz Nazi deneyimidir. Alman ulusu, aslında toplumun tamamını temsil etmeyen Naziler ve Nazi Partisi nedeniyle uzun yıllar toptan bir utanç ve dışlanma hissiyle karşılaşmışlar ve vicdan azabı çekmişlerdir. Batı Almanlar bu süreci Nazi dönemini tarihin derinliklerine gömerek aşmayı, Doğu Almanlar ise Nazilerin tam zıttı bir ideolojiye dayalı yeni bir devlet kurmayı ve Nazi dönemini Batı Almanya ile özdeşleştirmeyi deneyerek yaşamışlardır. Nazi dönemi Batı Almanya'da uzun yıllar bir tabu olarak kalmış, ama 1970’ler ve 1980’lerden itibaren Amerikan televizyon dizileri ve filmleriyle Almanya’da daha çok konuşulur ve eleştirilir hale gelmiştir. Bu yıllarda Alman ders kitapları değiştirilmiş ve müfredata Holokost ve Nazi dönemiyle ilgili daha detaylı bilgiler eklenmiştir. Batı Almanlar, uzun süre Nazi dönemini görmezden gelerek savaş sonrası gelişen ekonomilerine odaklandılar ve maddi zenginlikle ahlaki ve tarihi boşluklarını doldurmayı denediler. Ancak materyalizm her Alman’ı tatmin etmeyecekti; bu nedenle zaman içerisinde kimi aşırı sol ve “Yeşil” siyasete, kimi de Hıristiyan değerlere yöneldi. İlginçtir ki, son dönemde bu ülkede Nazileri çağrıştıran aşırı sağ bazı görüşlere de artan bir ilgi söz konusudur ve Almanya İçin Alternatif (AfD) partisinin artan oy oranı bu durumu tescil etmektedir. Nazi dönemine duyulan öfke, Almanya’da bir dönem aşırı solun da özellikle gençler arasında kök bulmasına yol açmıştır. Örneğin, bir döneme damgasını vuran Baader-Meinhof çetesi, ülke içerisinde yaşanan fakirlik ve yabancılaşmadan ziyade, iyi eğitimli ve hümanist değerleri benimseyen yeni nesil Almanların -Nazi dönemine de tepkiyle- radikalleşerek katıldıkları bir aşırı sol terör örgütü olmuştur. Tüm bu çabalara karşın, Amerikalı yazar William Faulkner’in söylediği gibi, “Geçmiş hala bizimle birlikte, hatta o geçmiş bile değil”dir ve Almanlar için Nazi dönemi daima bir utanç ve suçluluk kaynağı olmaya devam edecektir.

1933 Almanya seçimlerinde Nazi Partisi’nin oy oranı

Almanların yaşadığı ahlaki boşluğa dikkat çekmek isteyen Katolik yazar Heinrich Böll, 1950’lerde “Vergangenheitsbewaltigung” (geçmişin hakimiyeti, Almanya’nın Nazi geçmişiyle hesaplaşmaya başlaması) terimini icat etmiştir. Birçok Alman entelektüel, Nazi geçmişiyle yüzleşilmesini Alman demokrasisinin yeşermesi ve kök salması için bir zorunluluk olarak kabul etmiştir. Cumhurbaşkanı Richard von Weizsacker ve solcu yazar Günter Grass, bu konuda Alman halkını uyarmış ve geçmişle yüzleşmezlerse yeniden akılsız milliyetçilerin elinde demokrasilerinin çökebileceğine işaret etmişlerdir. Nazi döneminin mirasını Batı Almanya’ya yıkmaya çalışan Doğu Almanya (Demokratik Almanya) ise, ilginç bir şekilde bu konuda federal Cumhuriyet’in bile gerisinde kalmıştır. Sonuçta, bugün ırkçı aşırı sağ hareketlerin Doğu Alman şehirlerinden yükselmesi şaşılacak bir durum değildir.[3] Üstelik 1933 parlamento seçimlerinin ispatladığı üzere[4], Nazi döneminde de Doğu Almanya’da Nazilere büyük destek verilmiştir.

Nazi deneyimi, Almanya’da kuşaklar arasında da ciddi bir farklılaşmaya neden olmuştur. Almanlar söz konusu olduğunda, genç nesiller yaşlılara kıyasla çok daha Avrupalı, çok daha özgürlükçü ve çok daha demokratiktir. Bu nedenle, Avrupa Birliği projesine en yüksek destek veren halklardan birisi de Alman halkıdır. Nazi döneminde “kinder, küche, kirche” (çocuk, mutfak, Kilise) üçlüsüne hapsedilen Alman kadınları da artık sosyoekonomik ve siyasal hayata katılmış ve erkeklerle eşit statüdedirler. Dolayısıyla, günümüzdeki Almanya’nın artık Nazi dönemiyle hiçbir alakası kalmamış ve demokratik değerlerin diğer Avrupa toplumlarının bile üzerinde olduğu yeni bir millet yaratılmıştır. Öyle ki, bir dönem saf ırk savunucusu olan Almanya, günümüzde yüzde 4’ün üzerinde Müslüman ve yüzde 9 civarında Alman olmayan nüfusa sahip çok etnikli ve çok kültürlü bir devlettir.[5] Siyasal kültür alanındaki çalışmalarıyla bilinen akademisyen Sidney Verba, Alman siyasi kültürünü inceledikten sonra şöyle bir analiz yapmıştır; Almanlar, Amerikalılar ve İngilizler gibi her koşulda demokrat olmasalar da, işler iyi gittiği sürece demokrattırlar ve özellikle sistemin yarattığı başarılı sonuçlardan ve ürünlerden (iş, güvenlik, teknoloji, eşya vs.) büyük keyif alırlar. Ancak bu tespit henüz 1960’larda yapılmıştır ve günümüz Almanları artık bulutlu havalarda da demokrat olarak kabul edilebilirler. Verba, Gabriel Almond’la beraber yazdığı ünlü The Civic Culture çalışmasında[6] ise, Alman halkının İkinci Dünya Savaşı sonrasında siyasete oy vermenin ötesinde katılmak istemediklerini ve daha çok sistemin bütünüyle ilgilendiklerini keşfetmiştir.

Günümüzde, Almanların büyük çoğunluğu Nazi dönemiyle bir alakalarının kalmadığını ve yeterince bedel ödediklerini düşünmekte ve bu nedenle geçmişe ilişkin bir suçluluk ve sorumluluk hissetmemektedirler. Bu, Almanya’nın normalleşmesi adına olumlu bir gelişme olarak görülebilir; lakin Almanya’da ve diğer Avrupa ülkelerinde son yıllarda giderek artan bir şekilde göçmenlere, azınlıklara ve diğer milletlere yönelik düşmanca tutumların gelişmeye başlaması, aşırı sağ tehlikesinin hafife alınmaması gerektiğini göstermektedir. Ayrıca Almanya’nın İsrail’e yönelik eleştirel tavırları da kolaylıkla Nazizm ve anti-Semitizm’in yeniden doğuşu olarak yorumlanabilmektedir. Örneğin, 2002 yılında Hür Demokrat Parti (FDP) Başkan Yardımcısı Jürgen Mölllemann Filistinlileri koruyan ve İsrail devletini eleştiren sert bir açıklama yapınca, bu, hemen kendisi ve ülkesi aleyhinde kullanılmıştır. Bu nedenle, İsrail’e yönelik eleştiriler konusunda Alman siyasetçileri son derece ihtiyatlıdırlar. Ayrıca Almanya’da genç nesillerin siyaset konusunda ilgisiz olması da bir dönem sıklıkla yazılıp çizilmiş ve Roskin’in de kitabında dikkat çektiği bir konudur. Siyaset, bu ülkede halen bile daha çok orta yaşlıların ve yaşlıların bir işi olarak görülmektedir. Son yıllarda CDU ve SPD gibi iki büyük partinin düşen oy oranları dikkate alınırsa, bu durumun geçerli ve etkili olduğu görülebilir. Keza son yıllarda FDP ve Yeşiller gibi partilerin çıkışında da genç adaylara daha çok yer vermelerinin etkisi olabilir.

Alman dış politikası da günümüzde Soğuk Savaş dönemine kıyasla hayli değişmiştir. Nitekim ABD Başkanı John F. Kennedy’nin Berlin Duvarı’nı ziyaret ederek “Ich bin ein Berliner” dediği günler artık çok gerilerde kalmış ve ekonomik olarak düzlüğe çıkan ve Avrupa Birliği projesiyle küresel siyasete meyleden Almanya, artık dış politikasında Amerikan gölgesinden kurtularak kendi başına hamleler yapmaya başlamıştır. Özellikle ABD’nin 2003 yılındaki Irak işgali, genç nesil Almanları Amerika konusunda olumsuz bir düşünceye yönlendirmiş ve ABD’yi savaş karşıtı eleştirilerin odak noktası haline getirmiştir. Bugüne kadar bu düşünceleri daha çok merkez sol SPD, aşırı sol Die Linke ve Yeşiller Partisi üstlense de, son yıllarda CDU/CDU gibi merkez sağ Hıristiyan Demokratlar ve aşırı sağ AfD gibi partilerde de ABD’ye yönelik eleştirel söylemlerin arttığı gözlemlenmektedir. Ancak Die Linke ve AfD gibi iki aşırı uçtaki parti dışında, diğer partilerin Washington’a yönelik muhalefetleri ılımlı ve yapıcıdır. “Ostpolitik” (Doğu siyaseti) ise, Willy Brandt döneminden başlayarak Alman dış siyasetinin kalıcı bir teması haline gelmiştir.

Berlin Duvarı’nın yıkılması

Batı Almanya-Doğu Almanya farklılıkları da Alman siyasi kültüründe halen önemli bir konudur. Duvar yıkıldığında başta büyük bir iyi niyet söz konusu olsa da, Wessilerle Ossilerin ilişkileri zamanla bozulmaya başladı. Wessiler (Batı Almanlar), Ossileri (Doğu Almanlar) kendi zenginliklerine ortak olmaya çalışan yoksul akrabaları olarak görmeye ve Doğu Almanlara özgü klişeler ve şakalar yaratmaya başladılar. Duvar yıkıldığında görüldü ki, Ruslar, Doğu Almanya’ya hiçbir yatırım yapmamıştı ve ülkenin ekonomik durumu çok kötüydü. Bu nedenle, birleşme sonrasında birçok eski tip fabrika kapatıldı ve Doğu Alman şehirlerinde işsizlik hızla yükseldi. Başta buna olumlu yaklaşan Batı Almanlar, daha sonraları ise kendilerinden alınan vergilerle Doğu Alman şehirlerinin fonlanmasına tepki göstermeye başladılar. Günümüzde bakıldığında, Doğu Almanya’da partizan siyasal aidiyetlerin Batı Almanya’ya kıyasla hala daha zayıf olduğu ve insanların kolaylıkla bir seçimden diğerine başka bir siyasal partiye yönelebildiği görülmektedir. Başta komünizme tepki nedeniyle bu bölgede CDU öne çıksa da, daha sonra SPD birinci parti olmuş, son yıllarda ise “Ostalgie” (Doğu nostaljisi) nedeniyle Sol Parti’ye (Die Linke) yönelim artmıştır. Son seçimlerde ise, Die Linke dışında AfD de Doğu Alman şehirlerinde yüksek oy oranlarına ulaşmıştır.[7] Dolayısıyla, işsizlik ve ekonomik sorunlar nedeniyle bu bölgenin radikal siyasi akımlara daha açık olduğu rahatlıkla söylenebilir. Son dönemde Alman entelektüelleri özellikle ırkçı ve neo-Nazi gruplar konusunda uyarılarda bulunmaktadırlar. Nitekim Solingen faciası ve “Dönerci Cinayetleri”[8] gibi olaylar, Almanya’da hala tehlikeli bir ırkçı potansiyel olduğunu göstermektedir.

Willy Brandt

Okullar bağlamında değerlendirme yapılırsa, Almanya’da ABD, Birleşik Krallık ya da Fransa gibi ünlü okullardan ve onların siyasete ve iş yaşamına yoğun etkilerinden söz edilemez. Hatta Alman siyasetinde ön plana çıkan Willy Brandt gibi bazı liderler üniversite mezunu bile değillerdir. Alman siyasetçileri genelde Hukuk eğitimi almış kişilerdir. Kuralcı ve sistemsel düşünceyi ön plana alan bir toplum için, bu seçim, oldukça doğru bir yaklaşımdır. Ancak yaratıcılık ve toplumsal dönüşümler konusunda Hukuk branşından gelenlerin diğer alanlardan yetişenlere kıyasla geriden gelmesi ve normatif formasyonları nedeniyle değişim konusunda direnmeleri, ilerleyen yıllarda bir sorun teşkil edebilir. Alman siyasetinde hukukçular dışında ekonomistler de üst düzey görevlere sıklıkla gelebilmişlerdir. Ekonomi odaklı gelişen bir devlet olan Federal Almanya için, bu da anlaşılır ve gayet makul bir durumdur. Örneğin Ludwig Erhard’ın Ekonomi alanında doktorası vardır. Helmut Schmidt de SPD’li bir Şansölye olarak geçmişte çok başarılı olmuş ve Almanya’da işsizlik ve enflasyonu düşük tutmayı başarmıştır.

Roskin’e göre, Alman kişiliğinde romantizm ile realizm arasında bir bölünmüşlük söz konusudur. Almanlar, çoğu zamanlar çalışkan, tutumlu, temiz, düzenli, kuralcı, işbirliğine hazır ve aileye düşkün pragmatik gerçekçidirler. Ancak zaman zaman romantik bir damarları da ortaya çıkabilmektedir. Volkgeist’tan zevk alan besteci Richard Wagner, 19. yüzyıl Alman entelektüelleri, 1000 yıllık bir Reich inşa edeceklerini zanneden Nazi gençliği ve 1970’lerin aşırı solcu idealistleri, aslında kağıt üzerinde çok farklı siyasal çizgilerde olsalar da, işte hep bu Alman romantizminden beslenen kişi ve gruplardır. Son Alman romantikleri ise endüstri ve kirlenmeden uzak bir pastoral kır yaşamını özleyen “Yeşiller”dir. Ancak bu romantizm yönü dışında, Almanlar için başarı da çok önemli bir konudur. Sıkı çalışmak, daha fazla üretmek ve bunu başkalarına bildirmek Almanların köklü bir karakteristiği haline gelmiştir. Alman disiplini ve üretim başarısı, günümüzde de hem bilimsel çalışmalara, hem de sosyal medya esprilerine konu olan somut bir gerçekliktir.

Angela Merkel

Bunların dışında, Federal Almanya’da koalisyon hükümetleri kültürünün geçen yıllar içerisinde çok iyi oturduğunu ve bunun toplumda bir zayıflık olarak görülmediğini belirtmek gerekir. Otoriter rejimlerinin sakıncalarını çok iyi bilen Alman halkı, Angela Merkel gibi çok güvendikleri bir lider başta olsa bile, tüm gücün bir kişide toplanmasına karşıdır, hatta koalisyon hükümetlerinin daha başarılı sonuçlar üretebileceklerine samimiyetle inanmaktadırlar. Alman halkı, bu konuda şimdiye kadar yanılmamış ve ülkedeki bazı koalisyon hükümetleri gayet başarılı performanslar gösterebilmişlerdir. Ayrıca Almanya deyince bira ve futbol konularını da siyaset bağlamında bile gündeme getirmek mümkündür. Zira Türkiye’ye benzer şekilde futbolun çok sevildiği bu ülke, ayrıca dünyada en çok Oktoberfest olarak bilinen bira festivaliyle tanınmakta ve sempati uyandırmaktadır. Bunlar (bira ve Bundesliga), Almanya'nın son dönemde gelişen en önemli yumuşak güç unsurları olarak da değerlendirilebilir. 


Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ